Önder Kaya şehr-i İstanbul’u, şehr-i İstanbul’dan yitirdiklerimizi sayfalara dökmüş.  Kitapta İstanbul’un, geçmişten günümüze, varoluşundan, inşa edilmesinden, semtlerinden, iyi ve kötü yönleriyle yapılan ve yapılmayanlardan, hangi liderlerin neler yaptığından, nelere zarar verdiğimizden, neleri yitirdiğimizden tutun İstanbul’un ramazanlarından, sokak köpeklerinden, türbe ziyaretlerine, mezarlıklarına, futbol geçmişine, paşalarına kadar bahsetmiş. Kitap öylesine dolu ki, kanımca, hayatımız boyunca birkaç yıl arayla okunmalı, şehrimiz ve üzerinde sürüp giden yaşamımız hatırlanmalı.

Toplum olarak genelde zenginliklerini ve değerlerini kaybettikten sonra hayıflanmayı çok seven fakat bu değerlere sahipken korumak, özümsemek için pek de istekli olmayan bir yapımız var.

Sanırım her zaman böyle olduk. Etrafımızda konuşlanmış zenginlikleri hiçbir zaman tam anlamıyla göremedik, algılayamadık hatta umursamadık. Eğer o zenginlikler, kabul ettiğimiz gibi, bizim tarihimize ait değilse, mesela Bizans eserleriyse, daha da umursamaz olduk. Çünkü bize neydi? Bizimle alakalı değildi(bu şehirde yaşıyor olmamıza rağmen). O zenginliklere herhangi bir zarar geldiğinde ise sadece ağızlarımız çalıştı, sosyal medyada paylaştık, kelimeler sarf ettik. Değerlerimiz zarar gördükten sonra, harekete geçmedik, öncesinde de geçmediğimiz gibi…

Büyükdere Sahili

İnsan için en önemli gereksinimlerin başında gelir, yaşam alanı. Ev kavramından bahsetmiyorum, ilk aklımıza gelen o olsa da, daha büyük ölçekte düşünüyorum. İstanbul’dan bahsediyorum. Yaşadığımız, havasını soluduğumuz, ilkbaharda erguvanlarını, denizinin tuzunu kokladığımız, yollarını kat ettiğimiz, dillere destan Şehr-i İstanbul… Yaşamın, koşuşturmacanın öylesine kölesi olmuşuz ki; yaşam alanımızı görmüyoruz. Önder Kaya daha ilk sayfalarda, önsözde, yukarıdaki satırlarla söylüyor İstanbul’a ne yaptığımızı; kılımızı kıpırdatmayıp, sonra yakındığımızı.  

Kitabı okurken aklımda Cem Karaca’nın Hep Kahır şarkısı dolanıyordu. Nazım Hikmet’in Bana İstanbul’u Anlat şiirinden uyarladığı şarkısı. Şarkıda şöyle diyor Cem Karaca:

Bana İstanbul’u anlat nasıldı?

Bana boğazı anlat nasıldı?

…Şehirlerin şehrini anlat nasıldı?  

Ah, o eski İstanbul… Diye anlatır ya büyüklerimiz, hatta o eski İstanbul hasreti, içinde bulunduğumu saydığım genç nesilde bile başladı. Çocukluğumuzun İstanbul’unu özlüyoruz. Düşünün şehrimizi öylesine tüketmişiz ki yaptıklarımız canımızı acıtmaya başlamış. Yine de harekete geçen yok, orası ayrı… Zenginliklerimiz, değerlerimiz her gün kayboluyor, İstanbul her geçen gün büyüklerimizin anlattığı bir masal haline geliyor. Şarkıda söylendiği gibi, ben gelecekteki nesile, çocuklarımıza, İstanbul’u anlatmak istemiyorum; yaşatmak istiyorum. Çocuklarımızın ‘Bana İstanbul’u anlat nasıldı?’ diye sorması, Şehr-i İstanbul’u tükettiğimizin kanıtıdır. Kitap, baştan sona bu duruma doğru ilerlememizin sürecini anlatıyor.

Yazarımız kitabının ilk bölümünde İstanbul’un oluşumunu, geçmiş ve gelecek arasındaki farkları okutuyor bize. Yıllar boyunca, değişen imparatorluklar, yıkımlar, yangınlar ve daha nicelerini yaşayan İstanbul nasıl var olmuş, birkaç satırla kitaptakileri özetlemek istiyorum.

İstanbul’da, 8000 yıl önceye, Cilalı Taş olarak adlandırdığımız döneme ait bulgular varmış. Ancak İstanbul’un var olmaya başlaması, kentin asıl kuruluşu, M.Ö. 7. Yüzyılda. Kentin ismi ise Bizantion. MÖ.193 yılında Roma İmparatorluğu’nun bir parçası haline geliyor. 330 yılında, Büyük Konstantin kenti başkent ilan ediyor. Şu günlerde bile görebildiğimiz Çemberlitaş Sütunu, bu dönemde yapılmış. Şehre yıllar sonra, Roma’nın Justinyanus döneminde, altın çağında, Ayasofya inşa edilmiş. 1453 yılında ise Fatih Sultan Mehmet ile Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelmiş. Yaşadığımız İstanbul’a dair, hani hep dediğimiz biz kavramından, bir şeyler bulabileceğimiz ilk şeyler, Fatih döneminde yapılmış diyebilirim. Şehrin oluşumunun ilk adımları, padişahla birlikte devlet adamlarının yaptırdığı camiler ve külliyeler. En belirgin olan öğeler ise Mimar Sinan’ın Şehzade Camii ve Süleymaniye’si. Kısacası Fatih’in iktidarının son demlerine doğru İstanbul büyük ölçüde bir Türk-İslam kenti hüviyetine bürünecektir. Cümlesi ile yazarımız, şehrimizin var oluşunu özetliyor. Yaşanılan dönemler ve durumlar şehrin imarına sebepler vermiş. Lale Devri’ndeki kültür faaliyetleri kütüphanelerin yapılmasına, Kırım Savaşı sebebiyle şehre gelen Fransız ve İngilizler ile Florance Nightingale hemşireliğin temellerini atmış, hastanelerin yapılmasına sebep olmuş. Tabii ki şehir içindeki ulaşımın gelişmesi de kaçınılmaz. Sultan Abdülaziz döneminde atlı tramvaylar ortaya çıkmışken, iktidarının son dönemlerinde, şuan hala kullandığımız, Tünel projesi hayata geçirilmiş. Hatta bu tünel dünyanın 3.metrosuymuş. Yine Sultan Abdülaziz döneminde Galatasaray Lisesi ve Darüşşafaka Cemiyeti eğitim hayatına kazandırılmış. Şöyle bir düşününce, tarihi dokular içerisinde adeta yüzüyoruz ama farkında değiliz.

1.Dünya Savaşı ve işgal sonrası birçok hasar görmüş olan İstanbul, ancak 1927’de, kongrelerin yapıldığı ve diğer ülke liderlerinin kabul edildiği şehir olarak eski ihtişamına kavuşmaya başlamış. Cumhuriyet döneminde yapılan, yapılmayan imar hareketleri ve birçok farklı faktör, şehrin oluşumunu büyük ölçülerde etkilemiş.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’a davet edilen Fransız şehir planlamacısı Henry Prost, yapmış olduğu şehir planı programında bilhassa Suriçi’ne büyük önem vermiş ve modern şehir gelişirken Suriçi’nin muhakkak surette korunmasını, Sultanahmet gibi bünyesinde farklı kültürlere mensup önemli yapıları barındıran bir merkezin sit alanı ilan edilmesini tavsiye etmiştir. Ona göre bugün Vatan ve Millet caddelerinin geçtiği Aksaray ve çevresi de Topkapı’ya kadar uzanan bir zooloji-botanik park şeklinde düzenlenmeliydi.   Bu satırlar, İstanbul’un şuan ki halinin sebeplerini gözler önüne seriyor. Birçok sebeple Prost’un planının hayatı geçirilememesi, farklı yönlere sapması; Suriçi bölgesinde trafiğe, yolların yapılması ile yıkımlara, Mimar Sinan’ın ve birçok mimarın nadide eserlerinin kaybına yol açmış. Şehrin yaşanmışlıklarını, tarihini yavaş yavaş öldürmeye başlamışız. Bunlara ek olarak 1950-60’lı yıllarda şehrin aldığı Anadolu göçü ve İstanbulluların yurt dışına veya yeni yapılan toplu konutlara yerleşmesi ile İstanbul’un tarihi bölgelerindeki, Suriçi’ndeki, insan profili değişime uğramış, bu da yapıların ve şehrin kimliğinin değişimine ve zarar görmesine sebep olmuş.

Önder Kaya, tarihi gelişmelerden bahsettikten sonra, bu konular üzerine ayrı ayrı detaylar veriyor. İstanbul’un imarı, planları, doğal afetleri, içinde bulundurduğu insanları ve yaşantıları bir bir anlatılmış. Günümüzde kullandığımız yollar, her gün önünden geçtiğimiz, içlerinde barındığımız özel ve kamusal binalar, parklar, sahiller nasıl İstanbul’un bir parçası haline gelmiş, kitabın satırlarında bunları öğreniyoruz. İnanın, kitabı okuduktan sonra İstanbul’da gezerken her şeye daha dikkatli ve bilinçli gözlerle bakacaksınız.

Prost’tan bahsetmişken onun üzerinden devam edelim. Prost’un, İstanbul hakkında düşüncelerinin en başında şehrin silueti geliyordu. Yaptığı planlamalarda Ayasofya, Süleymaniye, Sultanahmet gibi camilerin, siluetteki görüntüsünü öne çıkarmaya çalışmış. Bu binaların etrafında meydanlar, yeşil alanlar olmasını tavsiye etmiş. Aynı zamanda, bu konuyla ilgilenirken aldığı, 3 kattan fazla binaya izin vermemek kararı, İstanbul’un Tarihi Suriçi siluetini hala görebiliyor olmamızın sebebi olabilir. Yine de sarayların etrafına dikilen yüksek katlı oteller, silueti oldukça yaralıyor. Aynı zamanda Kara Surlarının etrafının yine yeşil alanlarla çevrelenmesini önermiş, ancak bugün baktığımızda, zorunlu yeşil alan olan mezarlıklar dışında bu öneriye de uyulmamış. Topkapı-Laleli ve bu muhitlere yakın bölgelerde bulunan bostanlar sebebiyle botanik park yapılmasını da önermiş Prost. Ancak 1950 yıllarında bu bölgelere Vatan ve Millet caddeleri başta olmak üzere, yollar yapılarak yeşil alanlar tahrip edilmiş. Yollar gereksizce ve belli bir plana uyulmadan geniş tutulmuş. Bu, Avrupa’daki geniş bulvarlar ve etrafında yükselen binalardan oluşan kent anlayışına özenmenin sonucu. Geniş bulvarlar yapılırken İstanbul’un ne tarihi, ne jeolojik, ne de sosyokültürel yapısı dikkate alınmış. Bir imreniş uğruna şehrimizin değerleri yitip gitmiş.

Yollardan konu açılmışken, günümüzde araçlarımızla sürekli dolaştığımız Manifaturacılar Çarşısı ve dahasının bulunduğu Atatürk Bulvarı açılırken dönemin belediye başkanı Lütfi Kırdar’la, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’de açılışa katılmış. Hatta açılış ‘Atatürk Bulvarı Koşusu’ ile kutlanmış. Sürekli kullanılan bir güzergâh olmasına rağmen, maalesef, tarihi eser zararından kaçınılmamış bulvar açılırken. Bir sürü tarihi yapı tarihe karışırken, bu eserlerin içinde Bizans dönemine ve Mimar Sinan’a ait eserler de var. Aynı şeyler daha birçok bölgeye yapılan yollar için geçerli. Bunlara ek olarak Tarihi Suriçi bölgesi korunmalıyken, yollar yapılarak bir trafik merkezi haline gelmiş. İstanbul’un yapısı dinlenmeden, göz ardı edilerek, tarihi, jeolojik ve yeşil dokuya, başta politikacılar olmak üzere, insanlar tarafından zarar verilmiş. Kitap boyunca okuduğum her satırda, şehrimizi sürekli olmadığı şeylere, olması için zorladığımızı, bunun için de erken davrandığımızı fark ettim. Kanımca İstanbul geçmişte, geniş bulvarlar için uygun bir şehir değildi, genel anlayışın ve özenmenin kurbanı oldu. Bunu şuna dayanarak söylüyorum: 1950’lere gelindiğinde şehir büyük ölçüde Şişli Cami’nin önünde bitiyordu.  Şehir şu anki halinden çok çok daha küçük ve hala yaya kimliğine sahip bir durumdaydı. Yol yapmak şehri geliştirir ancak bu belli kurallara, şehre uyarlanarak yapılmalı. Yapılmazsa şuan yaşadığımız trafik ve değer kayıpları kaçınılmaz olur.

Beyazıt Kulesi’nden Süleymaniye

Yıllar boyunca, hükümdarlar, iktidardakiler kendi isimlerini tarihe kazımak için şehirleri kullandılar. İbadethaneler, saraylar, parklar ve daha nicesi unutulmamak için, gövde gösterisi için inşa edildi. Aynı şeyi İstanbul’da da görüyoruz. İktidardakiler kendilerini göstermek, kanıtlamak için şehre hem eserler inşa ettirmiş, hem de müdahalelerde bulunmuştur. Ayasofya, Süleymaniye gibi binaların yanında, hamamlar, çeşmeler, parklar ve daha bir sürü yapı bunların içinde sayılabilir. Bina inşası dışında, müdahaleler bilinçsizce, uzman tavsiyeleri dinlenmeden yapıldığında ise birer facia haline geliyorlar. İstanbul’un belediye başkanlarının neler yap(a)madıkları ile ilgili bir sürü bilgi bulacaksınız kitapta. Yürek burkan, sinir katsayısını arttıran bilgiler. Kendi isimlerini hatırlatmak için yok edilen semtler, dümdüz edilen park alanlarına yapılan yollar, yıkılan binlerce tarihi eser, önü arkası düşünmeden yapılan yatırımlar ve sonuçları… Bir örnek verecek olursam, 1950’li yıllarda İstanbul’a yurtdışından yatırımcılar çekilmiş. Buraya kadar bir sıkıntı yok, bir şehir tabi ki yatırım olmadan gelişemez, hayatta kalamaz. Sorun şurada başlıyor ki, bu yatırımcılara İstanbul halkının yeşil alanları, hava alma alanları sunulmuş. 1980’li yıllarda bu bozunmalar artmış. Rant uğruna satılan araziler (sarayların diplerine yapılan oteller), ticarileştirilen tarihi alanlar, bilinçsizce açılmış, gereksiz genişlikte yollar, Boğaz’daki binalara ruhsat verilmesi ve desteklenmesi… Prof.Dr. Doğan Kuban, gerçekleşen sözde imar faaliyetlerinden özellikle iki sınıfı sorumlu tutar. Bunlardan ilki Kuban’ın genel itibari ile ‘kültürsüz’ diye tanımladığı politik gücü elinde bulunduran gruplar, ikincisi ise mimarlardır. Ona göre birinciler yerli yersiz teşebbüslerini mimarları aracı kılarak yapabildikleri için de asıl suçlu mimar camiasıdır. Bu cümleye o kadar çok katılıyorum ki. Politikacılar, mimarlar aracılığıyla şehri tarumar ederken, mimarların bazı noktalarda dur demesi gerekiyor. Sonuçta işi bilen insanlar mimarlar, her ne kadar söyledikleri dikkate alınmasa da. Yaptığımız şeyleri doğru miktarda, uygun şekilde ve düzgünce yapamıyor, çizgimizi aşarak şehrimize, yaşam alanımıza zarar veriyoruz.

İstanbul 1980’lerde başlayan ve 90’lar ile 2000’lerde de artık neredeyse geri dönüşü olmayan bir yola girmiş gibi gözükmektedir. Kapitalist çevrelere eklemlenmeye çalışan kent, bu süreç içinde pek çok tarihi, turistik varlığını yitirmiş, yeşil alanları parsellenmiş, insan için bir yaşam sahası olmaktan çıkmıştır.

Kitapta, Tarihi Açık Hava Tuvaletlerimiz başlıklı bir bölüm var. Okunduğunda ne kadar garip geliyor değil mi? İstanbul’un her şeyi bitti de tuvaletleri mi kaldı tartışılacak, diyor insan. Ama o iş öyle değil. Bu bölüm bizim davranışlarımızla, nelere değer verip vermediğimizle ve bunların sonucuyla alakalı. Çok fazla kopya vermek istemiyorum, ancak çok şaşıracağınızdan emin olabilirsiniz.

Şöyle bir düşününce, metin buraya kadar bir felaketler, kayıplar abidesi olup çıktı. Ama bunları herkesin bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem İstanbul için, hem de kendimiz için daha bilinçli olmalıyız, sonuçta İstanbul bizim yaşam alanımız. Elbette, kitap sadece nelere zarar verdiğimizden bahsetmiyor. İstanbul’un yaşantısını, insanlarını, geleneklerini, batıl inançlarını, topluluklarını; bir şehrin nasıl her açıdan hayat sürdüğünü anlatıyor.

Venedik nasıl güvercinleri ile yekpare hale gelmişse, geçmiş yıllarda İstanbul’un köpekleri, şehrin bir parçası sayılmış. Günümüzde canice müdahalelere maruz kalsalar bile, hayvan severlerin sayısı da artmış durumda. Geçmişte ise köpeklere bakılır, beslenir, özenle ilgilenilirmiş. İş yerlerinde fazla kalan yemekler onlar için ayrılır, her mahallede birkaç mekândan köpeklere yemek ayrılırmış. Yeni yavruları olan köpeklere kulübeler yapılır, yavrularla ve anneyle ayrı bir dikkatle ilgilenilirmiş. Köpeklerin şehre yardımları da dokunuyormuş: çöpler onların yedikleri yemek artıkları sebebiyle temizlenir, bakteri ve mikrop ihtimali azalırmış. Aynı zamanda mahalleleri korudukları, çoğu hırsızlığı önlediklerinden kitapta bahsediliyor. Köpeklere ek olarak bir de İstanbul’un eşekleri var. İstanbul uzun bir süre bir sürü eşeğe ev sahipliği yapmış. İnsanlar hem şehir içi gezintilerinde, hem de şehirde kamyon sayısı az olduğundan, nakliye gibi işlerde eşekleri kullanırmış. Kitapta okuduklarıma göre bir dönem İstanbul’da 10.000 eşek varmış. Şöyle bir düşününce, şimdi dolaştığımız o tarihi sokaklarda, bizden önce bir sürü eşek dolaşıyordu. Ben hayalimde oturtamadım, gözlerimin önüne getirmekte hayret sebebi ile zorlandım, ancak çok sevimli bir görüntüydü eminim.

Günümüzde hala sınav öncesi başarı için, yaramaz çocukların uslanması için ve daha birçok sebeple türbeler ziyaret ediliyor. Bu çok eskiye dayanan bir gelenek. Baba veya dede olarak adlandırılan evliyalara danışmaya giden insanlar, zaman geçtikçe türbedeki mevtalara dua ederek bu geleneği devam ettirmişler. Türbelerin çok önemli olduğunu bilsek de, birçok batıl inanca da ev sahipliği yaptıklarını göz ardı edemeyiz. İnsanların yaşantısını, neler istediklerini, nasıl çözüme ulaşmaya çalıştıklarını, satırlarda göreceksiniz. Bu batıl inançları, türbelerin geçmişten günümüze neler yaşadıklarını, Cumhuriyet döneminde neden kapatıldıklarını, daha sonra ise neden ‘bazılarının’ açıldıklarını okuyacaksınız.

Rumelihi’sarı Üstlerinden Kanlıca ve Boğaziçi / Sébah ve Joaillier Fotoğrafı

Boğaziçi’nden bahsetmezsem, bu metini metin olarak saymam. Boğaziçi, İstanbul’un en alımlı bölgesi. İlk yerleşimler Göksu ve Küçüksu derelerinin etrafındayken, Rumeli Hisarı’ndan sonra, Anadolu Hisarı ve Kasrı’nın yapılmasıyla gelişmeye başlamış. Padişahlar çoğu zaman Topkapı Sarayı’nda yaşamlarını sürdürseler de, yaz aylarında yazlık saraylara veya kasırlara giderlermiş. Sultan Abdülmecid ile Boğaziçi yazlık bölge haline gelmiş. İlk saray, Dolmabahçe Avrupai tarzda yapılmış. …Sarayın porselenleri Sevres’ten, ipekleri Lyon’dan, şamdanları İngiltere’den, avizeleri Bohemya’dan ve camları Venedik’ten temin edilmiş…  Birkaç sene önce, üniversitedeyken bir proje için Boğaz’ın geçmişini araştırmıştım. Aklımda kalanlardan bahsetmek istiyorum. Zengin toprağı ve deniz sayesinde sahip olduğu temiz hava ile İstanbul boğazı bitki türleri açısından da zenginmiş. İstanbul boğazında, Osmanlı döneminde, incir, erik, elma, armut, üzüm, nar ve daha bir sürü meyve yetişirken, kestane, meşe, karaağaç, sakızağacı, dişbudak gibi bir sürü ağaç ile yemyeşil bir siluete sahipmiş. Boğaziçi’nde yaşayanlar, bostanlar dışında, evlerin bahçelerinde limonluk adı verilen küçük seralarda, meyve sebze yetiştirirlermiş. Kısacası,  İstanbul güzel, içinde yaşamak ayrı bir güzelmiş.

Kitap İstanbul’da yaşamını geçirmiş olan cemaatlerden, insan topluluklarından da bahsediyor. İstanbul’un gelişiminde önemli rol alan, şehrin yaşantısını renklendiren toplulukların biri, matbaalarıyla korsan kitap basarak Osmanlı’nın son dönemlerinde insanlara hürriyet kavramını aşılamış.

Yazarımız kitabın ikinci bölümünde İstanbul’un belli binalarından bahsetmiş. Ancak bunu sadece teknik bilgilerden bahsedilmiş olarak algılamayın. İstanbul’un yalısının, kahvehanesinin, hamamının, en eski evinin ve dahasının özelliklerinden, tarihinden, yıllar içindeki değişimlerinden bahsedilirken; Osmanlı’daki acemi oğullarından, Talat Paşa’dan, semtlerin nasıl oluştuğundan, Osmanlı padişahlarından, paşalarından ve cellatlarından, Cumhuriyet paşalarından ve çok daha fazlasından da bahsedilmiş.

Bir bölümde, İstanbul’un ilk betonarme binasına yer verilmiş. Depremler İstanbul tarihinde çok fazla kayba ve yıkıma sebep olmuşken, yangınların da pek aşağı kalır yanı yok. Hatta İstanbul’da depremlerden korunmak için bir süre ahşap yapılar yayılmış. Ancak ahşap yapılar İstanbul’un poyrazı ile çok büyük yangınlara sebep oluyormuş. Mahallelerin yok olduğunu, okulların eğitim veremez hale geldiğini satırlarda çok kez görebilirsiniz. 1918 yangını sonunda Laleli’de Harikzedegan adlı bir apartman yapılmış. İlk betonarme bina olmasının dışında, bir apartman olması ve ortak alanlarıyla Osmanlı’nın hiç alışık olmadığı bir düzene sahip. Harikzedegan Apartmanı daha sonra Tayyare Apartmanı olarak adlandırılmış. Günümüzde binayı, aynı isimle, bir otel olarak kullanıyoruz.

1.Derece tarihi eser olan bir yalı, Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, Köprülü ailesine ait. Hakkında yapılan tartışmalar ve imar, restorasyon değişim planları hala devam ediyor. Yalının durumunu İnternet üzerinden, sadece ismini aratarak, öğrenebilirsiniz. Tarihine gelecek olursam, 300 yıl önce, hiçbir yabancı mimariden etkilenmeden önce yapılan bir yapı ve bu sebeple çok özgün tasarım özelliklerini içinde ve cephesinde barındırıyor. İsmini aldığı kişi, yalıyı yaptıran Amcazade Hüseyin Paşa, 2.Mustafa’nın sadrazamıymış. Bu sebeple yalı diplomatik olarak da çok önemli bir pozisyonda bulunuyor. Hor kullanılıp, kıymet verilmeyen yapıya uzun süre tamir ve bakım da yapılmamış. 1947’de tamir yapılmak istendiğinde hukuki pürüz ve yetersiz ödenek ile parça parça, yarım yamalak yapılan tamir bir işe yaramamış. 1.Derece tarihi eser olduğundan restorasyonunda her şey birebir ve büyük itinayla yapılmalı, bu sebeple çok masraflı. Ülkemizde bu gibi çalışmalarda önem veya ödenek sıkıntısı çekiyoruz. Çok önemli, çok değerli bir yapı olmasına rağmen şu anda akıbeti hala belirsiz.

Bir diğer bina, Ragıp Paşa Kütüphanesi. Ana konu olarak kütüphaneden hatta Ragıp Paşa’nın hayatından, yaptıklarından bahsedilse de, bene yazarımızın bu bölümde asıl ele aldığı konu kütüphanelerin âtıllaşması. Kütüphane yapılırken her şey düşünülmüş. Alt katına dükkânlar açılarak kütüphaneye maddi desek kaynağı oluşturulmuş, üst katında ise bir sübyan mektebi varmış. O zamanlarda baya büyük bir koleksiyona sahipmiş. 1000 parçadan fazla bir yazma koleksiyonu kütüphanenin raflarını süslüyormuş. Ancak yıllar geçtikçe birçok farklı etkenle birlikte verilen değer ve ziyaretler azalmış, daha sonra ise kendi kaderine bırakılmış. Yazarımız Ragıp Paşa Kütüphanesi dışında başka kütüphanelerden de bahsediyor. Anılarını, tarihi kütüphanelerde ders çalıştığını, tarihi dokuya olan hayranlığını anlatıyor. Daha sonra ise sırayla bu kütüphanelerin kapılarına zincirlerin vurulduğundan, terkedildiklerinden… Aktif kalan kütüphanelerimizin kaç katı kadar kaybımız var tahmin bile etmek istemiyorum. Kütüphanelerimiz, o sıcak, davetkâr hali ve dolu raflarıyla, bir sürü bilgi ve tarihle öylece dururken; kıymet vermediğimiz, havalarını solumadığımız, huzurlu ortamlarında okumadığımız sürece yok olacaklar. Bu kaybın değeri ise, bana kalırsa, herhangi bir değer verilemeyecek kadar çok olur.

İstanbul’un binalarından bahsederken, birçok şeyden de bahsetmek gerekiyor. Yaşantı, yıllar boyunca o binanın verdiği hizmetler, yaptıran kişinin hayatı, içinde barınanların hayatı, o dönemin getirdiği etmenler ve dahası hem binaları, hem şehri hem de şehrin insanlarını etkiliyor. Yazarımız bunların hepsini kitabın içinde barındırmış. İstanbul’un esnaf lokantalarını, esnaf lokantasındaki Mustafa Kemal’i, İnci pastanesinin sahibinin bir günde 700 kilo profiterol sattığını, İnönü Stadının ‘neyin’ üzerine yapıldığını, Atatürk ve Yahya Kemal’in çok sevdiği Park Otel’in hikâyesini, Galata Köprüsü’nde alınan vergiyi, Sahaf mesleğiyle birlikte ilk sahaflar çarşısının aslında Kapalıçarşı’da olduğunu ve çok daha fazlasını öğreneceksiniz.

Sahhaflar Çarşısı

Bitirirken şunları belirtmek isterim ki, kitabı okuduğum anlarda İstanbul’un hayatını, insanlarının yaşantısını, sokaklarının eskiden nasıl olduğunu, sevilen mekânlarını öğrenmek çok heyecan vericiyken, yaptığımız tahribatlar, kaybettiğimiz değerler ve yaşantılar da bir o kadar hayal kırıklığı ve sinir harbi sebebiydi. Öğrendiğim her bir tarih ve yaşanmışlık kırıntısı ile şehrin sokaklarında dolaşırken çok daha bilinçli ve meraklı olacağım. Çünkü her gün önünden geçtiğimiz binaların, kaldırımlarında yürüdüğümüz sokakların iç yüzünü gördüm. İstanbul’un her bir metrekaresinde koruyup sahip çıkmamız gereken, çok çok fazla anı, tarih ve değer var. Yazarımız kitabının her satırında büyük bir başarıyla bunları görmemizi ve bilmemizi sağlıyor. Okumak Önder Kaya’nın anlatımıyla akıcı bir hal alırken, sayfalardaki fotoğraflar gerçekten bahsedileni gözlerinizin önüne getirmeyi sağlıyor. Bunlara ek olarak, okuyucuyu, bahsedilen her yapının, her yerin akıbetlerini öğrenmek için araştırmaya ittiyor. Herkesin okuması, sindirmesi, anlatması gerek, bu içi dolu kitabı. Hatta dediğim gibi birkaç yıl arayla hatırlamak için tekrar tekrar okunmalı. Hem kendimizi, hem gelecek nesli bilinçlendirmemiz, şehrimizi daha çok sevmemiz gerek. Umarım geçirdiğimiz her gün İstanbul’a hak ettiği değeri ve itinayı gösterebiliriz.

Bugünün İstanbul’unu bekleyen en önemli tehlikelerin başında bilinçsizlik gelmektedir… Zira İstanbul’un tarihi ve kültürel dokusuna verilecek zararların geriye dönüşü yoktur.