İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Varamayan” Öykü Kitabı İncelemesi

Ahmet Büke’nin 2019 yılında Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım “Varamayan Ahmet” isimli uzun öyküyken, ikinci kısım içinde on bir kısa hikâye barındırıyor. Kitap, Osman Konuk’tan alıntılanan şu sözlerle başlıyor: Herkes aynalarından bir sonsuzluk öğrenir.

1. Kısım

İnsanın aklı biraz eksik olmayagörsün, başkaca bir şeyi tam olmaz hayatta. Askerlik yapmayana köylük yerde adam demezler diye aklı biraz noksan, ama kalbi tam oğlunu asker ocağına teslim eder yaşlı kadın. Vakti zamanında bir oğlunu kaybetmiş Başçavuş Ergün, Ahmet’e sahip çıkar. Başçavuşun kanatları altında askerliği bir şekilde bitiren Ahmet’in tek düşündüğü anası ve anasına nasıl döneceğidir. Ahmet’in evine tek başına varamayacağını bilen Başçavuş Ergün, Ahmet’le birlikte bir askeri de vaktinden birkaç gün önce terhis eder. Ahmet’i emanet ettiği erin cebine para koyar ve sıkı sıkı tembih eder, Ahmet’i evinin kapısına kadar götürmesini. Ahmet dönemeyeceğinden o kadar korkar ki, hep askerde kalmak ister. Dönememekten, dönüp de anasını sağ bulamamaktansa orada kalmayı yeğler. Tam da korktuğu gibi olur. Onu götürecek er yarı yola bile gelmeden Ahmet’i bırakıp gider. Açlık ve yorgunlukla mücadele ettiği tren yolculuğu boyunca bir türlü doğru yerde inmeyi başaramayan Ahmet, bir ileri bir geri defalarca gidip, gittiği yolu geri döner raylar üstünde. Varamayacağını anlayınca onca yolu yürümeye girişir. Varıp varamayacağı muallak, cümle mahlukatın bir yerlere yetişme telaşı içinde olduğu dünyada yitip gider gözden.

Öykü, tüm fazlalıklarından arınmış, rafine bir hikâye. Büke, uzun ve dolaylı cümleler yerine öze odaklanan yalın cümleleriyle okuru kurgunun içine alarak Ahmet’in yolculuğuna dahil ediyor. Ahmet’in öfkeden yoksunluğu, tedirginliği, ne yapacağını bilmezliği okura öfke ve üzüntü olarak yansıyor. Öykü bittiğinde insan boğazında bir yumru ile Ahmet’in başına gelecekleri düşünürken buluyor kendini.

Bak oğlum, dedi. İnsan dediğin yozdur. Hem de Kayacık kayasından karadır yüzü. İnsan ne işe yarar? Bir boka yaramaz. Ama karga dediğin mübarek hayvandır. Onu bunu ayırmaz, bulduğunu yer. Sonra bak insanlar ceviz dikmez. Fenalık getirir diye. Halbuki en büyük fenalık kendinden çıkar.

2. Kısım

İkinci kısmın öyküleri çok daha kısa ve vurucu öyküler. Bu hikâyelerde yazar ne kadar az şey yazmışsa o kadar çok şey anlatmış gibi hissettim ben bir okur olarak. Üslubu akıcı ve sade bir şekilde devam ederken, birçok anlatım biçimi denenmiş. Her bir öykü genişleyip romanlaşacak kadar sağlam bir kurguya sahip. Üstelik her hikâyenin de bir derdi var. Maden işçilerinden, yoksulluk ve açlıktan, annelikten, aşktan ve daha birçok şeyden bahsedilmiş. Her bir öykü benim için çok özel olsa da bazılarının yeri kalbimde ayrı. Bunlardan biri, “Ejderha’nın Endişesi” Üç farklı bakış açısı ile yazılan bu öykü, zengin betimlemeleriyle işsizlik ve yoksulluktan bahsederken, tekir bir kedi de konuya dahil edilmiş. Ancak hayvanları izleyen, seven ve ciddiye alan insanlar hikâyelerinde onlardan bahseder ki bu tür hikâyeler benim için çok başka bir yerdedir.

Sen uyuyor musun? Kediler insanları dinler, aç gözlerini. Hah! Peki, tekir kardeş, nerede Zehra’nın şansı şimdi? İşsiz kaldım dün.

Bir diğer öykü ise, “Ateşe Ne Diyelim” Tüm merhametli kadınların ve dişi kurtların Meryem olduğu bir köyde, yavrusunu yangında kaybeden Meryem’den bahsediyor öykü. İçinde mitolojik imgeler barındıran bu kısacık hikâye, konusuyla ve anlatım biçimiyle oldukça etkileyici ve unutulmazdı.

Bir anne uyandı yatağından: Ona Meryem diyelim biz çünkü kuyruğu kır kurdun bıraktığı yavruyu koynuna alıp soğuktan korumuştu yirmi kadın yaşı kadar önce bir Meryem. Esirgeyen kadınlara hep aynı ismi verdiler bu köyde.

Son olarak, içinde en çok “şey” barındıran öykülerden biri, İnsan İlişkileri ve Buzdolabı’ydı. Knut Hamsun’un Açlık romanını anımsatan bu hikâyede açken herkesten ve her şeyden nefret etmenin mümkün olduğunu görüyoruz. İçi dolu bir buzdolabının aynı evde yaşayan insanların sağlıklı ilişki kurabilmelerinde elzem olduğuna yönelik, gündelik fakat pek de akla gelmeyen tespitlerden oluşuyor.

Em. Kıdemli Kademeli Baş Çvş Celil G’nin sevgili dolabı o zorlu günleri atlatmamıza yardımcı oldu. Açlığımız azalınca gerçekten birbirimizi daha çok sevmeye başladık. Artık ne temizlik için kavga ediyorduk ne de çöpleri kim dökecek gerginliği oluyordu. Hatta pazardan birer çift ev terliği –burnu açık ve tokalı olanlardan- aldık.

Biliyor musunuz, içinde eser miktarda da olsa yiyecek olan bir buzdolabı gerçekten karşılıklı saygıyla yürüyen insan ilişkilerinin temelini oluşturuyor.

Varamayan, 87 sayfadan oluşan kendisi kısacık etkisi uzun bir kitap. Ahmet Büke ise, yalın üslubu ve ele aldığı konularla her zaman okurun gözlerinin arayacağı bir yazar. Bizi yazdıklarıyla tanıştırdığı için bin teşekkür.

Yorumlar kapatıldı.