Çoğumuz biliyoruz ki, erkek yazarlarımız kadar kadın yazarlarımız da gerek eserleri ile gerek hayatları ile hem ilgi çekici bir hal almış hem de yazarlarımıza bu minvale karşı merak uyandıran sorular ardı ardına sorulmuştur. Bu kadın yazarların en önemlilerinden birisi de Nilgün Marmara’dır.  

Nilgün Marmara, 13 Şubat 1958’de İstanbul-Kadıköy’de doğmuştur. Kendisi göçmen bir ailenin kızıdır. Anne ve babası göçmen talebe birliğinde tanışıp evlenmişlerdir. Çok varlıklı olmamalarına mukabil, çocuklarına iyi imkanlar sunmak için çaba sarf etmişlerdir. Kendisinden büyük Aylin adında bir ablası vardır ve ikisi Schubert ninnileri ile büyümüşlerdir. Şairimizin annesi Perihan Hanım büyük bir kütüphane kurmaya çalışmıştır. İki kardeşin en güzel zamanları ise Varna’da geçmiştir.

Şair ilkokulu Kadıköy’de tamamlar ve dönemin en iyi okullarından biri olan Kadıköy Maarif Koleji’nde öğrenim görmeye hak kazanır. Bu kurum ayrıca İngilizce hazırlık eğitimi veren tek devlet ortaöğretim kurumudur. Nitelikli yabancı dil derslerinin yanı sıra sözel dersleri Türkçe verilmektedir. Bu okul Milli Eğitim Bakanlığının yaptığı sınav ile öğrenci almaktadır. Öğrencileri gelecekte iyi bir siyasetçi, bilim adamı, sanatçı yetiştirmek gayesi ile hareket edilmektedir. Ve Nilgün Marmara da bu okulu üstün zekası ve yeteneği ile kazanmaya hak kazanır. Marmara, bu okulda çok iyi İngilizce eğitim almasının yanı sıra şiir, roman, inceleme gibi pek çok türde de kitaplar okumayı ihmal etmemiştir. Bu ahvali hem ailesi tarafından takdir edilmiş hem de çevresindeki insanlar tarafından sevilen, beğenilen öğrenci konumunda olmuştur. O yıllarda etkilendiği iki kitap ise şudur; Thomas Hardy’nin Asi Kalpler’i diğeri ise D.H. Lawrence’ın Kayıp Kız kitaplarıdır. Asi Kalpler, Nilgün Marmara’nın hayatında yaşadığı olaylar sebebiyle karamsarlığa düşmesini, Kayıp Kız ise hayatında her ne kadar olumsuz durum olursa olsun elbette hayata neşeli yönden bakan bir pencerenin varlığı ile umut dolu olmasına vurgu niteliği taşıdığını söyleyebiliriz.

Yazarımız kolejin ardından İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanır, fakat okulda siyasi gruplardan rahatsız olur ve sınava tekrar girmek ister. Sınava hazırlık sürecinde ise bir holdingde yönetici asistanlığı yapmış ve Marmaris’teki Turhan Oteli’nde de çalışmıştır. Yaz biter ve Nilgün Marmara İstanbul Boğaziçi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanır. Fakat babası onun uzun yol neticesinde eğitim almasına pek razı gelmez, onu bir yurda yerleştirir. Babası Aylin ile ona güzel bir yatak alırlar ve yazarımızın yeni hayata adımı sağlanmış olur. Kendisini klasiklerle dolu bir kütüphanenin içinde bulur. Boğaziçi Üniversite’sinde Umutsuzlar Merdiveni diye bilinen ünlü bir merdiven vardır ve yazarımız da çoğu zaman derslere girmeyip bu merdivende zaman geçirmektedir. Sanki burada yazarın tam da kişiliğinin oturma adımlarını görme eğilimi taşıdığını hissediyoruz. Çünkü o ne sosyete kantini ne orta kantini ne de kulüpler kendisine cazip gelmiştir. Şair bu zaman diliminde René Char’ın bir şiirinin çevirisini yapar. Bu arada da Kağan Önal ile evlenir. O bu evliliğinde ne gelinlik giymiş ne de süslenmiştir. 

Bilindiği gibi Nilgün Marmara denilince akla Sylvia Plath gelmektedir. Marmara’nın bitirme tezi olan Sylvia Plath’ın şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi’ni, 1985’de tamamlar. Tezini bu yazar üzerinde hazırlaması onu başarılı bulması, beğenmesi ve birçok eserini okumasından dolayıdır diyebiliriz. Ayrıca onu çok iyi anlayarak hastalığını anlamak istemiştir. Yazarın varoluş sorunu ve bireyin yalnızlığına değinmesi onu etkileyen unsurlardır. Bu etkilenmeyi en yakın arkadaşlarından biri olan Haydar Ergülen şöyle açıklamaktadır: “Sylvia Plath çalışıyordu, şiirlerini çalışıyordu,  ölümünü çalışıyordu, ölümüne çalışıyordu.” 

Marmara, evliliğinin ilk dönemlerinde akademisyenlik yapmak istemiş fakat Bebek’teki Mısır Konsolosluğunda işe başlamıştır. Fakat kısa sürede bu işi bırakmıştır. Daha sonra reklam ajansında çalışmak istemiş ise de bu işi de çok kısa sürmüştür. Bu işten ayrılma sebebi ise ona ilk gün ölüm ilanı yazdırmalarıdır. Daha sonra öğreniyoruz ki kapitalizme karşı olduğu için reklamcılık işine kendisini uygun bulmamıştır. Bu işten sonra çalışma hayatına son vermiş ve kendisini şiirlerine adamıştır. Son zamanlara doğru da yaşadığı sağlık sorunları bir işte çalışmasına olanak sağlamayacaktır. 1985 yılından sonra eşinin işi dolayısıyla Libya’ya giderler. Çölün ölümcül yüzü ile karşı karşıya gelmesi onun ruhunda büyük sarsıntılara yol açmıştır. Nilgün Marmara bir süre sonra tekrar İstanbul’a döner. Bu zamanda şairin hastalığı artmakta, ailesi ve yakın çevresi ile de ilişkileri kötü bir hal almaktadır. Ailesinin kendisini tehdit olarak algıladığı düşüncesine kapılmıştı ki, gitgide kendisini çevresinden yalıtmıştır (Nilgün Marmara, a.g.e., s. 102.). Alması gereken ilaçlar vardır fakat bunların zihni uyuşturucu etkisi olduğunu ve bu yüzden kabul etmediğini eşinden öğrenmekteyiz. Bir başka sebep ise bipolar bozukluk rahatsızlığı geçiren insanların kişilik özellikleri ile ilgili bir durumdur. Bu ağır hastalık eğer tedavi edilmez ise ölüme yol açacağı bilinmektedir. Hastalığın önlenmesi amacı ile Lityum tuzlarını almayı reddeder yazar ve hastalığı iyice ilerler. Bu hastalık dolayısıyla Nilgün Marmara garip bir şekilde çevresindeki herkesin kendisine düşman olduğunu ve izlediklerini düşünmüş ve insan ilişkilerinde sorunlar yaşamıştır.

3 Ekim 1987’de yakınlarına bir özür mektubu yazmış ve kullandığı ilaçların hepsini içerek hayatına son vermeyi düşünmüştür. Fakat bunun yerine evinin penceresinden kendisini boşluğa atarak hayatına son vermiştir (Sıddık Akbayır). Birçoğumuz biliyoruz ki şairler diğer insanlara göre  daha fazla hassastırlar ve duygusal yönü baskın olan özellikler taşımaktadırlar. Bazen sadece “anlaşılmayı” istemişlerdir ki bu da haklı bir gerekçedir. Bir kadının fiziksel özellikleri ya da güzelliği dolayısıyla değil de yazarlığı ve sanatı açısından anılması hoş bir durumdur. Ama ne yazık ki böyle bir durum birçok insanda bulunmayan, hissedilmeyen bir durumdur ki “anlaşılamamanın” acı sonu da bu şekilde olmaktadır. 

Nilgün Marmara’nın ölüme seslenmesine karşılık, Polonya şiirinin 1956 kuşağı çağdaş dönem kadın şairi olan Halina Poswiatowska’nın yapıtlarındaki yaşama seslenişini de birkaç cümlede ifade edelim. İki yazar arasındaki zıtlık arz eden yaşam ve ölüm temi dikkat çekici iki unsurdur. Birisi yaşama dair umutlarını beslerken diğeri ölüme dair seslenmesi ile bilinmektedir. Aslında Halina’nın da hayatı kısa sürelidir. Ağır bir kalp hastası olarak sürekli tehdit altında olmanın acı sancılarını çekmektedir. Bu hastalığından dolayı birçok operasyon geçirir ve yine de yaşama karşı umudunu ölene kadar sürdürmenin gerekliliğine inanır. Halina 32, Nilgün Marmara ise henüz 29 yaşında iken hayatını kaybeder. Birisi erkenden ölüm hükmüne boyun eğmiş diğeri de kendi kaderinin belki de sunmadığı erken ölüme kendi isteğiyle gitmiştir. Her iki yazarın şu cümleleri yaşam-ölüm zıtlığını bütünüyle ifade eder niteliktedir;

 “Ne zaman yaşamak istesem, haykırırım daima./ benden uzaklaştığında yaşam /ona sokulur/derim ki –yaşam/benden henüz uzaklaşma…  dizeleri ile  Halina’nın yaşama arzusunu, 

“Yaşamın neresinden dönülse kardır.” dizeleri ile de Nilgün Marmara’nın ölüme seslenişini görmekteyiz. 

Halina tanrı inancına sarılarak tanrıdan merhamet diler. Fakat yazarımız Nilgün Marmara, Halina’nın böylesine bir aşkla sarıldığı dünyadan kaçma eğilimi gösterir. Aslında her iki yazar da varoluş sevinci ile yaşamaya çalışan insanlardır. Fakat ne yazık ki Marmara’da bu durum git gide örselenmiş ve hayattan soğuma noktasına, en sonunda kendi ölümünü kendi tercihi ile gerçekleştirmeye kadar gitmiştir. 

Görüldüğü gibi Nilgün Marmara ve kaderi buna benzer nitelikler sergileyen birçok şairler ile karşılaşmamız olası bir durumdur. Her ne kadar ayrı dönem, zaman ve mekanda birçok insan yaşasa da benzer duygular ile ortak alanları olan, aynı çatı altında aynı ruh iklimine sahip birçok insan yaşıyor ve var olma mücadelesi veriyor. Bu insanlar bir şekilde hayata tutunmanın yollarını aramaktan kendilerini alamazlar. Kimi şiirlere, kimi kitaplara, kimi müziklere, kimi de benimsediği inanç sistemine dayanmaktadır. Bu yüzdendir insanlarda bulamadığımız gönülleri ısıtan bir cümleyi kitap aralarında bulmak. Ya da bir müzik ile bütünleştirmek ruhlarımızı. 

Kıymetli yazarımızın ölüm hüznüne mukabil yalnız olmadığımızı, bizden seneler önce de aynı duyguları yaşayan insanların var olması az da olsa insanın yüreğine ferahlık veriyor. Çünkü biliyoruz ki nereden ince ve güzel düşünceler serpilse dünyaya bir elin sahibi daima yazarlarımız ve şairlerimizdir. Onlar sayesinde duygu ve düşüncelerimizi kalemimize dökebiliyor ve dünyada yaşanacak nice güzellikleri idrak edebiliyoruz. 

Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,

Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı

bekçi gizleri.

……

Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,

Ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,

Sevda ile seslenir sizlere!     (Kuğu Ezgisi)

Kuramadığın güzelliklerin sesi olmak dileği ile…

Sevgi, saygı ve rahmetle…

KAYNAKÇA

  • ÖZ, Cansu, Nilgün Marmara’nın Hayatı ve Şiirlerinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Rize 2014, s. 21-33.
  • KÖYCÜ, Seda, Halina Poswiatowska ve Nilgün Marmara: İlki Yaşama, Diğeri Ölüme Seslendi.

Kuğu Ezgisi Şiiri-Nilgün Marmara (https://www.antoloji.com/kugu-ezgisi-siiri/ adresli internet sitesi)