Yazar: 19:30 İnceleme, Kitap İncelemesi, Melisa Kesmez Dosyası

Soğumuş “Son Bir Çay”

Nohut Oda, Melisa Kesmez’e 65. Sait Faik Hikâye Armağını’nı kazandıran kitabı. Kitaptaki “Son Bir Çay” öyküsü; annesi vefat eden eski erkek arkadaşı Selim’i yalnız bırakmamak adına, cenazede onun yanında olan bir kadını, gün sonunda bu ikilinin sevişmeleriyle gelişen olayları, yüzleşip kapatamadıkları eski konuların açılmasını ve puzzledeki eksik parçaların yerini bulmasını anlatıyor. Öykü, baştan sona betimlemeleriyle okura oldukça zengin bir anlatı sunuyor diyebilirim. Betimlemeler, sinematik görüntülerle öyküyü adeta bize izlettiriyor. Melisa Kesmez, çaresizlik duygusunu, bir insanın sarsılmış yüzünü, o yüzdeki bir detayın görünüşünü çok başka bir forma benzeterek metafor yaratmayı bize ustalıkla gösteriyor. “Yüzü, meyve tezgahının altına yuvarlanmış, bütün günü orada geçirip, pazar toplanıp kaldırıldıktan sonra çöpçülerin süpürdüğü ezilmiş bir şeftaliye benziyor şimdi.”, “Bir ağızdan çok, yüzünde açılmış bir yarık,”[1] gibi cümleler bahsettiğim metaforlara örnek teşkil edebilir.

Selim annesinin ölümünün ardından bakışını eski kız arkadaşına çevirir. Fakat bu acılı erkeğin anlatıcımıza yönelttiği şey, sadece bakışı değildir. Yazar burada bakış metaforu aracılığıyla oğul ve anne arasındaki ilişkinin psikolojik tahlilini yapmak istemiş ve annelik rolünün artık anlatıcımıza geçmek üzere olduğunu bize anlatmaya çalışmıştır. “Derken, “Evlen benimle,” diyor.”[2] Bu cümleden de anlaşılacağı gibi Selim, yaşadığı derin kaybın ardından eski kız arkadaşından hiç de gerçekçi olmayan bir talepte bulunur.

Öyküde yaşanan olayların, eski sevgilinin annesi ile yaşadığı bu evin salonunda başlamasıyla birlikte Kesmez, dekoru ve evdeki eşyaları alelade sıralamadığını, eşyaların her birinin kurguyu ayakta tutan unsurlar olduğunu gösteriyor bize. Yaşanan sevişmeyi, sonrasında gelen pişmanlığı ve karakterlerin onca zaman sonra yaşadığı hesaplaşmayı tüm çıplaklığıyla yansıtan ayna, bahsi geçen eşyaların başında geliyor diyebilirim. O sırada kadının kendini görmek istemediği haliyle şükür ki onları göstermeyen konsol aynası, sevişme sonrasında yaptığı hatadan ve gerçeklerden kaçamadığını kadının yüzüne tüm çıplaklığıyla vuruyor. Ve o ayna karakterimize, büyümenin götürdüğü parıltıyı, eskiden sıcak ve taze olan tüm duyguları, zamanın soğuk bir kayaya nasıl dönüştürdüğünü de gösteriyor. Yazar, iki kişinin hislerindeki karşıtlığı, “ıslak bir öpücükle kuruyan beden” benzetmesiyle olayın akışı içerisinde oldukça güzel veriyor. “… beklenmedik saltosunu omzuma kondurduğu ıslak bir öpücükle sonlandırıyor. Bütün gövdemin yaprak gibi kuruduğunu hissediyorum dudakları omzuma deyince.”[3]
Yazarın, karakterlerin hislerini maddi bir zemine oturtarak benzetme yapması da okuyucunun metni içselleştirerek anı hissetmesini kolaylaştırmış. “Bir sıcaklık yükseliyor karnımdan yukarı doğru. Öfke bu.” [4]

Eşyaların var oldukları biçimleriyle seçilmelerinin, karakterlerin kişilik özellikleriyle güçlü bağları var. Evin en baskın, ihtişamlı yeri olan salon, evin annesini temsil etmekte ve onun tüm eve olan hâkimiyetini göstermekte. Selim’in annesi, sımsıkı topuzu ve incecik bedeninin aksine otoritesini ve ağırlığını; kristal taşlı avize, aslan ayaklı bronz abajurlar, varaklı ayna, gül ağacından yapılmış antika yemek masası ve köşe takımı gibi eşyalar aracılığıyla ortaya koyuyor. Salonun bu soğuk eşyaları, anlatıcımıza bir gelin namzedi olarak bir zamanlar, eski sevgilisinin annesiyle tanışıp beğenilmediğini anladığı, tüm bunlar yaşanırken sevgilisinin bundan bihaber yemeğini yemeye devam ettiği anı hatırlatıyor. Selim’in annesinin salona olan hakimiyeti, yemek köşesinin bir basamak yukarıda ve çift kanatlı kapıyla oturma köşesinden ayrılması, oğlunun kız arkadaşına yukarıdan bakması, saçını, elini, tırnaklarını oraya uygun mu diye incelemesi ve sonunda da dudaklarını büzmesiyle açıklanıyor.

Selim’in odasının ise o evden ayrı bir evrene açılır gibi, odanın kapısı dışında evle gözle görülür hiçbir ortak noktası bulunmamakta. Selim’in odası, anne baskısından kaçışın, otoriteye isyanın bayrağı olarak seneler önce nasılsa hâlâ öyle. Selim, odasını bir kabuk gibi kullanarak iç dünyasını korumaya çalışmış. O yüzden, bir çocuk odasına ait olabilecek poster ve genç odası takımı, yıllara ve annesine inat hâlâ orada duruyor. Öyküde, diyaloglar ve hesaplaşmalarla birlikte sürekli yerine “tık” diye oturan bir geçmiş var. Sanki aralarındaki her şey yanlış konumlanmış ve bu zamana kadar kimse fark etmemiş de, konuşuldukça tüm raylar yerine oturuyor. Bu “tık” sesleri, kurgudaki dönemeçlerin geldiğini haber veren bir düdük gibi, her duyulduğunda okuyucuyu da, bir yanlışı düzeltmiş gibi rahatlatıyor. “… hayatın alengirli mekanizmasında bir şeylerin hizalandığını hissediyorum. Bir şeylerin tık edip yerine oturduğunu.”[5] Sevişmenin akabinde gelen evlilik teklifinin bir hayata tutunma çabası olduğunu gören ve olumlu yanıt vermeyen kadın, neden evlenemeyeceklerini nahifçe anlatmak istemiş fakat erkek bu noktada istediğini alamayan bir çocuk gibi hırçınlaşmıştır. “Ne yani, çaydanlığın altını kapatmadan son bir çay da mı içmeyelim dedin?”[6] Annesinin cenazesi sebebiyle destek olduğu eski sevgilisinden böylesine zehirli, ölçülüp tartılmış bir söz beklemeyen kadın karakter, bütün nahifliğini bırakarak her şeyin iyilikle çözülemeyeceğine karar verir. Öyküye adını veren ve kurgudaki en önemli düğümü oluşturan çay metaforu, oldukça zekice bir buluş. Son bir sevişmeyi temsil eden son bir çay, zehirli bir içecek gibi kadın tarafından da erkeğe servis edilir. Anlatıcımız, çayın aslında soğuk olduğu hatta belki de hiç sıcak olmadığı gibi benzetmelerle sevişmelerinin, bu zamana kadar ne kadar yavan ve tatmin edicilikten uzak olduğunu vurgular. “Çaydanlığın altını kapatalı çok oldu yalnız. Ki acaba bir kez olsun doğru dürüst bir çay içtik mi, inan onu da hatırlamıyorum. Bugünkü bayat ve soğumuş çayı ise hiç hesaba katmıyorum.”[7] Böylece aşk ilişkilerinde, karşıdakini incitmenin en klasik ve kötü yolu seçilmiş oluyor. Anlatıcımız, bugünkü kötü sevişme imasından sonra ilk sevişmeyi hatırlatıp daha da can yakmak isterken, Selim kabuğuna çekilip odasına kaçıyor. Ve böylece kadın, en başından beri yapmak istediği şeyi, kapıyı çarparak çıkma hayalini gerçekleştiriyor. Bir taksiye atlayıp evinin önüne vardığında çantasının, koşarak uzaklaştığı o evde kaldığını fark eden kahramanımız, “Peki, diyorum, peki hayatcığım, anladım, daha bitmedi, daha doldurmam lazım gelen çile var, peki,”[8]diyor. Bu işareti, konuşulması gerekenlerin bitmediği yönünde yorumlayan kadın, taksiciye durumu anlatıp parayı ertesi gün vereceğini söyler ve ağır ağır çıkar merdivenleri. Döneceğini bilen Selim ise, evin kapısını açmış, odasına geri dönmüştür ve içeriden müzik sesi geliyordur. Kadın, oda kapısının eşiğinde bir an durup içeriye adımını atar ve odada yıllardır hiçbir şeyin değişmediğini görür. Burası, Selim’in çocukluğuna, geçmişe bir yolculuk gibidir. Çünkü Selim’in annesinden, herkesten korumaya çalıştığı şey kendisidir. Bütün zevkleri ve tercihleriyle, tüm istekleriyle Selim’i Selim yapan her şey. Çocuğunu teselli eden bir anne edasıyla, yorganın altındaki Selim’e dokunan kadın; onunla evlenmeyeceğini ama o gece onun yanında kalacağını, sabah kahvaltı etmeyeceğini çünkü kahvaltı etmeyi sevmediğini ama kahve içebileceklerini söylüyor. Birbirlerinden farklı bu iki insan, son bir kez yan yana durma anlaşmasını imzalıyorlar sözleriyle. Ve tüm o, çok sevmekle gelen zalimce can acıtma hissinin bittiği yerde, yatağında akan iki su misali yan yana uzanarak bütün hesapları görüyor, bütün aralık kapıları yavaşça kapatıyorlar. Ve son bir ses duyuluyor.
“Tık!”

Editör: Hatice Akalın


[1] Melisa Kesmez, Nohut Oda, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.28

[2] Melisa Kesmez, A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.29

[3] Melisa Kesmez, A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.32

[4] Melisa Kesmez, A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.32

[5] Melisa Kesmez, A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.36

[6] Melisa Kesmez, A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.40

[7] Melisa Kesmez,A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.40

[8] Melisa Kesmez, A.g.e, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2018, s.46

Aslıhan Öztürk
Latest posts by Aslıhan Öztürk (see all)
Visited 8 times, 1 visit(s) today
Close