Bugün günlerden Mîna Urgan. Vefatının 20.yılında onu anmamak elbette olmaz. Edebiyatımızın daha çok İngiliz Dili ve Edebiyatı’nın duayeni olarak kabul ettiğimiz Mina Urgan 1 Mayıs 1915’te doğmuştur ve Türkiye’de İngiliz Edebiyatı araştırmalarına damga vuran bir yazar, çevirmen ve akademisyendir. Yazının henüz başındayken ve onun hayatına hala yer vermemişken bu cüretkar kelimeler onun yazın hayatımıza yapmış olduklarından kaynaklanmaktadır. Bu kadar edebiyatımıza ve yaşamımıza giren, ancak yanı başımızda hissedemediğimiz bu kadını tanıtmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Döneminde ve sonrasında asıl ilgiyi yakalayamadan 15 Haziran 2000’de gerçekleşen vefatı içler acısı gerektiren bir durumdur.

İngiliz dili ve edebiyatı profesörü, değerli bir filolog, Balzac, Aldous Huxley, Graham Greene, William Golding, John Galsworthy ve Shakespeare’in eserlerini edebiyatımıza kazandırmış bir çeviri duayeni “İngiliz Edebiyatı Tarihi” kitabıyla edebiyat tarihi üzerine araştırmalarını sunan Mina Urgan, gezilerini, maceralarını ve deneyimlerini aktardığı “Bir Dinozorun Anıları” ve “Bir Dinozorun Gezileri” kitaplarıyla da Türkiye’nin kültür tarihini aktarmaktadır.

 Ünlü şair Cahit Irgat’ın eşi, oyuncu Zeynep Irgat ile şair sinema yazarı Mustafa Irgat’ın annesidir o, hatta Atatürk’le vals yapmışlığı vardır. Edip Cansever’le balığa çıkmıştır, Halide Edip Adıvar’a asistanlık yapmış ve Sait Faik Abasıyanık’la rakı içmişliği vardır. Abidin Dino’yla sabahlara kadar sohbet etmiştir. Berna Moran’la oyunlar oynamıştır. Vedat Günyol’la sıkı dost olmuş, Aydın Boysan’la hatıralar biriktirmiştir. Bu kadar yazar ve şaire tanık olan bu kadını bu kadar az tanımak daha doğrusu edebiyatın kıyısında bırakmak hem ona hem eşine hem çocuklarına hem de arkadaşlarına yapılan bir haksızlıktır. Yazarın hayatına dair makale ya da edebi anlamda yazıları bulmak edebiyatseverlere yahut edebiyat öğrencilerine ışık tutabilir. Çünkü nerdeyse 85 yıllık ömrüne sığdırdığı pek çok şeyi araştırmak çok zor olmasa gerek ve aynı zamanda yakın tarihimize tanılığını da unutmamakta fayda vardır. Ayrıca Mîna Urgan’da biraz Cansever, biraz Sait Faik, biraz da Halide Edip’i bulmak birçok sanatçıya nasip olmayacak bir durumdur ve hem eskiye hem de yeni edebiyata karşı hakim tavrı da yadsınamayacak bir haldedir.

Sait Faik Abasıyanık, Mîna Urgan ve Nail Çakırhan

Alabildiğine alçakgönüllü, ufak tefek, sürekli sigara içen, sözünü sakınmadan komünist ve ateist olduğunu söyleyebilen ve tabi olarak bunda çekinecek bir hal görmeyen  bir İngiliz edebiyatı profesörünün özellikle kendiyle alay etmeyi ihmal etmeden ve hemen hemen her satıra sindirilmiş yaşama sevinciyle kaleme aldığı anı ve tanıklıklarının içtenliği her kesimden okurun çok büyük ilgisiyle karşılanmıştır.

Birçok kadının aksine onda hiçbir zaman estetik kaygısı olmamıştır ve her ne ise o olmaktan vazgeçmediği için de çok sevilmiştir. Çünkü ondaki bu hal ona tabilik kattığı için onu, Mina Urgan yapmıştır. Argo diline, sürekli içtiği sigaraya, erkeksi ses tonuna rağmen, her zaman dikkat çekmeyi başaran bir kadın figürü olarak herkesi şaşırtmış, Necip Fazıl Kısakürek’in “Sen solcusun, sivri fikirlerin var. Nasılsa seni bir gün asacaklar. Onun için soyadın ‘Urgan’ olsun” dediği için Urgan soyadını alması bile hayatı nasıl yaşadığının bir kanıtıdır. Cesur tavrı ve attığı adımları, açıkça ifade ettiği sözleri onu daha da araştırmaya değer biri yapmaktadır.

Neslinin tükendiğini düşünen Urgan, kendisini dinozor olarak adlandırıyor ve Türk kültür tarihini ve önemli isimlerini bilenler ve sevenler için bir yıldızlar geçidi olarak adlandırılabilecek birbirinden eğlenceli hikâyelerini sunuyor. Neslini bulmakta zorlandığı için bu durumu dinozorların neslinin tükenişine bağlayarak onu ileriki nesil için umutsuz yapmaktadır. Gittikçe değişen Türkiye ve değişen dünyaya zeki, alaycı ve komik bir bakış açısı sunan Mîna Urgan, hayatının çeşitli dönemlerindeki gezilerini, maceralarını ve deneyimlerini okurlarına samimi bir dille sunmaktadır. Bu nedenle gönlünü bu hususta karartan Mîna Urgan büyük değişiklerden ümidine kesmekte ve mutluluğu küçük olan her ne varsa ona bağlamaktadır. Hayatta en çok küçük mutluluklardan haz aldığını belirten Mina Urgan için, uzun bir yoldan sonra deniz kenarında yorgunluk atmak hayatın en güzel  anlarından biridir. Aynı şekilde denize girmek, yüzmek ve tekneyle dolaşmak da Mina Urgan’a mutluluk veren küçük şeylerdendir.

“Bunca felaket, bunca zulüm, bunca haksızlıklarla dolu bir dünyada köpekler gibi mutsuz olmanın kolaylığını bildiğim için, mutsuzluklarıyla övünenlere fena halde bozulurum. Mutsuz olmak bir marifet değildir. Çektiğin acıları gözler önüne sermemek, büyük kişisel mutlulukların peşinden koşmak ayıbından vazgeçip, küçük mutluluklara sığınmak, onlarla yetinmektir asıl marifet.” 

Mutluluk için beş duyunun olması ve “gerçekten” görebilmenin, gerçekten duyabilmenin hayata zevk kattığını düşünen yazar, Fransızların ““douceur de vivre” olarak adlandırdığı, yaşamdan alınan tatlı keyfin, en ağır hastalıklarda dahi antibiyotikten bile daha faydalı olduğunu düşünmekte, mutluluğu maddede değil düşüncede bulmaktadır. Mîna Urgan’ın mutlu oldukları ve olabileceği bu tutkulara baktığımızda onların sınırı zorlamayan istekler olduğunu görürüz.

MÎNA URGAN’IN TUTKULARI

Kedi Tutkusu: Urgan’ın hayattaki bir diğer tutkusu da kedi sevgisi. Yazar, kedileri tutkuyla sevmek için belirli bir kültür düzeyi ve duyarlılığına sahip olmayı şart koyuyor.

Yemek Tutkusu: Güzel bir yemeği güzel bir restoranda yemenin güzelliği ise Urgan için vazgeçilmez. Gökova’da Halil’in Yeri’ni özellikle öneren Mina Urgan burada güneşi batırmanın güzelliğini uzun uzun betimliyor.

Kitap Tutkusu: Küçük mutluluklardan zevk almasına rağmen, küçük yaştan itibaren çok sayıda kitap okuyan Urgan’ın hayattaki tek pişmanlığı ve en çok üzüldüğü durum, öldükten sonra okuyamayacağı kitaplar.

Deniz Tutkusu: Mîna; billur, şeffaf, şarap şişesi, mine, gökyüzü, ar, liman, iskele gibi anlamlara geliyor. Gökyüzünü ve maviyi bu kadar sevmesi belki de bundandır. İlk bölümde de belirttiği gibi Mina Urgan için deniz vazgeçilmez bir tutkudur. Türkiye’de mavi yolculuğa ilk kez çıkan grup içerisinde bulunan Mina Urgan için, denize girmek hastalıklara ve ruh haline iyi gelen bir aktivitedir. Deniz ile ilgili Mina Urgan’ın iki büyük hayali kalmıştır. Hep küçük bir tekne sahibi olmak istemesine rağmen bu hayalini gerçekleştirememiştir. İkinci hayali de Boğaz’dan da geçen uzun bir şileple, bir gemici gibi, uzun bir yolculuğa çıkmakmış, deniz kabuğu koleksiyonu yapan Mina Urgan, lüks cruise gemilerinden ise pek haz edememiştir.

Eski ve Yeni Bodrum Tutkusu: Eski Bodrum’u anlayabilmek için Mîna Urgan’ı mutlaka okumalısınız. Geçmişteki Bodrum’a özlem duyan yazar, yoksul olarak adlandırdığı küçük bir kasaba olan Bodrum’un yıllar içerisinde geçirdiği değişimden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor. 

Mavi Yolculuk Tutkusu: Sabahattin Eyüboğlu’nun seçtiği genç aydınlarla beraber Gökova’nın, Ölüdeniz’in ve Sedir Adası’nın güzelliklerine tanık olmak ve Ege-Akdeniz uygarlıklarının tarihini ve kültürünü tanımak için başlattığı mavi yolculukları, Mina Urgan “yüzen bir seminer” olarak tanımlıyor. 

Mutluluğu küçük antika dükkanında arayan bu kadını vefatının 20. yılında bir kez daha anıyor ve bu antika dükkanının içine girip henüz keşfedilmemiş birçok antik eserleri eşeleyip bunlara paha biçmeyi temenni ediyorum.

“Mîna Urgan anısına…”

FATMA OZAN