Yazar: 19:00 Öykü

Ters Lale

Herkes acile gitti. Az önceki gürültülü telaştan sonra eşyalar sessizlikte donup kalmış gibi. Halının ortasında tekerlekleri kaybolmuş kırmızı bir oyuncak kamyon duruyor. Evin içi taze fasulye kokuyor. Açık kalan mutfak camının tülü, su bardağına hafif hafif dokunup geri çekiliyor. Nilüfer’e, “İğne yapma kimseye,” dedim, “bir gün başına dert açacaksın.” Arka sokakta oturan kuzeninin oğluymuş da… Çok ısrar etmiş de… Rüyamda balkonunda bir tabut vardı. Söyleyemedim. Korkuluğa dikine yaslanmış, tahta bir tabut. Bir türlü göremedim içi boş muydu, dolu mu?

Telefonda, “Yüzü gözü şişti, ama müdahale ettiler ablam, korkma düzelecek. Serum bitene kadar buradayız. Penisiline alerjisi varmış. Ocağı kapatırsın,” dedi.

Derin bir nefes aldım. Neyse ki ucuz atlattı. Sandalyeyi çekip oturdum. Ne garip! Telaşlıyken bile yine o sözcüğü söylemeden edemediğini fark ettim. Aramızda bir yaş var ama ona ısrarla abla dememi istiyor. Evli değilim diye herhalde. Temiz bir bardak alıp masanın üstündeki sürahiden doldurdum. Aldığım dava için dilekçe yetiştirmem lazım yarına. Kanunun bilmem kaçıncı maddesinin bilmem kaçıncı fırkasına göre diye başlayan cümleler. Böyle bir hayatım olsaydı belki de daha mutlu olurdum, diye düşündüm. Nilüfer de, keşke senin yerinde olsaydım, dedi geçenlerde. Çocuklarla uğraşmak çok zormuş. Yıllardır sinemaya bile gitmemiş. Eşkıya gelmiş, çok merak ediyorum, dedi. Ne zamandır vizyonda, hâlâ gidemedim. Ama ben öyle miymişim? Canım ne isterse yapabilirmişim. Hem paramı da kazanıyormuşum. Kimseye ihtiyacım yokmuş.

Bazen doğduğum mahalleden hiç çıkmadığımı hayal ediyorum. Günlerdir yolunu beklediğim bir kamyoncuyla evlendiğimi, salçayla kavrulmuş soğan kokan mutfağımda oturup bebeğimi emzirirken ters lalelerle süslü bir perdenin ardından sokağı gözlediğimi, içli türküler söylediğimi… Ne zaman kurduysam bu hayali artık, evlilik deyince aklımda hep bu Yeşilçam sahnesi canlanıyor. Fakir ama mutlu bir yuva.

Televizyon açık kalmış ama sesi kısık. Altyazıda Kemalettin Tuğcu’nun öldüğü haberi geçiyor. Acıklı öykülerin yazarı, beslemeler, üvey babalar… Kazalar, faili meçhuller, Irak’taki karışıklıklarla ilgili haberler akıyor; ne çok olay var. Gözlerim dalıyor. İki yıl oldu yalnızım. Hayatımda yeni bir şey olmuyor. Donmuş gibiyim. Nasıl yaptı diye düşünüyorum. Bazen kirpik diplerinde şefkatli damlalar birikirdi yüzüme bakarken. Öyle güzel bakardı ki beni asla incitmez bu adam, diye düşünürdüm. Başka biri varmış meğer.

“Onun bana ihtiyacı var. Senin gibi değil! Anlıyorsun, değil mi?” Telefonda söyledi bunları. Önceki hafta beyaz eşya bakmaya gitmiştik birlikte.

Mutluluklar dilerim. Üzülme sakın, ben iyiyim, demeliydim galiba. Öylece kalakaldım. Kahraman erkekler, kurtarılmayı bekleyen kadınlar. Hikâye bunun üstüne kurulmaz mı hep? Başrolü kaptırdık işte. Biraz kibar, kırılgan olsaydım. Onu güçlü hissettirseydim… Nilüfer, geçen gün ciddi bir ses tonu takınarak başını geriye attı ve seni gerçekten sevseydi bırakmazdı, dedi. Kocasının yeni aldığı altın kolye, cümlenin sonundaki ünlem gibi boynunda parıldadı.

Avukat olmamalıydım. Terzi mi olsaydım? Bir kadın için uygun bir meslek, derdi annem. Ama ben her hafta kütüphaneden bir kitap almaya devam ettim. Başka hayatları merak ederdim, ileride hep başka biri olacağımı düşlerdim. Uygun bir kadın olursam sabun tozuyla kaynatılmış beyaz çamaşırları iplere sırayla asmaktan başka derdi olmayan biri olup çıkmaktan korkardım.

 “Yemekten kendine koy, ye, sakın çekinme,” diye eklemişti telefonda. Acıktım biraz. Kaşıklar üst çekmecededir herhalde. Uzun zaman geçti. Çocuğu olmuştur belki, diye düşündüm. Şimdi onu arasam aile kurumuna saygısızlık etmiş olur muyum? Bana yapılanlar çoktan unutuldu tabii. Peki, benim hakkım ne olacak ablacığım?

Ortasında kocaman, mavi bir lale deseni olan porselen tabağı, dolabın üst rafından aldım. Şeffaf muşambanın altına beyaz delik işi örtü serili mutfak masasına oturup yemeye başladım. Başkasının evinde, başkasının mutfağında… Her şey bir başkasının, diye düşündüm. Fasulyeden çıkan kılçıkları itinayla kenara ayırdım.

Yağmur yağıyor olmalı. Tülü havalandıran rüzgâr, su damlacıklarını taşıyarak kirpiklerimde biriktirmeye başladı bile.

Editör: Hatice Akalın

Emel Çarkçı
Latest posts by Emel Çarkçı (see all)
Visited 25 times, 1 visit(s) today
Close