Yazar: 12:30 Röportaj

Vuslat Işık Söyleşisi

Eksik Parça yayınlarından 2023’ün Temmuz ayında çıkan Bir Ay İki Çiçek’in yazarı Vuslat Işık ile eseri hakkında konuştum,

İlk romanınızla edebiyata giriş yaptınız ve raflarda yerini aldı. Artık, Bir Ay İki Çiçek okurun. Onu raflarda gördüğünüzde ne hissettiniz?

Tarif etmesi biraz güç. Uzun bir bekleyiş sonrası yayınevinde kitabı elime ilk alışımda oldukça şaşkındım. Sanki uzay boşluğunda süzülüyorum ve bu boşluğa nasıl düştüğümden haberim yokmuş gibi şaşkınlık. Kitabevlerine girip raflarda gördüğüm zaman içimde tam anlamıyla okuma bayramında öğretmenin yakasına taktığı kurdele ve seyirciler arasında oturan ailesinin gülüşleri ile sevinçten ne yapacağını bilmez bir çocuk gibi oldum. 

Bir Ay İki Çiçek, aslında Türkiye’nin yakın tarihini bize hatırlatırken, yakınlarımızla, ailemizle olan iletişimimizi, ilişkimizi sorgulayan da bir roman. Bu anlamda çok başarılı bulduğumu söylemek isterim. İster yakınlarımızla ister sosyal hayatta beraber olduğumuz insanlarla ilişkilerimizi belirleyen, şekillendiren sizce nedir? Travmalarımızın ne yönde etkisi vardır?

Beğenmenize çok sevindim. Bana göre yaşadığımız her anın yaşayacağımız her ana etkisi var. Ama küçük ama büyük. Biraz klişe olsa da yaşadığımız çevre, ailemiz, alışkanlıklarımız, arkadaşlıklarımız, ilişkilerimiz elbette rota çizmemizde olumlu veya olumsuz etkili oluyor. Travmalarımız da öyle. Lakin yaşananlardan çok verdiğimiz tepkiler, aldığımız kararlar, ayağa kalkışımız veya yere yapışmamız, bunun süresi, yere yapışırken elimizden kayanlar, elini bile isteye bıraktıklarımız, kalkarken tutunduklarımız (her ne ise) daha etkili bana göre. 

Eserinizde, yakın tarihimizde olan ve birçok insanın hayatını değiştiren ya da hayattan koparan iki önemli olayı kurgunuza dahil etmişsiniz.  Gezi Olayları ve Gölcük Depremi. Bu anlamda ülke gündemine uzak durmayan bir yazar olduğunuzun da işareti bu. Sizce bir edebiyatçı ülke gündemine parmak basarken ne kadar siyasetin içinde olmalı?  

Bir edebiyatçı ülke gündemine parmak basıyorsa bastığı o parmakla o yaranın kabuğunu ciddi anlamda kaldırmalı bence. Ben bunu yapabildiğimi düşünmüyorum. Kimin bunu tam anlamıyla yapabildiğini de bilemiyorum. Belki hepimizin isteği bu yönde ama şartlar gereği sadece parmakla gösterip hatırlatabiliyoruz. Gündemden ayrı kalmak özellikle bir yazar için çok zor sanırım. Gözlem yapmak kurgunun temeli zira. Her tür eserde gündemden bir parça bulmak mümkün. Dibine kadar eşeleyip yazmak ise oldukça cesaret isteyen bir konu. Umarım bir gün edebiyatta o kadar yol alabilirim. 

Nisan, başkarakterlerinizden biri. Sessiz sakin bir karakter değil. “Sinirlenince ben de güzel oluyorum,” diyerek Türkiye gerçeğine de atıfta bulunuyorGezi olaylarındaki topyekûn toplumun haykırışını, hayattaki duruşuna, dünyadaki rolüne eş tutuyor. Nisan’ı bu denli başarılı anlatmış olmanızın arkasındaki gerçeği merak ediyorum. Nisan’ı sizde yaratan nedir?

Nisan’ı yaratan ben ve etrafımdaki tüm babasız büyümüş kız çocukları. Dediğim gibi hem gözlem hem de senelerdir kendimle uğraşmam. Tamamen ben diyemem tamamen Ayşe ve Zeynep diyemem. Hepsinden bir parça almış yaralı bir kız çocuğu diyebilirim. 

Nilüfer karakteriniz de o denli başarılı. Bu karakteriniz üzerinden anneliğe gelmek istiyorum. Sizin değiminizle annelik “vazgeçiş” midir? Annelik öğrenilebilir mi? Kahramanınız bu anlamda kaleminize direndi mi? 

Her seçim bir “vazgeçiş” değil mi? Elbette bir vazgeçiş. Anne iki kişiyi birden doğuruyor bence. Hem yeni bir kadın hem de bir evlat.  Yeni kendin ile yaşamayı, başa çıkmayı öğrenip yeniden kendini tanıyorken bir birey yetiştirmeye çalışıyorsun. Bu da içinde birçok yeni öğreti barındırıyor. Kahraman kalemime direnmedi ama beni kızdırdığı anlar oldu. 

Bir başka değerli bulduğum kahramanınız Suna. Bize dostluğu, arkadaşlığı sorgulatıyor. Sizce dostluk, süreli bir zaman dilinde mi oluşur yoksa bir davranışla, bir sözle dostluk oluşmuş sayılabilir mi?

Dostluk tek taraflı olabilecek bir durum değil bana göre. Her ilişkide olduğu gibi dostluk da iki taraflı emek istiyor. Bir davranış bir söz ancak dostluk yolunda örülen taşlardan biri olabilir sadece. 

“Ben Nisan’ı hep benden güçlü sanırdım, değil. Değiliz.”  Kahramanınıza söylettiğiniz bu cümleden: güçlü olmak sizce nedir? 

Ben Nilüfer’e katılmıyorum. Yani Nisan’ın Nilüfer’den güçlü olmadığına katılmıyorum. Ama güçlü olmak, güç de göreceli. Ayrıca da olaylara göre de şekil alan bir olgu. Genel olarak bir şey söylemem gerekirse güçlü olmak düştüğünüzde ayağa kalkma potansiyeliniz bence. Gerekirse tek başına gerekirse yardım istemeyi bilerek.

İlişkilerle birlikte duyguların da sorgulandığı romanınızda aşk, birinci başlık oluyor. Aşkın hallerini akıcı üslubunuzla zevkle okudum. Kahramanınız da aşkı yaşarken, aşkı sorgulayacak düzeyde bilinçli. Aşk bu denli bilinçli olma halini kaldırabilir mi? 

Nisan aşk konusunda bilinçli değil. Aşk onun için koca bir bilinmeyen olduğu için kaçmayı tercih ediyor. Nilüfer de bilinçli değil. O da yaşadığı tecrübeden yola çıkarak kendince kendini koruyor. Ancak daha çok yaralanıyor. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutulma hali. Aslında sorguladıkları yaraları. Yoksa aşk elbette bilinçli olma hali değil. Bilinç ile savaş aşktan kaçırır insanı. 

“Mesele ayrılmış anne babanın çocuğu olmak değil. Mesele kimsenin çocuğu olmamaktı aslında.”  Çok önemli bir tespit. Mesele bu kadar önemliyken dillenmemiş bir sonuçtur bu. Hiçbir yere ait olamamak, hep kanar.  Toplumun geneline baktığımızda hep bu aidiyet duygusunun yoksunluğundan maraz çıkar. Romanınızda vurgulamak istediğiniz bir konunun da bu olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Yanılmıyorsunuz. Aidiyet meselesi mühim bir mesele ruhsal olarak. Ve bizim topraklarımızda geçmişten bu yana o kadar çok savaş, göç, ölüm, kaçış, ayrılık, toprakları terk etmeye mecbur bırakılma yaşanmış ki artık hepimizin iliklerine kadar sinmiş bu mesele. Hepimiz ait olma isteği ile yanıp tutuşurken belki de hiçbir yerde barınamıyoruz gönlümüzce. 

Çok katmanlı olduğunu düşündüğüm romanınızın bir teması da oldukça etkileyici olan ve romana bütünlük katan “geç kalmışlık” ya da geri dönüşü olmayan “pişmanlık” üzerine. Romanın sonlarına doğru bunu daha çok hissediyor okur. Ben en büyük “geç kalmışlık” ya da en büyük “pişmanlık” nedir diye sorsam, romanınızla bağlantılı olarak ne anlatmak istersiniz?

50 yaşıma merdiven dayadığım bu günlerde söyleyebileceğim tek şey ailemden, çevremden, sevdiklerimden onay alma uğruna zaman zaman kendimden vazgeçmem diyebilirim. Ama hepimiz biraz böyle değil miyiz?

Tüm cevaplarınız için teşekkür ederim. 

Ben çok teşekkür ederim. İlk romanımda beni yalnız bırakmadığınız ve bu harika sorulara cevap verme fırsatı verdiğiniz için. 

Editör: Melike Kara

Visited 36 times, 1 visit(s) today
Close