Yazar: 09:40 Röportaj

Ayşe Erbulak Söyleşisi

Ayşe Erbulak, çocukluluğumda gülen gözleriyle hatırladığım sanatçı Altan Erbulak’ın kızı. Hem böylesine değerli bir babanın kızı, hem de yetenekleri, başarısı sınırsız olunca söyleşiye hazırlanmak benim için heyecan verici oldu. Nereden başlayacağını bilememek ve aman bir konuda eksik kalırım telaşı yaşamak da ayrı bir durum.

Ayşe Erbulak “Hayat bitti mi?” dediği anda yeniden doğan bir sanatçı. Bu soruyu kendine her sorduğunda yeniden doğmuş. Nedir bunun sırrı? Sormak istiyorum.

Ayşe Erbulak kendini “Ben polisiye gerilim romanı yazarıyım,” diye tanıtıyor. Oysa dokunduğu her işte başarı var işte bu yüzden ne sorsam eksik kalacak. Güneş, Günaydın,  Sabah gazetelerinde çalıştı. Ulusal kanallarda program sunuculuğu yaptı. Dizilerde oynadı. Norveç’te yaşadı, işletmecilik yaptı. Tiyatro oyunlarında, kabarede oynadı. Stand-up gösterileri yaptı. Türkiye’de de tiyatro oyunları sergiledi. Yazar ve çevirmen. Erbulak Evi’nin kurucusu. Nereden başlasam bir önceki konu daha önemli olur düşüncesiyle geçmişten, bugünden, en çok kitaplarından, elini attığı her konudaki başarısından hepsinden enine boyuna konuşalım istiyorum.

Öncelikle Ayşe Erbulak’a Mahal Edebiyat adına söyleşi teklifimi kabul ettiği için çok teşekkür ederim.

Öyleyse buyurun sohbetimize.

Sevgili Ayşe Erbulak, sanatla geçen bir yaşam sizinkisi. Önce anneniz, babanız, sonra aileye eklenenler kardeşiniz ve sonra sizin aileye eklediğiniz oğlunuz. Her yönünüz sanat iken sizin eliniz de neye değdiyse başardınız, büyüttünüz. Konservatuvar eğitimi ardından baba mesleği gazetecilik yaptınız, tiyatroya gönül verdiniz. Hiç boş durmadınız Norveç’te işletmecilik yaptınız, sonrasında stand-up gösterisi, sosyal program sunuculuğu, dizi oyunculuğu ve nihayet polisiye yazarlık ve Erbulak Evi. Sonra Norveç için çeviriler yapmaya başladınız.  Umarım atladığım bir şey olmamıştır. Hepsinde de başarılı oldunuz. Hangisinde en mutlu siz oldunuz? Şimdi geriye dönüp baktığınızda şu içimde kaldı onu da yapmalıydım dediğiniz bir şey var mı?  

Eğer bugün elime geri dönme fırsatı verilseydi bunların hiçbirini yapmazdım. “Biyolog” olurdum, araştırmacı olanından. Dünyaya, geleceğe daha faydalı olurdum. Bu yukarıda saydığım meslekler insanın daha çok kendine faydası olan ve giderek ego şişiren meslekler, ama sorunuza tam cevap vermek gerekirse yazarlığı ve çevirmenliği çok seviyorum. Çünkü işi tek başına yapıyorsun.

Girişte de söylediğim gibi sizin cümlenizle: “Hayat bitti mi?” dediğiniz anda yeniden başlıyorsunuz, yeniden doğuyorsunuz, yeniden başarılara imza atıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?

Sırrının ne olduğunu gerçekten bilmiyorum. Boşa zaman geçirmeyi sevmeyenlerdenim. Öğrenme sevdalısı bir insanım. Hobilerim de çoktur. Her yıl “Artık sahil kasabasına yerleşeceğim.” Desem de olmuyor, sanırım çalışmayı seven biriyim.

Duruşunuz, tavrınız, bakışınız ki bakışınızı babanıza çok benzetiyorum. O da her an yaramazlık yapacak bir çocuk sevimliliğindeydi, verdiğiniz röportajlar velhasıl bütününüz, her an bir espri yapıp insanları gülmekten kırıp geçirecek gibi iken kitaplarınızda bunun tam tersi bir ciddiyet, gerilim içeren polisiye yazıyorsunuz. Neden polisiye demiyorum. Sizin cümlelerinizle, en çok polisiye okudunuz ve o yüzden “iyi bildiğinizi yazmak,” istediniz. Fakat özünüzdeki esprili, sevimli, haylaz çocuğu polisiye yazarken nasıl zapt ediyorsunuz?

İşte o benim karanlık yüzüm. İçimdeki zehiri, kötüyü böyle akıtıyorum. Esprilerimi tek kişilik gösterilerimde kullanıyorum ya da aile içinde bir şeyi anlatırken komik aktarıyorum.

İlkokul öğretmeniniz, yazdığınız bir kompozisyonu okuduktan sonra size “Hayatını yazarak kazanmalısın.” demiş.  O günlerde elbette bunun üzerinde durmadınız ama yıllar sonra yazarlığa geç başladığınızı düşünerek bu öğüdü unutmuş olmaktan pişmanlık duyduğunuzu biliyorum. İlk kitabınızı yaklaşık bu konuşmadan kırk yıl sonra çıkardınız. Kitabınızı elinize aldığınızda öğretmeninize ulaştırma fırsatınız oldu mu? Olmadıysa buradan öğretmeninize ne söylemek istersiniz? Yazmaya başlamak için neden beklediniz?

Melek Öngören, sanırım artık bizimle değil. Keşke ulaştırabilseydim. Ne yazık ki yazabileceğimi çok geç keşfettim. İnsanın ilk kitabının elli beş yaşında çıkması geç gibi görünebilir ama hiç değilse “Çıktı.” diye avunuyorum. Bugün yedisi polisiye toplam sekiz kitabım var. Ömrüm oldukça da yazmak istiyorum ve Melek Hoca’ma dua ediyorum.

Bir söyleşinizde, kitaplarınızın planlanma aşamasının uzun, yazma sürecinin kısa olduğunu okudum. Çok iyi gözlem yaptıktan sonra yazıyorsunuz. Dokuz Oda Cinayetleri adlı kitabınızı Moda’da bir çay bahçesinde gördüğünüz o vahim manzara sonrasında yazmaya başladınız.

Bu kitabı diğer eserlerinizden ayıran tema, toplumumuzda yara olan ensest ve pedofilinin altını çizmeniz. Bu konu her duyarlı insan gibi beni de üzüyor. Bize biraz kitabınızdan bahsedip toplumumuzdaki bu kapalı yara hakkında neler düşündüğünüzü söyleyebilir misiniz? Toplum bu konuda nasıl aydınlanır?

İlk polisiyeye başladığımda kendi tarzımı bulamamıştım ama Dokuz Oda Cinayetleri benim kendimi bulduğum ilklerimdendir, bu arada Eksik Parça’dan yakında çıkmak üzere, daha sonraki kitaplarımda bu konuyu biraz daha geliştirerek cezası olmayan suçlara ilişkin yazmaya başladım.

Bir polisiye yazarı olarak ülkemizin gündemi sizi besler diye düşünüyorum. Bu konuda oldukça bereketliyiz. Mesela gündüz kuşağı programlarını izler misiniz? Ya da gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden beslenir misiniz?  Genel anlamda ülkemizdeki kadın ve çocuk cinayetleri, çocuk istismarı hakkında çözüm önerilerinizin neler olduğunu, fikirlerinizi neler merak ediyorum.

Hiç izlemem, hiç okumam. Alıntı yapmaktan esinlenmekten korkarım.

Toplumumuzda başarılı anne babanın çocukları ya ebeveynlerinin gölgesinde kalır ya da çok hata yapar. Siz topluma bu anlamda en güzel örneksiniz. Yetenekli ve başarılı bir babanın, Altan Erbulak’ın kızı ve sevgili Dağhan Külegeç’in annesi olmanız sebebiyle her iki konumu da tecrübe edinmiş bir sanatçı olarak bize başarılı insan olabilmenin, gölgede kalmadan yaşayabilmenin püf noktalarını, bu anlamdaki hayata bakışınızı anlatabilir misiniz?

Ünlü çocuğu olmak, bilinen bir soyada sahip olmak avantajlı olsa da dezavantajları da var. Bir başarıda mutlaka “Babasına dua etsin.” Derler, başarısızlıkta da “Babasının kemikleri sızlıyordur.” Derler. Polisiye kitaplarım için bile satışlarının babam sayesinde yükseldiğini söyleyenler oldu. Püf noktası nedir diye cevaplayacak olursam bu söylemlere aldırmamak diyebilirim.

Başarılı babanın, Altan Erbulak’ın kızı olmak mı kolay; sanatçı bir evladın, Dağhan Külegeç’in sanatçı annesi olmak mı?

Altan Erbulak kızı iken çocuk ve gençtim, açıkçası hafif bir ünlü çocuğu kompleksim de vardı. Dağhan’ın ünlülüğünde ise yetişkin bir anneydim. Kendimi ünlü annesi olarak, magazinde emsalleri var, değil de başarılı olmuş iyi kalpli bir evladı yetiştiren biri olarak görüyorum.

Hafiye Karılar dizisinin ilk kitabı Çok Şekerli Ölüm, ilk polisiye romanınız. Son derece akıcı bir dili var. Çabuk okunuyor ve okurun aklını karıştıran, bunaltan cümleler yok. İlk göz ağrınız sizin için ne ifade ediyor. “Şimdi yazmış olsam…” dediğiniz bir nokta var mı?

İlk iki kitabın yarıları Norveç’te yazıldı. Geri kalanı İstanbul’da. Acemiliğim çok belli ama üstüne yazdığım her kitabımda kendimi geliştirdim diye düşünüyorum.

Cinayet Sınıfı Başkanı adlı kitabınızın önsözü kitaptan önce etkiledi beni. Kız kardeşiniz, adaşım Nilgün Kuruöz’e armağan etmişsiniz. Kitabın benim için diğer bir özelliği de editörü özel radyodan tanıdığım Arzu Çağlan’ın yapmış olduğu. Bu anlamda iki sorum olacak birincisi ilerleyen zamanlarda Sevinç Erbulak gibi diğer kardeşinizi de tanıma fırsatımız olacak mı? O da sanatın bir dalı ile ilgileniyor mu? İkincisi, eskiden radyolarda radyo tiyatrosu vardı. Bunu yeniden belki de polisiye olarak yapmayı düşünür müsünüz?

Sevinç Erbulak tüm kitaplarımda ufak ufak yer aldı. Nilgün Kuruöz’e ise bir boyun borcum vardı. Özrümü her okurum bilsin istedim. Ayrıca özür dilemek de bir erdemdir ve insanın hata yaptığında bu seçeneği işaretlemesi çok iyi bir şeydir. Radyo tiyatrosunu hiç düşünmemiştim ama aklıma soktunuz.

Cinayet Sınıfı Başkanı’nda, Dokuz Oda Cinayetleri, Anne Bak Kim Geldi adlı eserlerinizde katilin kim olduğu baştan biliniyor. Polisiye romanda bu bir risk değil midir? Zor olanı mı başarıyorsunuz?

Artık günümüzde gelişen teknoloji sonucu cinayetlerde katilin bulunması bir saati bulmaz. Mobese kameraları, cep telefonları CSI teknikleri vs. Bir de polisiye okurunun bir takıntısı vardır. Daha kitabın ilk sayfasından itibaren katili bulmaya çalışır. Ve o kitabı tek bir sorunun cevabı için okur. Oysa ben ona katili ilk sayfada armağan ediyorum. Ama bir dolu soruya cevap aratıyorum. Kitap daha renkli hale geliyor.

Kurguyu yaratırken bazı kahramanlar bizi dinlemez olurlar. Sizi dinlemeyen, yazdıkça başına buyruk hareket eden, bir katil/bir kahramanınız oldu mu? Olduysa onunla nasıl başa çıktınız?

Hafiye Karılar’daki Meral. Çünkü yaşayan bir karakter.

Cinayet A.Ş. adlı eseriniz, Cinayet Sınıfı Başkanı kitabınızın devamı. Her iki romanınızda sizin cümlenizle “Cezasız suçların” altını çiziyorsunuz. Hayat çoğumuz için cezasız suçlarla örülü iken, bunu bir cinayet romanına dönüştürmek, polisiye yazmak zor, incelikli bir işken işinizi daha zor kılmadı mı? 

Yasalarda cezası olmayan suçlarla çok ilgiliyim. Mesela karısı kanser oldu diye onu bırakıp başkasıyla evlenen ve çocuk sahibi olan erkek. Çocuğu engelli diye bakmaya dayanamayan ve terk eden anne. Bunların cezalandırılması gerek diye düşünüyorum.

Kahramanlarınızı kendi çevrenizden seçtiğinizi, zaman zaman arkadaşlarınıza da bilgi verdiğinizi biliyorum. Eksik Parça Yayınları’ndan çıkan Gönüllü Sürgün adlı eserinizi okurken kahramanınız Yasemin’i de ben size çok yakın buldum. Kurgusu elbette cinayet olsa da aşk, ihanet, aidiyet, terk etmek, göç etmek temalarını okura ustalıkla sunmuşsunuz. Siz Norveç’e göç ederken ceplerinizi kariyer basamaklarıyla doldurmak üzere gitmediniz, özlem ağıtları da yakmadınız ama elinizi attığınız her şeyi başardınız. Ancak oradan da bir travma ile döndünüz. Peki, Norveç’e giderken neyi arkanızda bırakmıştınız? Terk etmek / göç etmek aklımızı olduğu yerde bırakmadıktan sonra çözüm müdür?

Yasemin bir yerde benim ruh ikizim. Çoğu olay gerçektir. Sadece kişilerin bazıları benim hayal ürünüm bazılar da gerçek kişiler. Norveç’e giderken ben bütün bir ömrümü Türkiye’de bıraktım. Ancak o sırada başka çarem yoktu. Bir nevi ben Türkiye’de öldüm, yakıldım, sonra da küllerimi bir melek Norveç topraklarına serpti ve ben oradan yeniden doğdum. Göç etmek çözüm müydü bilemiyorum. Kalsaydım savaşım çok büyük olurdu. Ha Norveç’te ayakta kalmak için büyük savaş vermedim mi? O da ayrı.

Stand-up gösterileri, tiyatro ve dizi oyunculuğu… Bunlardan hangisi en çok sizi mutlu eden ve bugün bu güzel eserleri yazmanızı sağlayan?

Tiyatro oyunculuğu. Ama en çok da yazarlık.

Erbulak Evi’nden bahsedelim istiyorum. 2014 yılında babanızın da adını yaşatmak için kurdunuz Erbulak Evi’ni. Bugüne kadar neler oldu? Sizi diğer oluşumlardan ayıran nedir? Atölyelerinizin farkı nedir?

Öylesine attığım fikir birden büyüdü. Çok kısa bir sürede devasa bir okul olduk. Ama o zamandan bu zamana neler oldu diye cevap verecek olursam hem çok kötü şeyler hem de güzel şeyler oldu. İş verdiğimiz bir yönetmen  bizim sonumuza şampanya patlatıp pasta kesti, bir grup öğrenci ve ekmek verdiğimiz elemanlar bir olup bizim disiplinimize gıcık olduklarından bizi MEB’e ihbar ettiler. Daha neler neler. Tabii sonunda pandemi bizi büyük patlattı. Tam her şey bitti derken yeniden Kidzania’da küllerimizden doğduk. Atölyelerimizin herkesten farklı olduğuna iddialıyım. Bunun en büyük kanıtı bize gelen bir öğrencinin veya öğretmenin az zaman sonra kendi atölyesinde bizi birebir taklit ederek aynı işi yapmaya kalkması. Tabii taklitler her zaman asıllarını yansıtır.

Katılımcıların hepsi yetenekli mi? Yazarlığı mı oyunculuğu mu öğretmek zor?

Karşınızdaki insanın öğrenme potansiyeline ve azmine bağlı.

Polisiye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğiniz sanırım devam ediyor.  Etkinlikler ve seminerler için Erbulak Evi’nin kapılarını bu birliğe açtınız. Bu etkinlikler hâlâ devam ediyor mu? Bu platform Polisiye romanları okurla birleştirmek için, polisiye okurun sayısını, kalitesini artırmak için neler yapıyor?

POYABİR Yönetim Kurulu Üyeliği’mi bıraktım. Artık bayrağı gençlere devretmek lazım. Ama her daim desteğim söz konusudur. Her şeyden önce bizlerin birbirimizi desteklememiz lazım. Sosyal medya hesaplarımızda tüm yeni çıkan kitapları paylaşmamız lazım. Ben Ahmet Ümit Usta’mızın son zamanlarda raflarda “Polisiye Yazar” olarak yer alan popüler isim Tuna Kiremitçi’nin de POYABİR’i desteklemesi gerektiğine inanıyorum.

Son sorumu size bırakıyorum. Siz Ayşe Erbulak’a ne sormak isterdiniz?

Çok güzel sorular hazırlamışsınız. Çok teşekkür ederim.

Tüm sorularıma sabırla cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Eksik Parça yayınları Kurumsal İletişim koordinatörü Duygu ERGÜN’e,

Alfa Yayın Grubu/ Kurumsal İletişim Müdürü Gül BAKİOĞLU’na destekleri için teşekkür.

Editör: Melike Kara

Visited 23 times, 1 visit(s) today
Close