İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Umudun İşkencesi

Kim ne derse desin, benim patronum iyi bir adam. Böyle adamlar az bulunur bu memlekette. Kıymetini bileceksin yani. Köyden gidip yanına vardığım ilk günlerde pek anlamamıştım. Bana da aşırı güveniyor ha. Bazı işlerine özellikle beni çağırıyor. Osman aşağıya, Osman yukarıya… Her yere koşuyorum anlayacağın. Gün olur beni odasına çağırıp kapıyı kapatır ve sonra “Biliyorum Osman’ım. Bu senin işin değil ama kime güvenip de yollayacağım,” der, beni özel göreve giden bir ajan gibi uğurlardı. Gururlanmıyorum desem yalan olur. Bazı arkadaşlar bizi sendikacılık ayağına birbirimize düşürürken patron beni çağırıp bu isimleri kendisine söylememi istediğinde de gururlanmıştım. Aldığı görevi layıkıyla yerine getirmeyi öğrenmişiz yani. O günden tezi yok, açtım gözlerimi iyice ve gezmeye başladım madende. Kim ne yer ne kadar yer veya niçin yemez bilirim de renk vermem ha. Kim çalışır, kim oturur, kim patrona kin besler, kim ekmeği için buradadır anlarım artık. Kömürü dışarı taşırken özellikle Rıza’yı takip ediyordum. Bu işler hep onun başının altından çıkmıyor muydu? Öyleydi ama bana kanıt lazımdı. Onun yanına vardığımda maskemi çıkarıp taşıdığım kömürün üstüne oturdum. Ondan gelebilecek bir sözü kayıt altına almaya hazırdım. O da bu konuda uluorta olsun olmasın çok cömertti Allah var. Her gün bu Rıza denen nankör bir laf eder. Anlamını bilmem ya öğrenirim sonradan ne olduğunu. Hayırlı bir laf ettiğini duymamışım bu güne kadar. İşi gücü bozgunculuk bunun “Grev ha… Şimdi de grev diyorsun.” Öyle olsun bakalım. O paydos ağır hareketlerle koridorun boşalmasını bekledim. Duşa girip yıkanırken duyduğum kelimeleri unutmamak için tekrar ediyordum. “Grev, işçi sağlığı, sigortalar eksik, hava zehirli…” Çıktığımda kimse kalmamıştı. Artık patronun yanına çıkabilirdim. O da beni bekliyormuşçasına sabırsızdı. Yanına vardım. Allah seni inandırsın emmi, koca patron beni görünce ayağa kalktı.  Eee! Ayağa kalkacak tabii… Geçen gün çöpleri döken işçiler zehirlenip rapor aldılar diye bir kamyon çöpü bana döktürdü. Bir hatırımız olmuş demek ki. Neyse. İki omzumdan tutup kendine yanaştırdı, gözlerime baktı. Ona bir şeyler söyleyeceğimi hemen anlamış olacak ki gidip kapıyı usulca kapattı. 

“Söyle evladım ne içersin?”

Vallahi bu kadar yorgunluğun üstüne de şekerli bir kahve iyi giderdi. Kahveyi içiyorum ama daha çok konuşmak istiyorum aslında. “Rıza,” dedim. “Çıbanbaşı odur. ‘Grev yaparsak patron iki saat dayanamaz,’ diyor. Patronum bir de güzel bir dille anlatıyor ki inan greve katılasım geliyor. Bir de Nurettin var ki Rıza’nın sağ kolu adeta. O da sendikanın her bir kararını diğer tünellerde çalışanlara bir bir anlatıyor.” 

Patron notlar alıyor. Demek ki bu anarşistlere bir gözdağı verecek.  Kardeşim sen de ekmeğini yediğin yere ihanet etmeyeceksin. Bunu er geç anlayacaksınız Rıza efendi, Nurettin Bey! Anlayacaksınız. İki gün işe gelmeyince kovulduklarını öğrendim. Şimdi sendikanız sizi kurtarsın bakalım. Kurtarsın da görelim. Doğrusu patronun onları kovacaklarını düşünmemiştim. En azından patron onları yanına alır bir iki nasihat eder bırakır diye düşünmüştüm ama kovulduklarına göre demek ki o derece tehlikelilermiş. Bizim haberimiz yok. Bizim patron her şeyi düşünür hesaplar. Gelecekte ne olacaksa onu da bu günden görür ki aklın şaşar.

Bir gün cebime para sıkıştırırken bile: 

“Bak oğlum Osman. Sen bu madende herkesten çok çalışıyorsun. Doğru mu?  Doğruya doğru. Bunu görüyorum. Ben şimdi senin maaşına zam yapsam diğerleri huysuzlanır anlıyor musun? Anlıyorsun değil mi?”

Anlıyordum. Yani demem o ki zeki adamdır. Bir işin olacağını önceden görür. Maden işçisi bu emmi. Bir öğrenseler fazladan birkaç kuruş aldığını. İşte yandığının resmidir o. Hepsi birden tepene üşüşür de nedenini sorarlar. Kime anlatacaksın çok çalıştığını. Patronun faturalarını bile yatırdığını. Bak buraya gelmeden önce gittim yanına. Hastam var dedim, on gün izin dedim. Lafım bitmeden adam hemen çıkardı izin kâğıtlarını imzaladı. Allah seni inandırsın emmi. Bu maden işinde kimse kolay kolay on gün izin alamaz yani. Bizim bir Rüstem dayımız vardı misal. Adam kızının düğününe gitti, sonra gelip gece vardiyasında devam etti. İzin öyle kolay değil yani anlayacağın. İşte böyle emmi de hep beni konuşturdunuz bu gece be! Buralarda ne var ne yok. Bak iki yıldır gurbette yerin altında kazma sallıyorum. Olup biten hiçbir şeyden haberim yok. Hele anlat, bu kalp krizi de nerden çıktı durup dururken.

“Oğlum Osman, nasıl anlatayım. Bu yaşa geldim ne böyle bir eşek gördüm ne böyle bir eşeklik.  Bu kalp krizi hep o eşek yüzünden be evladım. Katilim olacaktı ya az kalmıştı. Onu ilk yabanda otlanırken gördüğümde anlamıştım. Bu eşekte iş var diye. Boğazına ipi geçirmek kolay olmadı önce tabii. Biz de köylüyüz eşekten anlarız yani. Kaşla göz arasında yakaladım bunu. Getirip ahıra kilitledim. Önceleri huyuna suyuna gittim. Uysallaşınca yemeğini bollaştırdım. Ben bunu sağlar beslersem her bir işimi görür dedim. Önce aç bırakıp aç aç iş yaptırdım. Su taşıttırdım, oduna koşturdum. Sonra en tazesinden otları verip en sıcak yerde yatırdım kışın. Bahar gelip de sıcaklar yakınca avluda buna gölgelik bile yaptırdım. Hayvan oğlu hayvan günden güne serpildi. Yediği önünde yemediği arkasında. Nereye koşturduysam pişman ettirmedi beni. Sabah ezanında göl yoluna vurdum. Diğer eşekler iki mataraya tökezlerken benim bu eşek dört matarayla köye bir girişi vardı ki zannedersin sırtında pamuk taşıyor. Öğleye hasata vuruyordum traktörle kaldırılmayacak yükü akşam olmadan çekerdi. Oduna götürdüm namussuz bana mı demiyor dağ gibi yüke. O güçlendikçe ben daha da coşuyorum haberim yok. Yedikçe güçleniyor güçlendikçe her bir işe bana mısın demiyor. Hasatta öküz, yolda taksi yükte traktör mübarek… Gel zaman git zaman bu nankör mendebur otu yemez suya yanaşmaz oldu. Ne taze asma yaprağına ne de soğuk kaynak suyuna yanaşmaz oldu. Yıkadım, ahırını temizledim, yerini genişlettim, yanına dişi aldırdım, yok. Günden güne gözümün önünde eriyor hayvan. Ne veteriner anlıyor ne de anlayanlar bir ilaç bulabiliyor. Ne yalvardan anlıyor ne yakardan.  Bir de hırçınlaştı ki denk getirse bana saldıracak. İpini koparacak diye korkuyorum artık. İşte geçen gün odun kesiyorum bayırda. Kaşla göz arasında bu nankör ipinden nasıl boşanmışsa artık kaçmaz mı birden. Bir bayıra vuruşu vardı ki sanırsın arkasında aç kurtlar koşuyor. Elimde ip o tepe senin bu çayır benim o önde ben arkada koşuyoruz. Aramız açıldıkça açılıyor ya bende de yürüyecek hal kalmadı, haberim yok. Kalbim bir sıkıştı ki o zaman sorma gitsin. Dere kenarına yığılıp bir yudum su içiyorum. Bir de baktım ki eşek nehrin karşısında ağacın gölgesinde kıtlıktan çıkmış gibi ota yumulmuş. Yavaşça kalkmamla göz göze geldik. Bende nehri geçecek takat yok onda da bana yanaşacak yüz yok. Son bir hamleyle ipe davranıp boynuna salladım ki tekrar dörtnala kaçtı gitti. Gerisini hatırlamıyorum, bayılmışım.”

“Vay be emmi. Eşeğe bak. Kaçtı demek ha.”

“Kaçtı kaçmasına ya çok akıllı bir eşekti çok.”

“Ya emmi o kadar akıllıysa neden rahatını bırakıp kaçsın ki?”

“Onu da sen anla artık…”

Latest posts by Alihan Demir (see all)

Yorumlar kapatıldı.