İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Yalnızlığın Sonu Portresi

Sonbahar’ın sonlarıydı. Zaten son olan bir şeyin sonuna gelmek ne tuhaf diye düşündü. Mevsim gereği düşen son yaprakların da yavaş yavaş yok olmaya yüz tuttuğu günlerdi. Hüzün ayının son yaprakları da, yağmurun toprakla kaynaşmasıyla çamurlaşıp, tedirgin sarılardan, çekici tarçınlardan geriye pek bir renk bırakmamıştı. 

Aynı hüzünlü mevsim, kendi gibi doğurduğu o hüzünlü günde, onu derin düşüncelere sürükledi. Hayatında başka bir sonbaharı daha olacak mıydı acaba?

Ağır ağır yürüdüğü yollarda, havanın soğuğunun kokusunu içine çekti.

Soğuğun kokusu olur muydu?

Olmaz mıydı ya?

Her şeyin kokusu olurdu. Nanenin kokusu nasıldır diye kimseler sormaz, çünkü nanenin kokusunu herkes bilir. Soğuk nasıl kokar diye de kimseler sormaz. Kimse merak etmediğinden belki. Böyle şeylerin kokusu kişiye özeldir. Nanenin kokusu tektir de soğuğun kokusu tekten fazladır.

Ona göre soğuk yalnızlık gibi kokuyordu. Sonbahar boşuna hüzünlerin mevsimi değildi. Soğuk, yalnızlık gibiydi. Çünkü, birinin varlığı sıcaklık demekti.

Tüm bu düşüncelerle birlikte, her zaman gittiği bara adımını attı. Cebi hiçlikle dolu, ellerinde o hiçliğin kalıntılarından oluşan boya izleri, üstünde tiner kokusuyla, guruldayan karnını şöyle bir yoklayıp, boş bir bar taburesinde buldu kendini. Aç karnı yerine, yeni renklerle doldurduğu kalbini, ısmarladığı birayla ısıtmaya karar verdi.

Bara doğru şöyle bir bakındı. İçerisi çok kalabalık değildi. Hep aynı yüzlerdi. Kendi gibi orayı mesken edinmiş alkolikler… Onun diğerlerinden farkı, o alkolik bile değildi. Alkolik olabilecek kadar bile parası yoktu.

Bazen barda çalışan kadınlarla biraz oynaşmak isterdi, ama ona tanıdık olan yüzler, onun tanıdığından bile daha çok tanıyorlardı onu. Beş parasız adamlara hiçbir kadın bakmazdı. Bazı kadınlar güzel erkekleri severdi, bazısı çirkinliği sorun etmezdi, cepleri dolu olduğu sürece etmezlerdi. Onun ne parası vardı ne de yakışıklı bir yüzü. Bilirdi, o kadınlar ona asla bakmazlardı, ama yine de şansını denemekten vazgeçmezdi.

Bugün, aralarında her zamanki yüzlerden farklı bir yüz daha vardı. Oldukça zayıf görünümlü bir adamdı. Yüzü hastalıktan çökmüş gibiydi. Beyaz suratına bakınca, hemen oracıkta düşüp ölecekmiş gibi bir his belirdi içinde. Zengin görünümlü değildi, ama üstündeki resmi kıyafetlerden devlet işi yaptığı anlaşılıyordu. Kendisi kadar pejmürde değildi bu adam, ama yine de parasızlığı anlaşılıyordu. Belki de ‘hiç’ olmak böyle bir şeydi. Diğer ‘hiçleri’ tanımanı sağlıyordu.

Bir süre daha içkisiyle oyalandı. Yan tarafında oturan, o hiç tanımadığı, yabancı yüzlü adam saman rengi bir kağıda bir şeyler karalıyordu. Kimseyi duymuyor gibiydi, çünkü yanından geçenlere hiç tepki vermiyordu. Bu odaklanma hissini iyi bilirdi. Kendisi de resim yaparken hep böyle olurdu. Tutkuları olan insanlar böyle olurlardı.

İçinde, o yabancı adamla tanışmak için bir istek doğdu. Dürtüsüne engel olamadı ve hiç yapmadığı bir şeyi yapıp adamın yanındaki tabureye geçti.

-Çok önemli bir şey gibi görünüyor.

Soluk suratlı adam yakınından gelen bu sese kayıtsız kalamadı, başını yazdıklarından kaldırıp sesin kaynağına baktı. Ciddiyetle sordu.

-Bir şey mi istediniz?

-Diyorum ki yazdıklarınız önemli gibi görünüyor. Devlet işi mi?

Soluk suratlı adam ilk kez gülümseyerek baktı.

-Devlet işi mi? Siz önem arz edenin bunlar olduğunu mu düşünürsünüz?

Rahatlayan adam, aynı gülümsemeyle yanıtladı soluk suratlı adamı.

-Siz öyle düşünmüyorsunuz belli ki. Nedir sizi bu şekilde meşgul eden merak ettim. Bu barda sizin gibilerine denk gelmek pek mümkün değildir. Sadece karnı aç fakirler ve ucuz alkolikler gelir buraya. Size bakınca, bunlardan hiçbirine benzemediğiniz anlaşılıyor hemen.

-Görünüşe aldananlardansınız siz de. Pek şaşırtıcı değil, ama müsaade ederseniz mektubuma dönmek istiyorum.

Adam, karşısındaki soluk suratlı adamı biraz küstah bulmasına rağmen, ondan hoşlanmıştı. Kendisine benzettiği bir şeyler vardı bu adamda. Adamın rahat bırakılma isteğini duymazdan geldi.

-Mektup demek? Aşk adamı olduğunuzu anlamıştım aslında. Bir işe bu kadar dikkatinizi verdiğinize göre, tutkuyla bağlı olduğunuz biri olmalı. İnsanın tutkularının olması güzel şey. Bakın bu konuda benziyoruz. Benim de sevdiğim kadınlar olmuştu, ama çok uzun sürmediler.

Soluk suratlı adam yaptığı işi bir kez daha bırakıp, adama cevap verdi.

-Uzun sürmeyen ne?

-Kadınlarla olan ilişkilerim uzun sürmez benim. Her defasında beni terk edecek bir şey bulurlar. Tutkularımı kadınlar üzerinden yaşamayı bırakalı çok uzun zaman oldu.

-İlişkiler azizim, onlar kısa sürebilir ya da hiç olmayabilir, ama birine olan hisleriniz de ilişkilerle birlikte bitmeli mi? Siz tutkularınızı kadınlar üzerinden yaşamayı bırakmamışsınız, bu tavrınız yüzünden tutku nedir haberiniz bile olmamış aslında. Farkında bile değilsiniz belli ki.

Adam etkilenmişti, ama etkilenmiş görünmek istemedi. Soluk suratlı adamın söylediklerinde burnu büyüklük var gibi duruyordu, ama söyleyiş tarzı, ‘her şeyi ben bilirim’ edasından ziyade, bir eksikliği ortaya çıkarma çabası gibiydi. Farkına varılmamışın anlaşılması içindi. Bundan dolayı adam ona kızmadı. Yine de söylediklerine kayıtsız kalamadı.

-Belli ki yazarsınız. 

-Size bunu düşündüren nedir?

-Böyle cümleleri burada kimse kurmaz. Olsa olsa bir yazar, onunla ahbaplık etmek isteyen birine büyüklük taslar.

-Önce tutkularım vardı, şimdi de burnu büyük oldum, öyle mi? Belki bu da ortak özelliklerimizdendir. 

Adam da, soluk suratlı adam da buna gülümsediler.

O sırada barda içen alkoliklerden biri adamın yanından geçerken, adama çarpıp şapkasını düşürdü. Başının yan tarafında kulak olması gereken yerde sargı bezi vardı. Adam, soluk suratlı adamın bunu görmesinden endişelenerek, hızlıca davranıp düşen şapkayı yerden aldı ve kafasına tekrar taktı.

Soluk suratlı adam sargı bezini görmüştü, ama bu durumu görmezden geldi. Tabii adama ne olduğunu da merak etmişti. Yine de bununla ilgili bir şey sormadı. Adamın yüzünün aldığı halden, bu konu hakkında konuşmak istemediği anlaşılıyordu. Konuyu başka yöne çekmeyi tercih etti.

-Sizin mesleğiniz nedir?

-Hiç.

-Hiç mi?

-Hiç. Ne oldu, şaşırdınız bakıyorum. Daha önce mesleksiz biriyle tanışmadınız mı yoksa?

Adam biraz hırçınlaşmıştı. Söylediklerinden dolayı değil de, gördüğü şeyden dolayı onu kızdırmış olması ne tuhaftı. Zaten insanların tepkilerini ölçmek imkansızdı. İşsizliğinden ve fiziksel kusurundan utanması ne kadar da saçmaydı oysaki. 

Soluk suratlı adam, adamı daha fazla utandırmak istemedi. Ama konuşmaya devam etmesi bunu yapmasını da engelliyordu. Biraz hüzünle biraz da sıkılarak cevap verdi.

-Aslında hayır, tanışmadım.

– Bir ilki yaşattığım için mutluyum o halde.

Adamın, soluk suratlı adama gücendiği falan yoktu aslında. O yaşadığı en berbat hissin, yaptığı mesleğin geçerli olamamasına tepki veriyordu. Mesleğine başladığı ilk zamanlarda, işinde çok iyi olduğunu düşünmüştü. İnsanlar başarısız olduğunu söylüyorlardı, ama o herkese kulak tıkamıştı. Hatta bu yaptığı işe daha fazla bağlanmasına bile neden olmuştu. Yıllar geçtikçe, yaptığı işin karşılığını alamadıkça, insanların haklı olduğunu düşünmeye başladı. Oysaki yaşı iyice ilerlemişti. Bu saatten sonra başka bir şeye ne tutku hissedebilirdi, ne de yeni bir şeye başlayabilmenin isteği kalmıştı içinde. 

Aklından geçen, kalbini yaralayan düşünceler onu sessizleştirdi. Yüzüne bir gölge düşmüştü. Karşısında oturan adamla konuşma isteği de hepten gitmişti.

Kısa süren bir sessizlikten sonra soluk suratlı adam konuştu.

-Mesleğimi neredeyse doğru tahmin ettiniz, biliyor musunuz?

-Yazarsınız yani?

-Sayılır. Aslında bir sigorta şirketinde memurum. Gündüzleri yaptığım iş bu en azından. Daha çok geceleri yazıyorum. Ama hiç basılan bir eseriniz var mı derseniz, size var diyemem. Bunun için gereken cesaret yok bende. Tutkulu bir yazar, tutkularını yazmaktan öteye götürememişse ona hala yazar diyebilir miyiz sizce? Size mesleğinizi sordum. ‘Hiç’ diye yanıtladınız beni. Bunun böyle olmadığını size bakınca bile görebiliyorum. Siz de, işini en az benim kadar tutkulu yapan birisiniz, ama belki de sizin de cesaretiniz yoktur, kim bilir.

İkisi de bir süre sustu. Bu sessizlik ne kadar sürdü, bilinmez. 

Belki Van Gogh’u, Kafka’nın yaşadığı yıllara götürecek uzunluktaydı bu sessizlik. Belki de Kafka asla sahip olamayacağı, büyük bir aşkla yazmaya uğraştığı mektubunu bile gönderemeden, Milena’dan çok uzaklara kaçabilmek için, zamanda geriye bir yolculuk yapmak istemişti. 

Bu iki adamı buluşturan neydi?

Van Gogh haklı mıydı yoksa? Onu Kafka’yla konuşmaya iten ortak tutkularıydı belki de. İsteyip de asla sahip olamadıklarıydı, kim bilir!

O sırada Van Gogh’un karnı guruldadı. Van Gogh bu sesin duyulmasından rahatsız oldu. Kafka da onunla aynı rahatsızlığı hissetti. Normalde kim olsa yemek ısmarlamayı teklif ederdi, ama bu adama yemek ısmarlamayı teklif etmenin, adamı mutlu etmek yerine, onu üzeceğini hissetti. Bu nedenle bu konuyu düşünmeyi bıraktı. İstediği tek şey, içini hem büyük bir aşkla hem de acıyla dolduran Milena’ya yazdığı mektubunu bitirebilmekti.

Van Gogh yavaşça ayağa kalktı ve Kafka’ya döndü.

-Ben artık gideyim. Sohbetiniz için teşekkür ederim. Şu sıralar biraz yalnızlık çekiyorum da. Umarım sizi sıkmamışımdır ve umarım o mektubu her kime yazıyorsanız, bir karşılığı vardır. İnanın ki sevilmemek çok yıkıcı bir durum. Sevgisizlik; her sabah uyandığınızda yanı başınızda kimseyi göremeyince, yaşadığınız hayal kırıklığından ötürü  insana bir böceğe dönüşmüşlük hissi veriyor. Sizin için bunu dilemem.

Kafka sessizliğini bozmadı, Van Gogh gitmeden bir şey söylemeyi unutmuş gibi tekrar konuştu.

-Bu arada ben Ressamım. Kimse öyle olduğumu düşünmüyor aslında. Theo hariç. Theo kardeşimdir. Bilmiyorum, belki o da bana olan inancını kaybetmiştir de sadece söyleyemiyordur. Sonuçta Ressamlar, resim satarlar ve benim henüz satılmış bir resmim yok. Belki de vazgeçmeliyim, ama yapamıyorum işte. 

Az önce yere düştüğünde endişeyle geri taktığı şapkasını çıkarıp, kulağındaki sargıyı gösterdi.

-Resim yapmaktan vazgeçemediğim için kendime bunları yapıyorum.

-Bunu kendiniz mi yaptınız azizim?

Kafka, bu sözleri söylerken hüzünle Van Gogh’a baktı.

-Bunu kendi ellerimle yaptım. Kulağımın bir parçasını kestim. Evet, bunu yapan tam olarak benim ellerimdi, ama gerçekten bunu yaptıran neydi, kimdi çok emin değilim. 

Kafka, kısa bir süre sessizce karşısında duran adama baktı. Yüzünde Van Gogh’a karşı oluşan anlayışlı bir ifade vardı.

-Bu Dünya insana neler yapmaz ki.

Van Gogh gülümsedi, hafifçe başını eğerek selam verdi ve gitti.

Yazarın Notu:

Kafkaesk tanımını, Kafka’dan bile çok Van Gogh hak ediyor belki de. Keşke bir yerlerde karşılaşıp, tanışmış olsalar diye ümit ediyor insan.

Sanki hayatının ızdıraplar, sıkıntılar içinde geçmesi, ama sonrasında hiç bilemeyeceği şekilde ölümsüzleşmesi, onun hem en büyük hediyesi, hem de en büyük cezası gibi. Yaşarken satamadığı, beğenilmeyen tablolarının şimdi paha biçilmez başyapıtlar olması…

İki bar taburesi, Kafka için bir kadeh viski, Van Gogh için bir İrlanda birası eşliğinde… Müthiş bir yalnızlığın sonu portresi.

Latest posts by Işılay Güzel Yılmaz (see all)

Yorumlar kapatıldı.