ÖZET

İsrail Oğulları olarak da bilinen Yahudilerin Yakup’un on iki oğlunun soyundan geldiğine inanılır. İlahi dinlerde Yakup’a Tanrı tarafından İsrail ismi verildiği görüşüne inanılır. İslamiyet’e göre Yakup peygamber olarak kabul edilir ve Kuran da İsrail ismi kullanılmaz, Yakup ismi kullanılır. Tarihte Yakup’un on iki oğlunun soyundan gelen toplulukların İsrail toplumunu oluşturduğu kabul edilir.

    İlk Yahudi toplulukları “İbrani” ismiyle M.Ö 1010-970 yıllarında günümüz Filistin topraklarının olduğu bölgede bir devlet kurmuşlardır. Fakat değişik dönemlerde çeşitli milletlerin bölgeyi ele geçirmesi sonucu Yahudiler bu bölgeden ayrılarak dünyanın çeşitli bölgelerine göç etmek zoruna kalmışlardır. Aradan geçen uzun süreden sonra Yahudiler nüfus olarak çoğalmış, özellikle ticaret yaparak zenginleşmiş ve 19. Yüzyılın sonlarına doğru tekrar Filistin bölgesinde devlet kurma fikrini gündeme getirmişleridir. Hatta para karşılığı Osmanlı Devleti’nden toprak talebinde bulunmuşlardır. Dönemin Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit bu isteği geri çevirmiş dolayısıyla Yahudi talepleri karşılanmamıştır. Ancak bu tarihten sonra dünyanın değişik bölgelerinden Yahudi aileler Filistin topraklarına göç etmeye başlamışlardır.

20.yüzyıl başlarında 1. Dünya Savaşı’nın da getirdiği ekonomik ve siyasi istikrarsızlık sürecinde İngiliz Dış işleri bakanlığının 1917 yılında yayınladığı bir Deklarasyonla (Balfour Deklarasyonu) Yahudi toplumuna Filistin’de bir devlet kurma konusunda söz verilmiştir. Bu gelişmeden sonra bölgeye olan Yahudi göçleri bilinçli bir şekilde artarak devam etmiş ve azımsanamayacak bir Yahudi topluluğu Filistin topraklarına yerleşmiştir.

    Yahudiler 2. Cihan Harbi sırasında özellikle Almanya’da bir soykırıma mazur kalınca, Filistin topraklarında bir devler kurma sürecini başlatmışlardır. Bölgede bulunan Yahudiler 1948 Mayıs’ında bağımsız bir İsrail Devleti’ni ilan etmişlerdir. İsrail Devleti kurulduktan hemen sonra ABD ve birçok Avrupa devletince tanınmıştır. Türkiye ise İsrail devletini ilk kurulduğunda tanımamasına rağmen izlediği Batı yanlısı politikalar ve soğuk savaş sürecinde ABD yanında yer alması sonucu kurulduktan bir yıl sonra İsrail Devleti’nin bağımsızlığını tanımıştır.

     Türk- Yahudi ilişkileri İsrail Devletinin kurulmasından sonra büyük önem arz etmiş, zaman zaman gerginliklere karşılıklı restleşmelerle zaman zaman ortak çıkarlar konusundaki anlaşmalarla günümüze kadar gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Türkler, İsrail, Araplar, Siyonizm, Bağımsızlık, Yahudiler, Filistin, İlişkiler, Sorunlar, Toprak.

           GİRİŞ

        Tarihsel süreçte Türk-Yahudi ilişkileri ilk olarak Irak bölgesinde Yahudilerin Türklerle karşılaşmasıyla başlamıştır. Anadolu topraklarında kuruluna Selçuklu Devleti döneminde ve 1. Türk beylikleri döneminde Yahudi toplulukları rahat bir yaşam süregelmişlerdir. Tarihin değişik dönemlerinde Türk egemenliği arasında yaşayan Yahudiler Türk Devletleriyle ilgili herhangi bir sıkıntı yaşamadan, dinlerini, dillerini ve geleneklerini asırlarca muhafaza etmişlerdir. Hatta II. Bayezid döneminde İspanya’daki zulümden kaçak bir grup Yahudi Osmanlı topraklarına sığınmıştır. Osmanlı Devleti Yahudilerin Selanik ve Balkanlara yerleştirmiştir.

       Sonradan Theodor Herzl tarafından ortaya konulan Siyonizm düşüncesiyle Yahudi toplumu Filistin2de kurulacak bir Yahudi Devleti için iş birliğine gitmiştir. II. Abdülhamit Yahudilerin toprak satın alma tekliflerini geri çevirmiştir. Osmanlı devleti ayakta kaldığı süre içinde Yahudi devleti kurulamamıştır. Ancak 1. Dünya Savaşı’ndan sonra güçlü devletlerce desteklenen Yahudiler Filistin bölgesinden topraklar satın almaya başlamışlar, gizli örgütlenmeler kurmuşlardır. II. Dünya Savaşı’nda Alman zulmüne ve soykırımına maruz kalan Yahudiler güçlü devletlerin desteğiyle Filistin’de varlığını güçlendirmiş ve devletin bağımsızlığını ilan etmiştir. İki dünya savaşı arasında geçen süreçte Türk tarafına baktığımızda Osmanlı I. Cihan Harbi’de yenilmiş, çok ağır şartlarda barış anlaşması imzalamış, Anadolu toprakları işgale başlanmış ve Vatansever bir grup Türkün Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan Kurtuluş mücadelesi başarıya ulaşmış ve tarihe karışan Osmanlı Devleti’nin yerine Anadolu’da yeni bir Türk devleti kurulmuştu. Uzun yıllar süren savaşlar, yorgun bir halk, Osmanlıdan kalan bozulmuş kurumlar, ağır borçlar ve ekonomiden sağlığa, üretimden eğitime her alanda var olma mücadelesine girişen Türkiye Cumhuriyeti birçok sorunla baş etmeye çalışırken İsrail devletinin kurulma süreci öncesinde dış dünyaya kapalı bir politika izlemiş, Mustafa Kemal’in “yurtta barış dünyada barış” doktrini çerçevesinde bir barış politikası benimsemiştir. Avrupa devletleri ve ABD’nin tüm çabalarına rağmen Türkiye Cumhuriyeti devleti II: dünya Savaşı’nda da taraf olmamıştır.

       Soğuk savaş döneminde ABD tarafında yer alan Türkiye İsrail devleti ile ilişkilerini dostluk ve karşılıklı anlaşma çerçevesinde geliştirmeye çalışmıştır. Diğer taraftan Türk devleti İsrail-Arap ilişkileri söz konusu olduğunda da daima Araplardan yana tavır almıştır. Özellikle Filistin sorunun çözümünde Türkiye’nin Filistin’e desteğini her zaman sürmüştür. Ancak Türkiye’nin bu tutumuna rağmen Arap ülkeleri Türk politikalarına gerekli karşılığı vermekte yetersiz kalmış hatta Türkiye karşıtlığı yapmaktan da geri durmamışlardır. Aralarında da birlik oluşturamayan ve mezhep savaşlarının pençesinde debelenen Araplar Yahudi ve Filistin sorununa duyarsız kalmış, çekimser/ gönülsüz bir tavır almışlardır.

      Bugüne kadar gelen süreçte Türk-Yahudi ilişkileri Tarih boyunca son 80 yıl Filistin topraklarının işgaline kadar gelen dönemde sorunsuz etmiştir. Günümüzde bakıldığında özellikle İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı baskından sonra Türk-İsrail ilişkileri eskiye nazaran daha gergindir. İsrail Türkiye karşıtı terör gruplarını ve eylemlerini destekler nitelikte açıklamalar yapmaktadır.

1. Tarihte İlk Türk- Yahudi İlişkileri

           Tarihte ilk Türk-Yahudi karşılaşması Selçuklu devleti zamanında günümüz Irak devleti toprakları içerisinde olmuştur. Sonraki süreçte Osmanlı Beyliği’nin kurulmasının ardından Orhan Gazi Bursa’yı alınca orada bir Yahudi Sinagogu kurulmasına onay verdi. O dönem Suriye bölgesinden Osmanlı topraklarına Yahudi göçleri de olmuştur.

      1.Murat döneminde Edirne fethedilince burada Yahudilere ait bir Yesiye okulu açılmış ve Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudi öğrenciler ve çeşitli dış ülkelerden (Macaristan, Polonya, Rusya) öğrenciler bu okula gelmişlerdir.

      Padişah Yıldırım Bayezit, o denem Fransa’da yaşayan ve 1394 yılında Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Yahudileri Edirne’ye iskan ettirmiştir.

       Osmanlı hakanı ve ilk Osmanlı halifesi Yavuz Sultan Selim Mercidabık ve

Ridaniye savaşlarının ardından (1516-1517) Suriye’nin Güneyini ve Filistin topraklarını da fethederek Mısır’da bulunan Memluk Devleti’ne son verdi. Bu sırada da Birr kısım Yahudi topluluğu Filistin topraklarından kaçarak başka bölgelere yerleşti.

       Padişah II. Bayezid döneminde İspanya’da baskı altında bulunan ve sığınacak yeri olmayan Yahudileri Osmanlı topraklarına kabul etmiş ve Kemal Reis komutasındaki donanma gemilerini İspanya’ya göndererek sayıları yaklaşık 150 bini bulan Yahudi’yi Osmanlı topraklarına getirtmiştir. (Elhamra Kararnamesi 1492)[1]

        Osmanlı topraklarındaki Yahudilerin sorunsuz varlığı 19. Yüzyıla kadar devam etti. T. Herzl’in Siyonizm’i kurması ve bütün dünya Yahudilerinin Filistin bölgesinde bir Yahudi Devleti’ni  kurma emelleri dünyanın çeşitli ülkelerinde rahatsızlığa hatta Yahudi karşıtlığına yol açtı. Bu durumdan Osmanlı sınırları içinde bulunan Yahudiler de etkilendi.

        O dönem Filistin bölgesinin yani Yahudilerin devlet kurmayı planladığı bölgenin toprakları Osmanlı Devleti’nin topraklarıydı. Dolayısıyla Yahudilerin bu isteğine karşı duran devletlerden biri de Osmanlı Devleti’ydi.

2. Islahat Fermanı’nın ilanından I. Dünya Savaşına Kadar Türk-Yahudi ilişkileri

         Yahudilerin 1882’den sonra toplulukla halinde Filistin topraklarına yerleşmeye başladıkları dönem bölge Osmanlı toprağıydı ve Filistin’de Yahudi yerleşkesi çok azdı. Ancak bölgede Yahudi nüfusunun artması, gelenlerin toprak satın alarak tarımsal faaliyetlere başlaması, birbiri ardına gelen Yahudi kongrelerinin düzenlenmesi gelecekte olacakları işaret etmesi açısından önem arz ediyordu. Bölgenin Yahudileşmesi için dünyanın değişik ülkelerindeki Yahudi tüccarların ve bankerlerin akıttığı paralar göz ardı edilemeyecek kadar büyüktü. Yahudi liderlerinden T. Herzl 1890 yılında İstanbul’ a gelerek aracı Newliskiy vasıtasıyla padişah II. Abdülhamit’ten Filistin bölgesinin topraklarını satın almak isteğini iletti. Fakat padişah bu isteği reddetti. Herzl daha sonra 1901 ve 1902 yıllarında iki kez İstanbul’da II. Abdülhamit ile bizzat görüşmüştür. Ancak görüşmelerden sonuç alamamıştır. Hatta II. Abdülhamit’e zengin Yahudi bankerlerin Osmanlının dış devletlere olan borçlarını ödeyeceği sözünü de vermiştir.

       T. Herzl’in 1904 yılında ölümünün ardından da Yahudilerin Filistin bölgesinden toprak istekleri devam etmiştir.

         1908 yılında 2. Meşrutiyetin ilanına sevinen taraflar arasında Yahudiler de vardı.1908 yılında yapılan seçimlerin ardından Yahudi Vekiller; Emanuel Karasu, Nesim Ruso ve Nesim Mazliyah Mebusan Meclisine seçilmişlerdi. Osmanlı Ayan Meclisi’ne de yine başka bir Yahudi Behar Efendi seçilmeyi başarmıştı. Tüm bu Yahudi vekillerin ortak amacı yeni kurulan Osmanlı hükümetini etkileyerek Filistin bölgesinde Özerk bir Yahudi devleti kurulması için girişimlerde bulunmaktı. Bu amaçlarla Ruso ve Mazliyah; İttihatçıların önde gelen isimlerinden Ahmet Rıza, Enver Paşa, Talat Paşa ve Nazım Bey ile görüşmeler gerçekleştirdiler. Fakat bu görüşme ve yakınlaşmalar uzun sürmedi İttihat ve Terakki yönetimi de II. Abdülhamit dönemine benzer politikaları daha dikkatli ve özenli bir şekilde uygulamaya koydu.

          Dönemin Dahiliye Nazırı Ferit Paşa, Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmelerine karşı çıkıyordu. Bu konuda sert bir tavır takınarak Filistin bölgesinde yabancılara toprak satılmasını yasaklattı.[2]

1913 yılında yapılan Siyonizm kongresinden sonra İngilizlerin çabalarıyla Osmanlı karşıtı Arap milliyetçileri Siyonist Yahudilerle yakınlaşmaya başladı. İngilizlerin bu taktiği Arapları oyalamaktan başka bir şey değildi aslında. Tüm bu gelişmeler yaşanırken dünya 1. Dünya Savaşı’na başladı ve savaş başladıktan birkaç ay sonra da Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na resmen girmiş oluyordu.

3.  I. Dünya Savaşı’ndan Sonra Yahudilerin Faaliyetleri

Osmanlı orduları 1914 yılından itibaren 1.Dünya savaşı boyunca birden fazla cephede mücadele etmişti. Osmanlı ordularının savunma cephelerinden biri de İngiliz saldırganlığına karşı açılan Suriye-Filistin cephesidir. Bu dönemde İngilizler Arap milliyetçileri Osmanlıya karşı kışkırtmış ve onlara bağımsızlık vaadinde bulunmuşlardır.

         1918 yılında Kudüs’ü ve kutsal toprakları işgal eden İngilizler, Şeria Vadisi’ne kadar ilerlediler. 1918 Eylül’ünde Filistin topraklarını resmen işgal eden İngilizler bölgedeki Türk hakimiyetine son verdi. General Allenbey, Filistin bölgesini Osmanlıdan aldıktan sonra bölgeye bir İngiliz askeri heyeti atayarak Filistin topraklarını İngilizler yönetmeye başladı.

İngilizlerin hazırladığı Balfour Deklarasyonuna göre Filistin topraklarında bir Yahudi yönetimin kurulması öngörülüyordu

 İngilizlerce yürürlüğe konulan “Balfaour Deklarasyonu” 1918 senesi boyunca önce  Fransa, ardından da İtalya ve ABD devletleri tarafından onaylanmış ve resmen desteklenmişti. Ancak o tarihlerden itibaren Filistin yönetimini elinde bulunduran İngilizlerin Filistin bölgesine Yahudi göçüne izin vermesi, Arapların tepkisine neden oluyordu.

         1921ile 1929, 1933 ile 1937 ve 1939 yılları boyunca dönem dönem Araplar ile bölgeye yerleşen Yahudiler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çatışmaların ardından İngiltere Bölgeye Yahudi yapılan göçlerine çeşitli sınırlamalar getirdi.

         Filistin topraklarında yaşanan Arap-Yahudi çatışmalarına son vermek için değişik tarihlerde değişik planlar hazırlandı ve gündeme getirildi. Bunlar arasında en önemlilerinden biri 1937 yılındaki PEEL Komisyonu Raporu Filistin topraklarının Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırılmasını eğer bu başarılamazsa özerklik içeren iki yapılı bir federal sistemin uygulanmasını tavsiye ediyordu. Hatta İngilizler 1939 yılında bu plan uygulandığı taktirde gelecek 10 sene içerisinde Filistin Devleti’ne bağımsızlık vereceğini vadediyordu.

4. II. Dünya Savaşı’nın Ardından Yaşanan Gelişmeler ve İsrail’in

Kuruluş Süreci

        II.Cihan Harbi yeni dünyanın kurulma sürecinde çok önemli değişim ve dönüşümleri doğurmuştur. Savaşa Türkiye katılmamış ancak savaşın getirdiği ağır ekonomik etkileri uzun yıllar boyunca hissetmiştir. Savaş sonunda dünyada İngiliz süper gücünün yerini ABD almaya başlamıştır. Arap coğrafyası savaş sürecinde ve savaş sonrasında dönen birçok entrikanın odak noktalarından biri olmuştur. Bunun nedenleri arasında en önemlisi bölgede bulunan zengin petrol ve enerji kaynaklarının varlığıdır.

       II. Dünya savaşı sırasında Hitler’in de izlediği baskı ve kıyım politikalarının sonucu olarak Filistin topraklarına Yahudi göçü en yüksek düzeye ulaşmıştır. Almanya’da bulunan Yahudi vatandaşların birazı da ABD’ye kaçmıştır. Bu durum ABD’nin Filistin’e ve orada olup bitenlere olan ilgisini artırmıştır.

        ABD, İngiltere’den yaklaşık 100.000 Yahudi’yi Filistin bölgesine yerleştirmek için izin istemiş, İngilizler konuyu BM’ye taşımıştır. BM’de yapılan uzun toplantı ve görüşmeler hazırlanan raporda Filistin toprakları; Arap Devleti, Yahudi ve Kudüs bölgesi üçe ayrılıyordu. Bu planı BM genel kurulu 27 Kasım 1947 tarihinde kabul etti. Ancak bu üç devletli BM planını hem Yahudiler Hem de Araplar kabul etmedi. Tüm bu süreçte Türk Devleti olaylara müdahil olmadı. 1947 yılına gelindiğinde Filistin halkının %32’sini Yahudiler oluşturmaktaydı ve bu nüfus Filistin topraklarının toprakların %5-6’sına sahipti. Öte yandan BM’nin planını kabul etmeyen Araplar bölgede bulunan Yahudilere karşı mücadeleye girişmişlerdi. Olaylar devam edince BM genel kurulu 16 Nisan 1948 tarihinde yeniden olağanüstü toplandı, görüşme ve toplantılar 1 ay kadar devam etti ve 3 devletli birinci paylaşım planını aynen kabul etti. BM kararının ardından İngiltere bölgedeki askerlerini geri çekeceğini açıkladı. İngiltere’nin çekilme işlemlerinin sona ermesinden 24 saat önce 14-05-1948 tarihinde Yahudi Davit Ben Gurıon başkanlığında toplanan “Yahudi Mili Konseyi” Tel-Aviv’de bir toplantı yaparak İsrail’in kuruluşunu resmen ilan etmiş oldu.[3] Böylece Filistin topraklarındaki sorunlar daha da derinleşmeye başladı. Bugün bile çözülemeyen sorunun tarihi kökenlerinde Arapların ve Yahudilerin mücadeleleri hiç bitmemiş, başta İngiltere olmak üzere dış güçler gelişmelere sürekli müdahil olmuşlardır.

5. İsrail’in Kuruluş Sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Tavrı

         Türk Devleti, Filistin topraklarında 15-05-1948 tarihinde bağımsızlığı ilan edilen İsrail devletini anında tanımamıştır. Öncelikle “bekle-gör” politikasını izlemeyi tercih etmiştir. Bu politikanın bir gereği olarak da 1948’deki Arap-İsrail Savaşında tarafsızlığını korumuş ve Türkiye topraklarında bulunan Yahudi ve Arapların bölgeye gitmek ve savaşmak için yaptıkları izin başvurularına olumsuz yanıt vermiştir. Arap-İsrail savaşı bittikten sonra Türkiye’de İsrail topraklarına gitmek isteyen Yahudi yerleşimcilere ise izin vermiştir.

Türkiye Devleti, Filistin’de kurulan İsrail devletini Arap ülkelerinden gelen tepkiler sürerken kurulduğu  günden 10 ay kadar sonra 1949 yılının 28 Mart’ında  İngiltere ve Fransa’nın sonra resmen tanımış ve böylece İslam devletleri arasında İsrail Devleti’ni tanıyan ilk Müslüman devlet Türkiye olmuştu.  Türkiye’nin İsrail’i kabullenme gerekçesi İsrail Devleti’nin BM üyesi olması ve Türkiye’nin uluslararası ilkelere uyma prensibi çerçevesinde ve Batı yanlısı politikası izlemesiyle ilişkilendirilebilir.

             Türkiye Cumhuriyeti İsrail Devleti’ni resmen tanıdıktan bir yıl sonra, İsrail’in Baş şehri olan Tel-Aviv’de 1950 yılı 9 martında  Türk Büyük elçiliğini açmıştır ve Türkiye’nin  ilk büyük elçisi 1952 yılında göreve başlamıştır. İsrail Devleti’nin tanınmasının ardından iki ülke arasında değişik alanlarda zaman zaman iş birliği ve ikili anlamalar yapılmıştır. İkili ilişkilerin seyri bazı dönemlerde yaşanan Arap- İsrail çatışmalarının gölgesinde olumsuz bir havada seyretmiş zaman zaman ikili ilişkiler gelişmiştir. Ancak şunu diyebiliriz ki İsrail-Türkiye ilişkilerinde çok büyük uluslararası düzeyde ikili sorunlar yoktur, Araplarla yaşanan İsrail gerginliğine bağlı olarak bölgesel sorunlar devam etmektedir.

6. Türkiye’nin İsrail’i Tanımasından Sonraki Gelişmeler

6.1. Bağdat Paktı ve Türk-İsrail İlişkilerine Yansımaları

1955 yılında Soğuk savaş döneminde Rus tehdidine karşı ABD’nin de desteğiyle Türkiye, Pakistan, İran, Irak ve İngiltere arasında Bağdat Paktı kuruldu. Pakistan, İran ve Irak İsrail’i resmen tanımadığı için İsrail Devleti’nin Pakta katılması söz konusu değildi ve İsrail Paktın kendi aleyhine kurulduğunu düşünüyordu. Paktın amacı Sovyet rejiminin Orta doğuya nüfuz etmesine engel olmaktı. Türkiye’nin pakta üye olması İsrail-Türkiye ilişkilerini gerdi.[4]

6.2. Süveyş Krizinde Türk-İsrail İlişkileri

Süveyş Krizi Ortadoğu topraklarında İkinci Arap-İsrail savaşını başlatmıştır. Türkiye hem Bağdat Paktı hem de NATO üyesi olarak olaya dahil olmuştur. İsrail’e karşı Mısır’ı destekleyen Bağdat Paktı kararlarını Türkiye’de onaylamış, İsrail’i kınayan bir mesaj yayınlamıştır. Yine Tahran’ da yapılan Bağdat Paktı toplantısında Türkiye, İsrail devletini orta doğu barışı için bir tehdit olarak gördüğünü dile getirmiştir.

Türkiye, Arap ülkelerinin yanında olduğunu göstermek için İsrail Büyükelçisini 23 Kasım 1956 tarihinde geri çağırmış, İsrail ile olan ilişkileri “maslahatgüzar” seviyesine indirmiştir.

Türk Devleti, bu kararın ardından Filistin- İsrail sorununun BM’nin aldığı kararlara uygun olarak çözüme kavuşturulmadığı sürece Tel Aviv’e Büyükelçi göndermeyeceğini ilan etmiştir.

Türkiye’nin aldığı kararlara tepki olarak İsrail de  22-12-1956 tarihinde Ankara büyükelçisini geri çekmiştir.

6.3. Arap-İsrail Mücadelelerinde Türkiye’nin Tutumu

Kurulduktan bir yıl sonra 1949 yılında İsrail’i resmen tanımış ve 1950’li yıllar boyunca Arap-İsrail Mücadelelerinde genel olarak Batıya yakın politikalar izlemiş olnan Türkiye 1960 yılından itibaren Arap- İsrail çatışmalarında politikasını değiştirmeye başlamış ve Arapların tarafında yer almaya gayret göstermiştir.

 Türkiye Devleti, özellikle siyasi ve ekonomik bunalımların etkisiyle bu dönemden itibaren çok yönlülük arz eden bir dış politika izlemiştir. Bu politika değişikliğinin ilk dikkati çeken gelişmesi, Türkiye Devleti’nin Filistinlilerin tezlerini desteklemeye başlaması ve uluslararası alanda Filistin Kurtuluş Örgütü’nü desteklediğinin açık açık beyan etmesidir.

Bu anlamda ilk net tavrını 1967 Arap-İsrail savaşında açıkça dile getiren Türkiye bu savaş sırasında askeri operasyonla Arap topraklarını işgal etmeye çalışan İsrail’e sert tepki göstermiştir.

6.4. 1970-1980 Dönemi Türk- İsrail İlişkileri

            Türkiye, 1973 senesindeki Arap-İsrail Savaşının ardından Arap Devletlerine daha yakın  bir siyasi politika izlemeye başlamıştır. Ankara o dönem Mısır’ karşı İncirlik üssünü kullanmak isteyen ABD’ye izin vermemiştir. Türkiye bu dönemde hem fiili olarak Arap ülkelerinin yanında yer almış hem de resmi BM toplantılarında İsrail karşıtı oylar kullanmıştır. Bağımsız Filistin Devleti fikrini desteklemiştir.

             Türkiye 1974 Şubat’ında 1973 Arap-İsrail Savaşını konuşmak üzere bir araya gelen kinci İslam Konferansı Örgütü toplantısının ardından yayımlanan Lahor Deklarasyonu’nda yer alan “üye ülkelerinin İsrail ile tüm ilişkilerini kesmesi” Maddesine çekince koymuştur. Ancak daha sonra Türkiye, 1975 yılındaki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısında alınan ve Siyonizm’i resmen “ırkçılık” olarak gören kararı 79 ülke ile birlikte davranarak olumlu oy kullanmış ve desteklemiştir. Aynı yıl Türkiye, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Filistin’i temsil eden resmi bir örgüt olarak resmen tanımıştır.[5] Tüm bu gerginliğin etkisi altında Türk- İsrail ilişkileri 1980’lere gelindiğinde en düşük seviyelere inmiştir. Türk Hükümeti İsrail Devleti’nin Doğu Kudüs’ü ilhak ettiğini açıklamasının ardından İsrail Parlamentosunun 30 Temmuz 1980 tarihli Kudüs’ü İsrail’in “ebedi ve değişmez” başkenti ilan etmesi kararını protesto etmiş ve tepki olarak, 28 Ağustos 1980 tarihinde Doğu Kudüs’teki bulunan Başkonsolosluğunu kapatma kararı almıştır.

       Ankara’nın İsrail’e karşı uyguladığı sert politikalar, ABD cephesinde rahatsızlık yaratmış ve tepki çekmiştir. 1981 yılı başında ABD’li 61 senatör Türkiye’nin Washington Büyükelçisi’ne bir mektup yazarak;

“Ankara’nın İsrail’e karşı izlemiş olduğu politikanın Türk-Amerikan ilişkilerini

olumsuz yönde etkileyebileceği” uyarısında bulunmuşlardır. O dönemki Türk Askeri yönetimi ( 1980 İhtilal yönetimi),  ABD’nin bu tepkisine karşı çıkarak Türkiye’ye girmek isteyen bir İsrail spor kafilesine vize vermeyerek sert cevap vermiştir. Bu olaylar ABD Kongresindeki Yahudi lobisini son derece rahatsız etmiştir.

6.5. 1990’lardan Bugüne Türk-İsrail İlişkileri

          Türk- İsrail ilişkileri 1990’lı yıllardan itibaren, karşılıklı üst düzey ziyaretlerle gelişmeye başlamıştır. Kasım 1994’te ilk kez bir Türk Başbakan’ın Tansu Çiller’in İsrail’i

Ziyaret etmesi ilişkileri en üst düzeye çıkarmıştır. İsrail ve Filistin tarafının Oslo’daki toplantılarda anlaşmış olaması, ilişkilerin gelişmesine katı sağlamıştır. Türk- İsrail hükümetlerinin 1996 yılında imzaladığı askeri iş birliği anlaşması ile hem istihbarat hem

de lojistik açıdan PKK ile mücadelesini sürdüren  Türkiye’ye büyük bir destek olmuştur.

       2002 yılı seçimlerinde AKP hükümetinin iktidara gelmesiyle birlikte İsrail ile olumlu ilişkiler geliştirilmeye başlanmıştır. TSK’ya ait 12 adet M-60 tankının modernizasyonu ihalesini 2002 yılında İsrailli bir firma almıştır.2004’te İsrail’in su ihtiyacını gidermek için Manavgat Çayı’ndan su taşınmasına dair iki ülke arasında anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmayı dönemin Başbakanı Erdoğan imzalamış ve TBMM’den geçirmiştir.

Yine Erdoğan’ın 2005’te yaptığı İsrail ziyareti ilişkilerin gelişmesi açısından önemlidir.

Bu dönemden sonra iki ülke arasında karşılıklı ziyaretler devam etmiştir. İsrail Devleti Başbakanı Ehud Olmert 22 Aralık 2008 tarihinde Ankara’ya gelerek Türk Başbakan Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirmiştir. Görüşmeden 5 gün sonra İsrail ile Türkiye ilişkilerinde kritik bir sürece gelindi. İsrail’in Gazze’ye 27 Aralık 2008’de başlattığı

“Dökme Kurşun Harekatı” sebebiyle iki bine yakın sivilin hayatını kaybetmesinin ardından Başbakan Erdoğan, “İsrail devlet terörü uyguladı, insanlığa karşı işlenen suç”[6] ifadesini kullanarak diyerek İsrail Başbakanının kendisine ihanet ettiğini ve verdiği sözleri tutmadığını söyledi. Bu olaydan sonra artık Türk-İsrail ilişkileri eski ivmesini kaybetti.

Daha sonra 29 Ocak 2009 tarihinde İsviçre’nin Davos kentinde toplanan Dünya Ekonomik

Forumu’nda “Gazze. Ortadoğu’da Barış Modeli” konulu oturumunda konuşan İsrail cumhurbaşkanı Peres ve Erdoğan tartıştı, Erdoğan oturumu terk etti. İsrail Devleti’ni terör devleti ve katil olmakla suçladı. Böylece ikili ilişkiler tarihteki en gergin günlerinden birini yaşamış oldu.

 İki ülke arasında Davos’taki krizin ardından sular bir türlü durulmadı. İki ülke arasında daha sonra “alçak koltuk krizi” çıktı. İsrail dış işleri bakanı yardımcısı Ayalon’un Türkiye’nin Tel-Aviv Büyükelçisi olan Oğuz Çelikkol’u İsrail Parlamentosundaki görüşmenin ardından basın toplantısında kendisinin bulunduğu yerden daha alçak bir koltukta oturması Türk tarafınca hakaret sayıldı, ilişkiler bir kez daha gerildi. Olayın ardından Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de tepkisiyle İsrail devleti Büyükelçiliğe bir özür mektubu sundu.

      31 Mayıs 2010 günü Gazze’ye İnsani yardım gemilerine 6 gemilik filoya Akdeniz’deki uluslararası sularda İsrail askerleri bir operasyon düzenledi ve Mavi Marmara gemisinde 9 Türk gönüllü öldürüldü. Türkiye İsrail’i “terörist devlet” ilan ettiğini açıkladı, olaya sert tepki gösterdi. Türkiye’nin girişimleriyle olay BM’ye taşındı ve BM olayı kınadı.

Ankara Tel-Aviv’deki Büyükelçiyi geri çağırdı. İlişkiler tamamen koptu. Türkiye özür dilenmesini ve ölenlerin ailesine tazminat ödenmesini talep etti

         22 Mart 2013’tarihinde dönemin ABD Başkanı Obama’nın Tel-Aviv ziyareti sırasındaki girişimleriyle İsrail Başbakanı Netonyahu telefon görüşmesi sırasında Başbakan Erdoğan’dan özür diledi. Ayrıca ölenlerin ailelerine tazminat ödeneceği garantisini verdi. İkili ilişkiler biraz da olsa yumuşamaya başladı.

         Bugüne baktığımızda Türkiye- İsrail ilişkileri soğuk ve mesafelidir. Türkiye İsrail Devleti’nin Filistin topraklarına karşı yaptığı saldırılara karşı çıkmaya ve uluslararası alanda Filistin tarafını desteklemeye devam ediyor.

        SONUÇ

          Yahudiler ya da İsrail Oğulları  milleti Dünya tarihinin en köklü ve eski milletlerinden biri olarak Milattan Önce kurdukları İbrani Devleti’nin yıkılmasından 20. Yüzyıl başlarına kadar dünyanın çeşitli coğrafyalarında dağınık bir şekilde yaşamışlardır. Yahudiler tarih boyunca hep kendi devletlerini kurmak istemiş, 20. Yüzyıl başlarından itibaren somut adımlar atmaya başlamıştır. Siyonizmin kurulması dünyanın değişik yerlerine dağılan Yahudileri ortak bir fikir etrafında bir araya getirmiştir. Yüzyıllardır tıpkı dünya üzerindeki diğer milletler gibi Yahudilerde çeşitli zulümlere, zorluklara, kıyımlara, savaşlara hatta soykırıma maruz kalmışlardır.

    Türk-Yahudi ilişkileri Türk boylarının Anadolu’ya gelmesi sürecine ve daha sonra Selçuklular dönemine rastlar.

       Bir dönem dünyada istenmeyen, devleti olmayan bir topluluk olan Yahudilere XV. yüzyılın sonlarında çektikleri sıkıntılara karşı Osmanlı İmparatorluğu elini uzatmış, onları İspanyol zulmünden kurtarmış ve kendi topraklarına yerleşmelerine olanak vermiştir. Ancak daha sonra Fransız ihtilalinin etkileri, Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başlaması, T.Herzl’in faaliyetleri gibi nedenlerle 1800lerin sonunda Osmanlı Devleti Yahudilerin Filistin topraklarındaki emellerine karşı çeşitli önlemler almak zorunda kalmıştır. II. Abdülhamit’in resti nedeniyle Yahudiler hayallerini ertelemek zorunda kalmış, fakat çalışmalarına sonraki dönemlerde de aralıksız devam etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin I. Cihan Harbi’den yenil ayrılmasından sonra Filistin toprakları İngilizlere bırakılmış, İngilizler Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması fikrini desteklemişler, bölgeye Yahudi göçlerine izin vermişlerdir. O dönemden sonraki süreçte Osmanlının yıkılması ve yeni Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk devleti iç meselelere ve kurumsal gelişimi ile ekonomik atılımlarını yapmaya odaklanmış Arap- İsrail gerginliğinde taraf olmamıştır.

        2.Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin Ortadoğu’ya girmesi ve İngilizlerin ikinci plana düşmesiyle Yahudi faaliyetleri hızlanmış, yüzbinlerce Yahudi Filistin topraklarına göç etmiştir. ABD nin de desteğiyle 1948 yılında Arap topraklarında bağımsız bir İsrail devleti kurulmuştur. Bu olaya Türk Devleti önce çekimser yaklaşmış lakin kurulduktan 1 yıl sonra İsrail devletini resmen tanımıştır.

        1950li yıllardan itibaren Türk-Yahudi ilişkileri Arap-İsrail çatışmalarının gölgesinde zaman zaman duraksamış zaman zaman gelişme göstermiştir.

       1990lı yıllarda dönemin Türk Başbakanı Tansu Çiller’in İsrail’i resmi olarak ziyaret etmesiyle ilişkiler bir ivme kazanmıştır. İkili ilişkiler AKP iktidarında 2002 yılından 2008 yılındaki İsrail-Filistin çatışmasına kadar devam etmiştir. İsrail ordusunun 2010 yılında Gazze’ye İnsani yardım götüren Türk gemilerine yaptığı saldırı sonucu Mavi Marmara gemisindeki 9 Türk vatandaşın hayatını kaybetmesi ikili ilişkileri tamamen koparmıştır. İsrail’in Mavi Marmara olayıyla ilgili İsrail’in özür dilemesi ve ölenlerin ailelerine tazminat ödemeyi kabul etmesi 2013 yılından itibaren ilişkilerin bir nebze olsun düzelmesinde olumlu etki yaratmıştır. Ancak bugün bakıldığında Türk- İsrail ilişkileri halen gergindir ve Türkiye Filistin meselesinde Filistin tarafının tezlerini desteklediğini her ortamda açıklamakta bölgede yaşananların sorumlusu olarak İsrail’i suçlamaktadır.

    Bölgesel sorunların sıfırlandığı hiçbir dönem olmamıştır ve bundan sonrada sorunların devam edeceği aşikardır. Her iki tarafında uluslararası hukuka ve anlaşmalara bağlı kalarak karşılıklı diyalog ve ortak çıkarların korunması çerçevesinde ilişkilerini sürdürmesi elzemdir.

   KAYNAKLAR

-ALTUNIŞIK, Meliha, Soğuk Savaş Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri, Boyut Kitapları İstanbul 1999.

-ARI, Tayyar (2008), Geçmişten Günümüze Orta Doğu, 4. Baskı, Mkm Yayınları.

-ARMAOĞU, Fahir (1989), Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları (1948- 1988), Ankara.

-BOZKURT, Gülnihal (1993), “Osmanlı Yahudi İlişkilerine Genel Bir Bakış”, Belleten Dergisi, Cilt: VII, Sayı: 219.

-ÖKE, M. Kemal, II. Abdülhamid Siyonistler Ve Filistin Meselesi, İstanbul: Kervan Yayınları 1981.

-ŞENEL, Burak (2014), “İsrail Devleti’nin Kuruluşunda Türkiye’nin İsrail’i Tanıma Süreci”, Akademik ORTA DOĞU, Cilt 9, Sayı 1.

-TANYU, Hikmet , Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Ankara 1979.

-UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı (1984), Osmanlı Tarihi, C. II, Ankara: TTK Yayınları..

-YILMAZ, Türel , “Türkiye İsrail İlişkileri: Tarihten Günümüze”, Akademik ORTA DOĞU, Cilt 5, Sayı 1, 2010.


[1] TANYU, Hikmet, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Ankara 1979.

[2] ÖKE, M. Kemal, II. Abdülhamid Siyonistler Ve Filistin Meselesi, İstanbul: Kervan Yayınları 1981.

[3] ALTUNIŞIK, Meliha, Soğuk Savaş Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri, Boyut Kitapları İstanbul 1999.

[4] ŞENEL, Burak , “İsrail Devleti’nin Kuruluşunda Türkiye’nin İsrail’i Tanıma Süreci”, Akademik ORTA DOĞU, Cilt 9, Sayı 1, 2014.

[5] ARMAOĞU, Fahir , Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşları (1948- 1988), Ankara 1989.

[6] YILMAZ, Türel , “Türkiye İsrail İlişkileri: Tarihten Günümüze”, Akademik ORTA DOĞU, Cilt 5, Sayı 1, 2010.

Latest posts by Rıdvan Yıldız (see all)