Yazar: 17:30 Kitap İncelemesi

Benim Rüyalarım Hep Çıkar

İnsanlar, ait oldukları öyküyü bulduklarında ikinci kez gelirlermiş dünyaya. Okuyup yazdıkları, düş çitlerini kolayca aşabilirken; yaşadıkları, nefes nefese bırakırmış bol telveli bir kahvenin uçsuz bucaksız yokuşlarını atladıklarında. Gözlerini kapatıp kurşuna dizilmeye razı gelirlermiş, kendilerini kaybettikleri, uykuda var olan bir öykünün duvara bulaştırdığı izleri silmeye çalıştıklarında. İşbu ki, insan çabuk fark edebilsin nerede olduğunu, günü ve saati sormadan, geç kalmadığını öylece biliversin. Sonra gözlerini devirsin paldır küldür, baktığı yerde olanı sorumlu tutsun işlemeye yüz tuttuğu günahlardan.

Her birimizin içinde, fitili ateşlenmiş kahramanlık duyguları öylece yatadursun, yola düştüğümüzde gerçek bir hikâyenin içerisinde çırpınıp durmanın huzursuzluğu boynumuza yılan gibi dolanır. Yol biraz gerçektir, biraz da masal. İçinde çocukluk anlatıları, kulağa damlatılan hurafeler, üstü kapatılan korkular, sandıkta gizlenen endişeler ve bir sonraki gece tekrarlanmasından korktuğumuz kabuslar vardır. İnsan illa ki tekinsizliğin ortasında güçlenir. Etrafı kalabalık bile olsa, bir parça yalnızlığı duyumsamadan sınayamaz kuvvetini. O yüzden baştan aşağıya kötülüklerle yıkanmadan su korkumuzu yenemeyiz. “Suya dokunma,” diyen o sese inat, ayaklarımıza taş bağlayıp denizin derinliklerindeki ölümsüzlük bitkisini bulan Gılgamış’a özenerek ancak çıkabiliriz aydınlığa.

Benim Rüyalarım Hep Çıkar, daha ilk sayfasından dimağa bulaştırdıklarıyla bana, bahsettiğim bu yolculuğun tarifi zor olan ama iliklerime kadar işleyen tadını verdi. Kendi hikâyemi bulma tutkusuyla dolanıp durdum Esra Kahya öykülerinin şehirden ödünç aldığı, iklimlere kafa tutan sokaklarında. Anlattıkları gerçekçi olsa da büyülü bir atmosferi var kitabın. Bilmem hangi zamanın, yüzünü gizleyen kahramanının sesiyle uyanıyoruz uykumuzdan. Sonra anne beşiğinde sallanır gibi dinliyoruz, dinledikçe de içimizdeki karanlığın üzerini kirleten beyaz lekelere hayran oluyoruz. İşte bu tılsımı son öyküye kadar korumayı başaran bir kitabı tutuyorum avuçlarımda.

Konu seçimlerindeki titizliğe dikkat çekmek ve insana dair küçülen durumların yumruk vuran etkilerinden söz etmek işin kolay tarafı. Esra Kahya’nın tek bir öyküsünü bile okumuş olsanız, aklınıza ilk bu detaylar gelir. Benim için kıymetli yazarı pek çok meslektaşından ayıran özelliği ise anlatım gücüdür. Daha evvel okuyup hayran olduğum Kambur isimli romanında da beni en çok etkileyen şey buydu. Okuyucu üzerinde özgün yazar intibası bırakma hevesi taşımadan, doğal akışı içerisinde ilerleyen öykülerde göze çarpan en büyük özellik, yazarın ifade zenginliği dersem mübalağa etmemiş olurum. Hatta kolaylıkla betimleme ustası diyebilirim Esra Kahya için. Ama ondan bir adım ötesine sıçrayıp daha doğru ifade etmek istiyorum düşüncelerimi.

Hepimizin gündelik hayatta kullandığı bir cümlenin içine yerleştirdiği zekice ve eyleme uygun tasvirlerle alaşağı ediyor dudaklarımız yerleşen klişeleri. “A! Bunu ben de bu şekilde söylesem ya…” diyor insan içinden ve şaşırıp düşünmeden edemiyor. Buluş güzel. “Peki. Ben bu cümleyi bir arkadaşıma doğru yerde söylersem, yüzüme tuhaf tuhaf bakar mı?” Denemesi bedava. Ben test ettim, sonucu ölsem söylemem.

Benim Rüyalarım Hep Çıkar, okumayı bitirdikten sonra bile gizemini korumayı başarabilen öykülere sahip. Kırk yılda bir açtığınız sandığın içinde ne olduğunu bilirsiniz ama uzun süredir o kapağı kaldırmadığınızda elleriniz titrer, garip bir heyecan dolar yüreğinize. Sonra kapaktan fışkıran tarifi zor, yılları da kollarına dolamış o koku yakar genzinizi. Birden her şeyi anımsamaya başlarsınız: İşte o dakika önünüzde duran sandık hayatınızın en kıymetli hazinesi gibidir. Sakladığı her şey, yolu hayatınızdan geçen birine aittir ve onunla geçen zaman dilimine şahitlik eder. İşte Esra Kahya’nın bizlere sunduğu tam olarak bu. Evimizin kuytu köşesinde zamana bekçilik yapıp açılmayı bekleyen o sandığı armağan ediyor bizlere.

Biçimsel olarak baktığımdaysa, alan daraltması doğru kullanılmış, durumdan aksiyona geçiş zamanlaması kıvamında öykülerin dizildiği bir kitapla karşılaştığımı söyleyebilirim. Karakterlerin derinliği tadında bırakılmış. Mitolojiden beslenen hikâyeleri, efsanelerden rol çalan kişilerin gittiği yolun izlerine işaret ederek kavramsal bütünlüğü sağlamayı başarmış. Hatta öykülerin altyapılarını dolduran metaforlar, akışı içerisindeki ritmi hiç bozmuyor. Bilakis günlük hayatın irdelenmişliği ile uyumlu ve yer yer konuya ironi zenginliği katmakta. Durup düşündüğünüz her noktada âdeta bir motifmiş gibi gözünüze farklı bir renk ve dokunuş sürüyor.

Kitapta bulunan bazı öykülere dikkat çekmekte fayda var tabii ki. “Yetiş Umay Ana”, temsil ettiği kahramanın mitolojik kudretiyle okura ikinci bir pencere açıyor. Araştırma yapmadan, düz okumayla tadına varamayacağınız kadar incelikli bir karakter, nefes alıp verdiği atmosferin içine çekiyor bizleri. Tasvirlerin, sadece anlatımın üzerine dökülmüş lezzetli bir sos özelliği taşıdığı hikâye, kitaba da ismini veren altın anahtara sahip.

Okur okumaz iliklerime kadar soğukla dolduğum bir öykü, “İşte Şimdi Yeminimi Bozduğum Andır”. Daha ilk paragrafta kahramanla özdeşim kurabiliyorsam ve dünyaya onun gözleriyle bakabiliyorsam, yazar doğru illüzyonu yaratmış demektir. Beni içine çeken ve en çok kendime yaklaştıran hikâye uzak ara buydu. Yazarla birlikte yürüdüm, aynı sokaklarda benzer duyguların içine düştüm, kalktım. Tereddütlerimin arasına sıkıştırdığım bir iyi olma hali umut oldu. Cesaretim bitti, tamam, dediğimdeyse imdadıma Esra Kahya’nın kulağıma fısıldadıkları yetişti: “Cebe sığacak kadar küçüldü gurbet.” Sonra sarındım, sarmalandım ve baştan başladım öyküye. Yüzümde yastık izi kalıncaya dek rüyalara yatırdım kıymetli yazarın sunduğu büyülü gerçekleri.

“Ölene Kadar Aramızda” ise kahramanın yolculuğunda nefes nefese kalacağınız ve kitabın içinde aykırı bir çocuk gibi göz kırpan hikâye. Baştan sona yazarın yarattığı duygu çemberinin içine hapsolup, “Eyvah” çekerek sona adım adım ilerlerken hep başınıza gelecek o kötü finalden korkuyorsunuz. Sonra tereddütler bıçakla temizleniyor sanki. Pürüzsüz bir bitirişle geriye dönüp bakıyorsunuz. Şaşırmamak elde değil. Ve yazarın sizi kulağınızdan tutup sürüklediği yer, asla incinmesini istemediğiniz duygularınızı cirit attığı mecranın ta kendisi. Uzun lafın kısası, tam bir usta işi öykü.

Benim Rüyalarım Hep Çıkar, biraz üşüdüğüm, biraz uzakta bekleyen yılları yakında tuttuğum, yer yer kendim olmaya ara verip çabuk pişman olduğum, soluğu aynada aldıkça dilimin ucundaki kelimeleri içeri yuvarladığım, hayatımdaki hassas anlara bir çocuğa el uzatırcasına sokulduğum minimal anlarla örülü, insanı ince düşünmeye iten bir kitap. Okumayı ıskalarsanız, yazarın bir sonraki kitabıyla tanıştığınızda bu kitap için neden geç kaldığınızı muhakkak soracaksınız kendinize. O yüzden geç olmadan, rüyalar ile gerçekler arasındaki gizli anlaşmaya şahitlik edin derim.

Keyifli okumalar.

Editör: Çisem Arslan

Umut Kaygısız
Latest posts by Umut Kaygısız (see all)
Visited 57 times, 1 visit(s) today
Close