Yazar: 19:12 Öykü

Sultan

“Sultan’a bir de doktor baksın, bu iş böyle olmayacak,” dedi sırık gibi başında dikilen çırak.

Mahallenin emektar terzisi Kâmil Bey’in kalbi, evlat acısı kaldıracak kadar güçlü değildi. Kızını kurtarmak için her ne gerekiyorsa yapardı. Öyle bir babaydı o. Sultan biraz daha kendine gelmezse, kızını kucağına alıp yetiştirecekti doktora. İyi gelir düşüncesiyle körlemeye verdiği küçük kırmızı hap, Sultan’ın ağrılarını dindirmişti dindirmesine ama zavallıcık sesini dahi çıkaramaz hale gelmişti. Boncuk gözleri arada bir nemleniyor, babası Kâmil Bey’e beklentiyle bakıyordu. Sanki konuşsa, başına ne geldiğini anlatıp rahatlayacaktı. Fakat konuşamıyordu işte. Birisi Sultan’ın canını yakmıştı, orası belliydi. Fakat kim, neden yapmıştı orası meçhuldü.

14 yaşındaki çırağı Ali, dükkânı sabah açtığında Sultan’ın kapıda belirdiğini söylüyordu. Uyuklaya uyuklaya ara sokaklardan yürürken peşine takılmamıştı Sultan, çocuk da şaşırmıştı buna. Birkaç kez adıyla seslenmiş, sonra nasıl olsa gelir diyerek vazgeçmişti. Nitekim öyle de olmuştu. Ustası gelmeden iplikleri sarmaya başlayan çırak, başını kapıdan tarafa çevirdiğinde Sultan inleyerek yere bırakmıştı kendini. Ağzına tek bir lokma sürmemiş, kendini Kâmil Bey’in ilmek ilmek dikip süslediği şiltesinin üzerine bırakmıştı. İşte o zaman telaşlanmıştı Ali, ustasına ne diyecekti? Saatler, dakikalar geçmek bilmemişti ustası gelene kadar. Sultan da arada bir iç çekiyor, aynı noktadan gözlerini ayırmadan yatıyordu.

Aynı sabah, gelininin öğlen aç kalmasın diye kendisi için hazırladığı sefer tasını elinde sallayarak dükkâna doğru yürüyordu Kâmil Bey. Acemi çırağın, bu sefer kepenkleri yukarı kaldırmaya boyu yetmiş miydi acaba? Sabah ev telefonu çalmadığına göre, becerebilmişti demek ki. Kamburum yürüyüşümü kesmese de biraz hızlı yürüsem, diye hayıflandı kendi kendine. Bugün akşama yetiştirmesi gereken bir payet elbise tamiri vardı. Beldeki bolluk düzeltilecek, yakası da kesilip biçilecekti. Sonrasında da birkaç pantolon, bir de damat gömleği bekliyordu sırada. Yaşlanmıştı Kâmil Bey. Eskiden olsa, bu saydıkları yarım gününü almazdı. Gözleri bu tempoyla harap olmuştu tabii. İğneyi deliğinden geçirirken dahi gözlüğüne sığınıyordu artık. Tam da bu sebepten almışlardı küçük çırak Ali’yi. Aslında büyük oğlunun fikriydi bu.

“En azından işlerin ucundan tutar, inat etme be baba.”

“İstemem. Kimseyi istemem dükkânımda. Sultan var, o yeter.”

“Sultan’mış. Mahluk diyemiyorsun da.”

“Höst, ne dediğini kulağın duyuyor mu evladım?”

“Bırak baba, elimde kalacak vallahi. Asacağım tavana kulaklarından, o olacak.”

Eliyle ağzını kapatıp kıkır kıkır gülmüştü gelini. “Fesuphanallah,”diyerek çevirmişti başını yaşlı çınar. Bu gelin iyiydi hoştu da Sultan’ın lafı geçince böyle bir tuhaf davranıyordu. Evinde de istememişti zaten küçücük kızı. Ne zararı olacaktı yavrusunun onlara? Bir tuhaflardı işte.

Evlatları arasında ayrım yapmazdı hiç ama Sultan ayrıydı. Sultan, bir başkaydı. Babasını hiç incitmez, sözünden çıkmazdı. Neşesini de acısını da anlar, başını Kamil Bey’in dizine koyar yatardı.

“Üst komşunun oğlu bu yaz çalışsın yanında, ihtiyaçları da varmış. Ha baba?”

Oğlu allem etmiş kallem etmiş kendisine bir çırak bulmuştu. Küçücük çocuğa emir verircesine konuşmak pek de Kâmil Bey’e göre değildi. İlk hafta bittiğinde iyiden iyiye canı sıkılmıştı. Onu getir, bunu götür demekten illallah etmişti. Karşısında kim olursa olsun, rica minnet ederek konuşurdu Kamil Bey. Emir vermek, adam kesmek kadar ayıp gelirdi gözüne. Hem kendisi halledebilirdi işlerini. Haftanın sonunda çocuğun babası gelip “Eti senin, kemiği benim,” dedikten sonra az da olsa rahatlamış, o naifliğini üzerinden atmıştı. Karısı hep “Ah, şu kaldırım kargalığını bir bıraksan” diye hayıflanırdı. Öyle kolay mıydı insanın kimliğinden sıyrılması? Buydu işte, Kâmil Bey bu kadardı. Daha fazlasını istemeye, fazlalığı da beğenmemeye ne gerek vardı?

Yorgun argın dükkâna vardığında, güneş iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı. Yine de bir gariplik vardı. Sultan neredeydi? Babasının adım seslerinden geldiğini anlardı Sultan. Her gün de ta bu kapının önüne çıkar, Kâmil Bey’i büyük bir gülümsemeyle karşılardı. Neredeydi şimdi? İçeride oyalandığını bildiği Ali geldiğini anlasın diye şöyle yalandan bir öksürdü. Ustasının öksürüğünü duyan Ali, elindeki pide ekmeği gazetenin üzerine telaşla bırakıp arka odadan çıktı. Dün ikindi vakti çıkmadan ustasının kendisine tembihlediği sabah işlerinin hepsini halletmiş miydi? Parmaklarını oynatarak yaptıklarını kendince sayarken ustasını Sultan’ın yanına eğilmiş, endişeyle onu süzerken buldu.

“Ustam,” dedi ağzındaki lokmayı yutkunurken. “Sabah göremediydim, bir baktım içeri geldi attı kendini böyle.”

“Yedi mi bir şeyler?” dedi Kâmil Bey. Yavrucak açlıktan yorgun mu düşmüştü acaba? Sultan’ın başını yavaşça okşadı.

“Yemedi ustam. Verdim ama yemedi. Ben de ne edeceğimi bilemedim.”

Sultan’ın başını okşayan parmaklarını yavaşça karnına doğru kaydırdı. Sadece yorgunluk olamazdı bu, gözlerini bile açmıyordu kızı. Sultan’ın titrek ama sık nefesleri dükkânın içinde yankılanırken Kâmil Bey, Sultan’ın karnına hafifçe bastırdı. Canı acıyorsa eğer, az da olsa tepki verirdi. Ağlamaklı bir sesle babasına hayıflandı Sultan. Canı acımıştı. Sanki nefes alamıyor gibi boğuk bir sesti boğazından çıkan ses. Kavgaya mı karışmıştı acaba? Mahalleli de pek hazzetmezdi Kâmil Bey’in uslu kızından. Onlara göre bir canavardan farksızdı.

Bir keresinde köşe başında seyyar arabasında erik satan Mustafa Ağa, Sultan’la ikindi vakti tek başına denk düşünce korkmuş ve arabasını hızlı süreyim derken devirmişti. Erikler bütün mahalleye saçılmış, çocuklar o akşam bayram etmişti. Tabii suçlu taraf Kâmil Bey olmuştu Mustafa’ya göre, niçin sahip çıkmamıştı Sultan’a? Koşturup korkutmuştu Mustafa’yı. Üstelik erikler de heba olmuştu. Ne götürecekti şimdi evine? Hasta annesine nasıl ilaç alacaktı?

“Tamam Mustafa, yeter.” demişti Kâmil Bey. Onun da sabrının bir sınırı vardı.

“Şikâyet edeceğim, belediyeden adam yığacağım kapına.”

“Yap bakalım ne oluyor, edepsiz herif seni! Bak bakalım mahalleden içeri adım atabiliyor musun?”

Kâmil Bey’den sert bir çıkış beklemeyen Mustafa, korkuyla birkaç adım geri çekildi. Ekmek teknesini Sultan yüzünden kaybedemezdi. Ancak, hiçbir şey yapmadan da duramazdı. Bir dersi hak ediyorlardı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp giderken kendi kendine yeminler etti.

Sultan, gittikçe kötüleşiyordu. Artık beklemenin bir anlamı yoktu. Zaten dakikalar, saat gibi geçiyordu Kâmil Bey için. İşe bir türlü aklını veremediği gibi korkuyla karışık gerginliğini de çırağından çıkarıyordu. Sultan’a birkaç defa seslenmiş ama cevap alamamıştı. Güler yüzlü güzel kızı sessizce yatmaya devam ediyordu köşesinde.

Yeterdi artık.

Elini beline yerleştirerek ayağa kalktı. Sırtındaki kambur az biraz hafifler gibi oluyordu böyle beline destek verince. Ali, ustasının ayaklandığını gördüğünde elindeki kumaşı makinenin üzerine bıraktı. Küçüktü ama çevikti, her işe koşardı. Kâmil Bey, Sultan’ın yanına çömelip sol elini bismillah çekerek başının altına yerleştirdi. Sağ elini ise kızının donuk bedenine dolayıp canını acıtmaktan imtina ederek kucağına çekti. Besiliydi Sultan, dükkâna ilk dadandığı zamanki bir deri bir kemik görüntüsünden eser yoktu.

“Hadi kızıma, Ya Allah. Ali, dükkânı kapa oğlum. Gel peşimden.”

“Tamamdır ustam.”

Yolu biliyordu Kâmil Bey. Sultan ile defalarca yan yana yürüyerek geçtikleri sokağı, şimdi kızı kucağında acı çekerken yürüyordu. Geç mi kalmıştı? Hata mı yapmıştı bekleyerek? Ah, ah bir öğrenseydi kızına ne olduğunu!

Doktora doğru dönen sokağın başı, mahallelinin toplaştığı kahvenin tam karşısına denk düşüyordu. Meraklı gözler, Sultan ve Kâmil Bey üzerinde gezinirken yorgunlukla sesli bir nefes verdi Kâmil Bey. Sultan az da olsa gözlerini aralayabilmiş, etrafı süzüyordu şimdi.

“Aha, 101’in dördüncüsü geldi.”

“Fesuphanallah, ” dedi sesin geldiği yöne bakarak, çenesiyle kucağındaki Sultan’ı işaret ederken.

“Görmüyor musun be adam, kızım hasta. Derdim başımdan aşkın benim.”

“Hayde bre, sen de!”

“Kızım diyorum be, kızım! Duymuyor musun?” Lafa tutuyorsun bir de beni, diye geçirdi içinden. Ne anlarsınız zaten. Cahil topluluğu.

“Duvardan duvara çarpmışlar kızını, başında durmamışın,” diye sırıtan okey arkadaşına şaşkınlıkla baktı. Yürümeye derman bırakmayan bacakları birden durdu. Biri, kendinden sakındığı kızını dövmüştü. Öyle mi? Boş boş baktı adamların yüzüne. Kahveyi sessizlik kaplarken, Kâmil Bey düşündü. Kızını daha fazla bekletemezdi. Ama bu duyduğu lafın da sonunu getirmeliydi karşısındaki şerefsiz. Sultanını kim dövdüyse, bunu öğrenmeliydi. Sultan’ı emin ellere emanet ettikten sonra.

Sokağın sonundaki veterinere vardığında, Ali de nefes nefese arkasından yetişti. İçerisinin loş beyaz ışığı, üçünün de gözlerini alırken Kâmil Bey, iç odaya paldır küldür daldı. Kalın gözlüklerini gözüne takmış halde sudoku çözen veteriner, odasına dalan üçlüyü gördüğünde masasından endişeyle kalktı.

“Sultan’a bir şeyler oldu, dövmüşler herhalde,” dedi Ali.

Dövmüşler. Küçücük kızı, dilsiz yavruyu Allah’tan korkmadan dövmüşlerdi. Veteriner, sedyesine aldığı Sultan’ı tetkik ettikten sonra umutsuz bir ifadeyle Kâmil Bey’e döndü.

“Karnına sert darbeler almış. Bu gece burada, müşahedede kalsın.”

Kâmil Bey ses çıkarmadı. Eğer kızı bu sedyeden gülen yüzüyle, kendi ayakları üstünde kalkmazsa ne yapacağını bilmiyordu. Kaybolmuş gibiydi, kapının pervazına elini yaslayarak baş dönmesine engel olmaya çalıştı.

“Elimden geleni yapacağımdan kuşkunuz olmasın.”

“Kalkacak mı kızım? Sen bana onu söyle.”

Veteriner, kemikli gözlüğünü gözlerinden çıkararak sıkıntılı bir nefes verdi. Karşısındaki bu yaşlı adama, yıllardır kendi evladı gibi baktığı köpeğin durumumun acı durumda olduğunu söylemek istemiyordu. Öte yandan, bu onun sorumluluğuydu da. İki arada bir derede kalmış haliyle Ali’ye yardım istercesine baktı. Ali, veterinerin bakışını yaşının üstünde bir olgunlukla karşılayarak başını belli belirsiz salladı.

“Ustam, Sultan biraz dinlensin. Bak, emin ellerde. Biz veteriner abiye müsaade edelim.”

Ustasının koluna girerek kapıdan dışarıya çekti Ali. Sultan’a son kez üzüntülü bir bakış attı. Kendisi gibi garip bir yavruydu Sultan da. Hep yakın hissetmişti kendini. Ustası, ikisine de babalık yapmıyor muydu neticesinde? Sultan da kardeşi sayılırdı.

Veterinerin kapısı, ikilinin omuzlarındaki yükle beraber sertçe kapandı. Kahveye doğru yürümeye devam ederken, ustasının koluna girdi Ali. Kâmil Bey’in mermerden yontulmuş bir heykel gibi ifadesiz ve esmer yüzü sanki bir anda beyazlamıştı.  

“Ustam, yengeyle Osman abi merakta kalmıştır. Gel, gidelim hadi.”

Yok, gidemezdi Kâmil Bey. O lafın sonunu öğrenecekti. Kim kızına bu muameleyi layık gördüyse öğrenecek, tükürecekti nursuz yüzüne. Ne istedin kızımdan, diyecekti. Ne zararı vardı sana, diye bağıracaktı.

Kolunu usulca Ali’nin mengenesinden kurtardı. İşte, kahvenin önüne gelmişlerdi. Hayret, bu sefer hepsi dönmüş Kâmil Bey’e bakıyordu. O adi Mustafa bile seyyar arabasını gelişigüzel park etmiş, çekingen bakışlar atıyordu Kâmil Bey’e. Onun yapmadığı ne belliydi? Sultan’a sahip çık, yoksa yapacağımı bilirim diye zırvalamamış mıydı? Evet evet, o yapmıştı kesin. En güzel muameleleri, en tatlı sözleri hak eden Sultan’a pis tekmelerini layık görmüştü. Şimdi Sultan’ın sabaha çıkıp çıkmayacağı bile belli değildi, bu herif yüzünden.

Kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle kavradı yaşlı elleriyle Mustafa’nın boğazını. Adamın şaşkınlığı yerini korkuya bırakırken Ali ve etrafındakiler Kâmil Bey’den kurtarmaya çalışıyordu Mustafa’yı. Onun kızına, ha? Kızına vurmuştu şerefsiz herif, öyle mi?

“B-ben…” diye anlamsız sesler çıkararak hırlıyordu Mustafa. Ciğerlerindeki nefes ha tükendi ha tükenecekti. Az daha onu kurtaramazlarsa tahtalı köyü yok yere boylayacaktı. Derken, sonunda çelik mengeneden eller boğazını bıraktı. Kâmil bey’in Azraile benzer nefret dolu bakışları, yerini Mustafa’nın anlamlandıramadığı bir hüzne bıraktı. Küçük Ali’den yardım istercesine arandı fakat nafile, Ali ortadan kaybolmuştu.

“Niye dövdün kızımı?” diye hıçkırdı Kâmil Bey. Mustafa ve onun arasında bekleşen kahvehane müdavimleri kararsızca birbirine baktı. Aradan çekilip çekilmemeleri gerektiğini tartmaktaydılar.

“Kızını mı? Ben dövmedim, vallahi billahi. Hasta anam üstüne yemin olsun, kılına bile dokunmadım.”

Mustafa gerçekten de doğruyu söylüyor gibi görünüyordu. Kızaran boğazında gezinen kararsız parmakları titriyor, hala derin nefesler almaya çalışıyordu. O yapmadıysa kim yapmıştı? Arada edilen laflardan ziyade, düşmanlık edene rastlamamıştı Kâmil Bey.

“Sen yapmadıysan kim yaptı o zaman? Kim kıydı kızıma?”

“Ben. Ben yaptım,” dedi tanıdık bir ses, bütün başlar ona çevrilirken.

Bariz olmayan düşmanlıklar, kendini gösterenlerden daha kirli ve daha korkutucudur. Kâmil Bey’in oğlu Osman, kahvehaneye sakin adımlarla girip takkesini bir masanın üstüne attı. Üzerinde belki yüz yıllar geçirmiş gömleğinin manşetlerini katlarken hiçbir pişmanlık barındırmayan bakışlarını babasına çevirdi.

“Tuttum o iti, koydum karnına tekmeyi. Sayamadım bile. Sana dedim, o iti eve de almam, dükkânın orada da gezdirtmem dedim. Sen ne ettin? Beni dinlemedin.”

Kendi öz oğlunun dört ayaklı bir canlıya, dahası kızı gibi gördüğü Sultan’ına yaptığı muamele Kâmil Bey’in dengesini alt üst etti. Sanki sırtındaki kambur tonlarca yük taşıyormuş da şimdi altında kalmış gibi kendini bir sandalyeye attı. Kendi evladı, bir diğer evladına acımadan kıymıştı. Küçücük yavrusuna, hem de en yakın arkadaşına. Bakamıyordu bile oğlunun yüzüne. Gözlerinden akan yaşlar, koca şehri sarmalayan kara bulutlardan dökülüyordu sanki. Öyle ağlıyordu Kâmil Bey.

Kahvehaneye kulakları sağır eden bir sessizlik hakimdi. Ne olacaktı şimdi? Oğluna da Mustafa’ya saldırdığı gibi saldıracak mıydı? Yoksa, etmiş bir hata deyip af mı edecekti? İnsan olmanın zorluğu işte tam da burada başlıyordu. Bazen insanın yüreğiyle vicdanı, çok farklı güzergahlara koşturabiliyordu. İkisinin arasındaki yol ayrımında bekleyene de âdem diyorlardı işte. Hangi yol yüreğindeki yangını söndürecek, vicdanındaki kırığı yerine yapıştıracaktı?

Neden sonra, gözüne kapının girişinde ellerini bitiştirmiş bekleyen Ali ilişti. Sanki oğlunun ettiği işten daha yüz kızartıcı suç varmış da onu işlemiş gibi başını önüne eğmişti çocuk. Ustasına doğru sendeleyerek yürüdü. Söyleyeceği şeyin ağırlığıyla kararsızca etrafına bakınırken ustasının kulağına eğildi.

Bir kez tekleme, iki sesli nefes.

“Sultan ölmüş, ustam.”

Editör: Elif Türkoğlu

Çisem Arslan
Latest posts by Çisem Arslan (see all)
Visited 2 times, 1 visit(s) today
Close