Yazar: 19:06 Öykü

Tahta Kurdu

Haziran güneşinin tatlı sıcaklığıyla uyanıp aydınlık bir güne perdeleri açtığında içinde bir kıpırtı hissetti. Zihninin açıklığına, sersemletici uykunun def olup gittiğine şaşırarak yatağından kalktı. Sekizinci katın penceresinden etrafı süzdü, pencereyi açıp ciğerlerini oksijenle doldurdu. Havaya baktı. Masmavi, bulutsuz gökyüzünü ilk defa görmüş gibi şaşırdı. Doğudan yükselen güneş odasının tam ortasına doğmuş, her şey apaçık ortaya çıkmıştı. Duvarlar ne kadar beyaz ve temizdi. Özene bezene yaptırdığı kitaplığı, kitapları, çalışma masası, duvardaki tablo, biblolar hepsi bir başka göründü gözüne.

Kaybettiği yaşama sevincini yeniden bulmuş gibiydi. İşlerin yolunda gitmediği, her şeyin üst üste geldiği kimi zamanlar kötümserliği had safhaya ulaşıyor, yaşamanın anlamsızlığını düşünmeden edemiyordu. Aklının ucundan geçen yok oluş düşüncesi kalıcı olmuyor, küçük avuntular onu eski haline döndürüyor, uzun sürmüyordu. Belki tüm insanlarda vardı oyunu bitirecek en etkili kozu oynama düşüncesi ama o kozu oynayacak kadar cesaretlilerine az rastlandığını biliyordu. Yeni bir eve taşınarak geçmişini geride bırakması zor olsa da mekân değişikliğinden medet ummuştu.

Güneşli odanın sessizliğini ve huzurunu derinden gelen “kırt kırt” sesi bozuyordu. İşleyen bir saat gibi ara vermeden çalışıyordu bu ses. Ne olabileceğine dair hiçbir fikri yoktu. Üzerinde durulacak bir şey değildi. Tam yerleşemediği için huzursuzlanan, sahibini uyaran sabırsız bir eşya mıydı yoksa?

Yeni evinde ilk gecesini geçirmişti, eşyalarının hepsi yerlerini bulamamıştı. Birkaç güne hallolurdu, acelesi yoktu ya. İçinde kıpırdayan duygular ne hoştu. Yeni ev güzel duyguları da beraberinde getirmişti. Bu kadar basit olamazdı, yanılıyor muydu yoksa. Evini değiştirmek yaşama bakışını hemen etkileyebilir miydi, bir çırpıda olacak iş miydi? Ama olmuştu sanki. Bu sabahki uyanışı, içindeki kıpırtılar, bunlar neyin nesiydi?

Yatağının kenarına oturup düşüncelere daldı. Eski evini, oradaki yaşamını, karanlık günlerini, zor zamanlarını düşündü. Beraber yaşadığı sevdiği kadını. Ondan ayrılışını. Bir dönem yaşadığı psikolojik sorunları, işsizlikten çektiklerini. Ne badireler atlatmış, üstesinden gelebilmişti sonunda. Yaşadığı sorunlarda eski evinin payı yok muydu? Alçak tavanlı, doğraması dökülen, tesisatı sorun çıkaran, ikide bir gideri tıkanan o mendebur ev. Kışın ısınmaz, yazın sıcaktan kavurur, küçük depremlerde bile yıkılacakmış gibi sallanıp korkutur insanı. Boya yaptırsan inkâr eder, beyaz renge direnir, griye çevirir, yeni eşya alsan yakışmaz, sevgilinle kavga etsen sevinir, yalıtımı yoktur, ince duvarları kavgalarını elâleme canlı yayınlar. Kötü anılarla dolu, yıkılası dört duvar.

Neden daha önce taşınmamıştı oradan, o köhne evi neden terk etmemişti? Sorun evden ibaret değildi ki sadece. Sevdiği kadın, beraber yaşadığı, gelecekte hayatını birleştirme umudu taşıdığı, onsuz yaşamayı düşünemediği kadın. Yeni bir eve çıkma düşüncesini her fırsatta erteleyen, bir şeyleri bahane ederek onu oyalayan, yeni yaşamında yeri olmayan kadın. Oydu her şeyin müsebbibi. Evle birlik olmuş, hayatını karartmak için ellerinden geleni yapmışlardı.

Kullanıldığını fark etmesi zaman almıştı. Aşkın gözü kördü, aralarındaki ilişkinin geleceği olup olmadığını anlayamamıştı. Seviyordu onu, uğruna her türlü fedakârlığa hazırdı, yetmez miydi? Bir de gerçekler vardı tabii, niyetlerden bağımsız, beklentilerle uyuşmayan. Kredi çekip ona vermiş, epeyce borçlanmıştı, lazımdı işte, sorgulamamıştı, ailesi dardaymış, alacağı varmış babasının, bir müddet sonra ödeyecekti. Borçlarını ödeyip ilişkilerinin adını koymayı ve gelecek planı yapmayı düşünürken terk etmişti onu. Arkasında bir mektup bırakarak kayıplara karışmıştı. Arayıp bulsa ne yapacaktı ki, her şeyi açıkça itiraf etmişti, yoktu ötesi.

Şimdi bunları geride bırakmalı, önüne bakmalıydı. Geçmişi düşünmek yapılan hataları telafi etmezdi. Mazi peşimizi bırakmaz, atacağımız adımlarda tereddüde düşürürdü bizi ama yeni bir gelecek inşa etmenin yolu da cesaretten ve kötü hatıraları def etmekten geçiyordu.

Bir kadınla tanışmış, arkadaşlık kurmuştu. Orta yaşlı, hiç evlenmemiş. Güzelliğe şuna buna bakmıyordu artık, yaşama bakışları bir olsun yeterdi. Kendince okumuş biri, kültürlü, gösteriş düşkünü değil, sadelikten yana. Para pul, gözü yok bunlarda. Hoş giyiniyor, kibar, dayatmaları yok öyle. Erkek şöyle olmalı, kadın böyle olmalı demiyor. Karşısındakini dinliyor, anlamaya çalışıyor, katılmadığı noktaları kibarca ifade ediyor, yormuyor insanı. Onun gibi kibarlık budalası değil. Yeni yaşamını onunla kurmayı istiyor. Daha işin başında sayılırlar ya, olsun düşüncesi bile güzel.

Aaah ah. Yeni ev, yeni yaşam ve yeni kadın düşüncesi tamam da aklının bir köşesinde duran, beyninin kıvrımlarında gezen onu nasıl unutur, izlerini nasıl silerdi. Düşünmek istemese de vakitli vakitsiz karşısındaydı hayali. Hayalet gibi peşini bırakmıyordu. Bu bir cerahat değildi ki neşteri vurup koparıp atasın. Hastalık değildi ki ilacını kullanıp iyileşesin. Zamanla olacak bir şey, bunu anlamalı, takmamalı kafaya. Akışına bırakınca sönümlenecek, düşünülmeyecek. Ateş dolu ocaktan geriye kalan küller savrulup uçuşacak, sadece belli belirsiz yeri, silik izi kalacak.   

Şimdi bırakmalı bunları, kalkıp bir çay koymalı, neşeli müzikler dinlemeli, kahvaltı yapıp işe girişmeli. Eski evinden geniş bu ev. Elinden geldiği kadar dayayıp döşemeli, boş kalan yerlere icabınca yeni eşyalar almalı.

Odaları hayranlıkla gezdi, bir kere daha şaşırdı. Böyle güzel evler varken neden o köhnenin kahrını çektiğine hayıflandı. Kendine kızdı. Yaşamının tekdüzeliği hep aynı mekânı kullanmayla, aynı çevrede, aynı insanlarla yaşayıp değişime direnmeyle ilişkiliydi. Değişecekti her şey, değişmeliydi.

Akşama kadar uğraştı, süpürdü sildi, eşyaları yerleştirdi. İlk defa ev işi yapmaktan keyif alıyordu. Yaptığı işin boşa gitmediğini görmek tatmin ediciydi. Tahmin ettiği gibi bazı yerler boş kaldı. Kafasına göre yeni eşyalar mı almalıydı yoksa sevgilisinin fikrini mi sormalıydı.

İşten çıktığını düşünerek sevgilisini aradı, yeni evini göstermek istediğini söyledi. Çok geçmeden geldi kadın. Evin umduğundan daha iyi ve kullanışlı olduğunu söyledi. Yemek yediler, kahve içtiler. Boş kalan yerlere baktılar, buraları nasıl doldurması gerektiğini sordu ona. Şimdilik öyle kalmasını daha sonra beraber bir şeyler bakabileceklerini söyledi sevgilisi. Heyecanlıydı, sevmişti evi, aydınlık ve ferahtı. Nerelere hangi eşyalar yakışırdı, yorumlar yaptı.

Yanına taşınmasını istese mi? Kabul eder de biraz zaman lazım. Aceleye getirmemeli, birbirlerini iyi tanımalı, akışına bırakmalı. İlişki olgunlaşır, kendini gösterir, o vakit teklif etmeli.

Çoktandır sakladığı bir şişe kırmızı şarap vardı, onu açtı. Yeni evinin şerefine birkaç kadeh yuvarlasalar fena olmazdı. Kuruyemiş ve klasik peynir eşliğinde yudumlamaya başladılar. Klasik müzik açtı. Dansa kaldırdı kadını, bedenini duyumsadı, saçlarını kokladı. Romantizmin doruğundaydılar. İzinliydi, taşınacağını söyleyerek üç beş gün izin koparmıştı işyerinden. İki kadeh içtikten sonra “Oh be dünya varmış,” dedi. Oradan buradan sohbet ettiler. Kadın yarın işe gidecekti, izin istedi, öpücüklerle uğurlandı.

Şu kısacık izin dönemini iyi kullanmalıydı. Ruhsal sağaltım için bulunmaz fırsat, evine çeki düzen ver, ihtiyaçlarını karşıla, müzik dinle, ye iç yat. Sıvacı süngeri misali geçmişine usta işi sünger çek. Ne derine inerek sıvayı boz ne de yüzeysel geçerek fazlalıkları düzlemeyi ihmal et. Dengeli dur, her şeyin çoğu zarar.

Dört kadeh şarabı mideye indirdi. Tatlı bir uykunun gelip perdeleri indirmesine ramak kala kalktı. Hiçbir şeye dokunmadan doğruca yatak odasına gitti ve yattı. Yatmasıyla uykuya dalması bir oldu.

Kapı çalıyor. Bu eve taşındığını kimse bilmiyor, sevgilisi gelecek olsa arardı. “Ne o, şeytan görmüş gibisin, beklemiyordun tabii. İşte buradayım, sürpriz diye buna derler. Almayacak mısın içeri?” “Şey, seni beklemiyordum, gitmiştin, yoktun ki!” “Olur mu, bugün gider yarın gelirim, icap etti gittim, işim bitti geldim, gördüğün gibi buradayım. Seni bırakır mıyım hiç?”  “Şey, ne diyeceğimi bilmiyorum. Eski evde bıraktım seni, bu evde yerin yok. Eski eve, duvarlarına sor istersen, hesaplaştık biz, bitti işimiz, iki yabancıyız artık. Geçmişten geliyorsun, yerine dön, rahat bırak beni. Birisi var hayatımda, lütfen!” “Olmaz, olamaz, beni nasıl bırakırsın, biz birbirimiz için yaratılmışız, en çok sen söylerdin bunu, inkâr edemezsin, beni unutamadığını biliyorum. Birisi falan olamaz hayatında benden başka. Yalanın lüzumu yok, bırak gireyim.” “Hayır, hayır istemiyorum seni, olmaz, lütfen git.” Üzerine atılıyordu ki kadın, gözlerini açtı.

Başı döner gibi oldu, toparlandı, rüyaymış. Yakasını bırakmıştı çoktandır, yine dadandı rüyalarına. Kurtulamayacak mı? Gerçek gibiydi. İtiraf etmeliydi ki onu gördüğüne sevinmiş ve ondan korkmuştu. Her şeyi berbat edecek diye korkmuştu, onu yeniden görmek acı vericiydi. Karmakarışıktı, anlatması zordu.

Uykusu kaçtı. Düşünmemeye çalışıyordu ama bilinçaltına söz dinletemiyordu ki. Yerleşmişti oraya bir kere, kolay değildi çıkarıp atmak. Rüyası bile silkelemişti, yenilmeyecekti asla, mücadele edecekti.

Bir o yana, bir bu yana döne uyudu. Uyuduğunu sabah erkenden uyandığında anladı. Dün önemsemediği ritmik ses yine başladı. “Kırt, kırt” ya da buna benzer bir tını. Sürtünme sesi gibi, hummalı bir çalışma yürütülüyordu. Yataktan kalktı, kulağını hassaslaştırdı, sesi dinledi, nereden geldiğini anlamaya çalıştı. Bir o köşeye bir bu köşeye kulak kabarttı. Sesin kitaplıktan geldiğini anladı sonunda. Bu ne sesiydi? Kemirme sesi gibi, direnç var ki ses çıkıyordu. Hiç durmadan çalışıyordu haşere. Haşere mi, aklına geldi birden, büyük ihtimal. Hain kitap kurtları kitaplarını mı yiyor yoksa, olabilir miydi? Olurdu tabii, neden olmasın. Sahaflardan aldığı eski kitapları var, onlara dadanmış olabilirdi küçük canavarlar.

Kitapların hepsini raflardan indirdi, tek tek gözden geçirdi. Görebildiği kadarıyla hiçbir iz yok. Neydi bu ses peki? Kesildi. Ne yapacağını bilemedi. Bir canlı ona ait bir şeyleri iştahla yiyordu ama neydi, bulmalıydı onu.

Aradı taradı yok, haşere, böcek, küçük bir kemirgen, her neyse ondan iz yok. Ses kesildiği zaman bulmak imkânsız. Yarını beklemeliydi, sabah saatlerinde yürütülüyordu çalışma, ondan sonra istirahate çekiliyordu, demek ki gün boyu yoktu.

O günün rutini de önceki günkü gibiydi. Dünden kalan işler, odaların yeni düzenini gözden geçirmeler. Yeri beğenilmeyip değiştirilen eşyalarla meşguliyet. Dışarıdan söylenen, şarap eşliğinde yenen öğle yemeği. Yemekten sonra bir saat öğle uykusu.

Biraz okumalı, zihnini açık tutmalı. Yaklaşık iki saat kitap okudu. Sürüncemede kalan, içine girmekte zorlandığı romanı bitirdi. Okumayı epeyce aksattığının farkına vardı. Zihninin açıldığını tecrübe etti. Bundan güzel bir şey olamazdı. Böyle giderse okunmadık kitap bırakmazdı. Mesai çıkışı sevgilisini arayabilir, dışarıda yemek yemeyi teklif edebilir, dönüşte evinin son halini gösterebilirdi.

Onu sonraki günlerde aramaya karar verdi. Akşam kitaplarıyla meşgul oldu. Onları sevdi, kapaklarını okşadı, her birini ne zaman aldığını düşündü. Zaman hızla geçti, yatma saati geldi.  Kafada dolaşan sorular olmadan, zihnini meşgul eden sorunlarla boğuşmadan uykuya dalmak ne güzeldir. Başını yastığa koyar koymaz kollarını açan uyku meleğine teslim etti kendini. Daha, eski sevgilisinin onunla mesaisi olduğunu bilmeden.

Uykusunun tatlı yerinde perdeler açıldı, o cansız hayal sahne aldı. “Ne olur dinle beni, yalvarıyorum sana, tekrar deneyelim, çok pişmanım. Sensiz hayatın bir anlamı yok. Senin de istediğini biliyorum. Neden şans vermiyoruz birbirimize. Olmazsa söz veriyorum bir daha kapını çalmam, ne diyorsun?” “Bu sefer kararlıyım, olmuyor işte olmuyor, biz ayrı dünyaların insanıyız, hayata bakışımız farklı, yeni bir yaşam kurmak üzereyim. Birazcık beni seviyorsan peşimi bırakır, azıcık saygın kalmışsa benden uzak durursun. Sensiz çok mutluyum, artık buna kaniyim. Yeni evim, yeni sevgilim, yeni yaşamım var artık.” “Hayır, bırakamam seni, buna izin veremem, sen benimsin, benim kalacaksın.” “Uzak dur benden, yaşamımdan, istemiyorum seni, istemiyoruuuum.”

Gözlerini açtı, kalbini sakinleştirmek güç. Kolay olmayacak ondan kurtuluş. Sabaha kadar gözlerine uyku girmedi. Sabah olunca bir kitap seçti, okumaya başladı. Gözleri yanıyordu, belki yeniden uykusu gelirdi. Derken haşerenin mesaisi başladı. İşte bu güzel, bu bahaneyle kafamı buraya verir böceği bulurum. Kalktı ve kitaplığın başına geldi, ses yine oradan geliyordu. Kitapları aşağı indirdi, bir kenara istifledi. Kitaplığın altını üstüne çevirdi, detaylıca incelemeye başladı. Alt rafta, yere gelen kısmında küçük delikler vardı. Kurt mu kurtçuk mu, tahtakurusu mu her neyse öyle bir böcekti. “Tamam,” dedi, “Buldum seni.”

Kahvaltıdan sonra eczaneye gitti, sorunu tarif etti. Tüm haşerelere karşı kullanılan etkili bir böcek ilacı verdiler. “Muhtemelen tahta kurdudur, bu ilaç sorununuzu çözer,” dediler. İnce ucu doksan derece açılacak ve kurtçuğun açtığı deliklere sıkılacaktı. Tarif edildiği gibi her deliğe, her kıvrıma ilaç sıktı. Zevkle yaptı bunu. İçinde bir ferahlama, rahatlık, sorun çözme yolunda atılan adımın hazzı.

Akşamüzeri yeni yaşamının kadını sürpriz yaptı, pizza almış, ikişer bira kapmış, yanında sırt çantası da var, oh gel keyfim gel. Pizza ile biraları mideye indirdiler. Sohbet edecek çok şeyleri var, edebiyat sinema, olmadı politika. Onda kalacağını söylüyor kadın, memnuniyet bildiriyor bizimkisi. Küçük işveler, nazlar, dokunuşlar belki öpüşler ilerisi yok, olmamalı daha. Ayrı odalarda uyumalılar.

Ertesi sabah erkenden uyandı, odayı dinledi. Huzurlu bir sessizlik. Kalktı, ters duran kitaplığın tahtasını inceledi. Deliğin birinden talihsiz kurtçuk yarı yerine kadar çıkmış, öylece kalmıştı. Mesaisi sona ermiş, bir daha çalışmamak üzere öteki tarafı boylamıştı.

Rüya görmeden sabahlamıştı. Deliksiz bir uyku çekmiş, kaygısız, açık bir zihinle uyanmıştı. Yatağının kenarına oturdu, düşündü. Ondan kurtulmuş muydu, bu kadar kolay mıydı? Bilemedi, kurtulmak istediğine de emin olamadı. Onunla rüyasında bile olsa yüz yüze gelmenin acı bir tadı vardı. Ondan mahrum olmak nasıldı, duyumsamaya çalıştı. Birden içinde derin bir boşluk, hiçlik hissetti. Sırt üstü yatağa devrildi. Yüzünü duvara döndü, bir süre baktı. Gözlerini sıktı, ağlamamak için çabaladı. İçini çekerek ellerini yüzüne kapadı, bir müddet öylece kaldı.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Hasan Hüseyin Akkaş
Latest posts by Hasan Hüseyin Akkaş (see all)
Visited 72 times, 1 visit(s) today
Close