Yıl bin dokuz yüz seksen. Yaman bir kış.

Kars’tan yola çıkan Doğu Ekspresi yorgunluğunu atan yaşlı beygirlerin burunlarından soluk alırken çıkardığı gürültülü sese benzer sesler çıkararak bütün istasyonlarda durdu. İstasyonda yolcu olup olmamasına bakmadan bekleme süresi bitinceye kadar bekledikten sonra, dizlerinin feri yerine gelmiş gibi yeniden hareket etti. Otobüs yolculuğu pahalı ve yollar bozuk olduğundan bu güzergâhta tren yolculuğu daha çok tercih ediliyor. Tren hem ucuz hem de rahat. Yolculuk uzun sürüyor ama en azından sıkıldığında vagonlar arasında gezinebilir, koridorlarda sigara içebilir ve tanıdıklarınla sohbet edebilirsin. Hele biz üçüncü mevki yolcuları, yolculuk bitene kadar yeni arkadaşlıklar geliştirdiğimiz için yolculuk ayrı bir keyifli oluyor.  

 Yolculuk birbirini tanımayan insanların rastgele, boş buldukları kompartımana doluşmasıyla başlar; ilk istasyona varılmadan sohbet koyulaşır, samimi olunur. Kars, Erzurum ve Erzincan birbirine yakın kültürde insanlar barındırır. Buralarda nüfus fazla kalabalık olmadığı için Karslı birinin, Erzincan’da ortak tanıdıkları olan bir yolcuya rastlaması çok garipsenecek bir durum değil.

Ara istasyonların her birinin ayrı bir rengi var. Kars’tan Erzincan’a kadar hemen hemen her yerleşim yeri istasyon… Ancak bazı istasyonların kendine has özellikleri var ki yolcular buralarda gözleriyle etrafı şöyle bir süzüyorlar, aradıklarını bulunca da keyifleniyorlar. Horasan İstasyonu’nun da lavaş ekmeği, deri peyniri ve haşlanmış yumurta satıcıları trenin olmazsa olmazı. Hah! İşte o da geldi. Tandırda pişmiş, ortalama insan boyundaki lavaşları omzuna atmış satıcı… Şimdi elindeki torbada bulunan haşlanmış yumurta ve deri peyniriyle vagonları, kompartımanları hızla dolaşacak. Mevsimine göre yanında yeşil soğan veya ışkın da olur.

 Tren yolcuları genelde azıklarını yanına alırlar, lakin Horasan lavaşı almadan geçmek olmaz. Vakitleri hâllice olanların evden getirdikleri soğuk kavurmanın tadı bile, bu meretin yanında hiçtir.

Tren, Horasan’dan hareket etti. Buradan hareket edince düz ovada Köprüköy’e kadar otomobillerle yarışıyor, Köprüköy-Horasan arası geçtiğimiz her köyde düdüğü öttürüp selam vererek geçiyor. Aslında trenin selam verdiği yok. Rayların etrafında herhangi bir koruma olmadığından etraftakileri tehlikeye karşı sesli olarak uyarıyor fakat köylüler her seferinde bunu selam olarak algıladıkları için şapkalarını sallayarak treni uğurluyorlar.

Tren bir iki küçük tünelden geçip Erzurum Garı’na vardı. Bizi görkemli istasyon binası karşıladı. İl merkezlerindeki ve eski ilçelerdeki istasyonlar, Alman mimarisiyle yapılmış taş binalardır. Binaların görkemi o yıllarda şehirlerin neresinden bakarsanız bakın fark edilirdi. İki katlı ana istasyon binasının yanına sıralanmış tek katlı hizmet binaları, arkalarında, bahçeler içindeki lojmanlarıyla, şehir içinde ayrı bir şehir gibi… Kaloriferli bina sayısı elle gösterilecek kadar az.    

Mevsim kış, gar binasının içindeki bekleme salonunda bulunan birinci mevki yolcuları banklara sıralanmış trenin gelmesini beklerken; üçüncü mevki yolcuları, soğuk gar binasının yanındaki kahvehanede varil sobanın başına toplanmış, buz tutmuş camlardan treni gözlüyorlar. Pencereden dışarıyı izliyorum. Yolcular, trenin gara girmesiyle önce hızla çıkacakmış gibi bir kımıldandılar ancak sonrasında sıcağından ayrılmak istemedikleri için olacak ki sobanın yanına daha bir sokuldular. Bilmeyenler, bu insanların yolcu değil de burada yolcu bekleyenler olduğunu zanneder. Hâlbuki yolcular trenin hemen kalkmayacağını bildikleri için önce inenleri beklerler. Kömür kokusu, ter kokusu, yiyecek kokusu trenin içine öyle bir siner ki trene hemen binmek cesaret isteyen bir iştir. İçeri girince bu kokuların hepsi kaybolur ama zannedersem hem tren havalansın hem de sobanın başında biraz daha kalalım düşüncesi ağır basıyor. 

Yolcular inince, yola devam edecek olanlar içeride birer nöbetçi bırakarak indiler; inenler boşalan su bidonlarını doldurup etrafta şöyle bir dolandıktan sonra trene çabucak geri biniyorlar. Soğukta havada uçuşan kar taneleri yaz sinekleri gibi bir görünüp bir kayboluyor. Dışarıdaki eksi bilmem kaç derece soğuk, içerideki kokuya baskın gelmiş olmalı. Bu inme binme anlarında kapılar açılıp kapandıkça kompartımanlar bayağı havalandı, hatta trenin içi soğudu. Vagonlardaki kalorifer sistemleri her zamanki gibi bozuk olduğu için içerideki nefes sıcaklığı daha kıymetli. Nöbetçi kalanlar kapıyı kapatıp perdeleri çekmişler. Bu durumda yeni binenler, içeride boş yer var mı anlamak için kapıyı açmaya çalışıyorlar. İşte nöbetçinin görevi şimdi başlıyor: Kapıyı içeriden kilitli tutmak. Böylece gözünün kesmediğini içeri almıyor.

Kahvehanedekiler ilk on beş dakikayı geçirdikten sonra, yüklerini sırtlandıkları gibi vagonların kapısına yığıldılar; az önce rahat rahat ısınan insanlar şimdi ise birbirinin üstüne basarak içeri girmeye çalışıyor. Asıl kavga, vagon kapılarından içeri girdikten sonra kompartıman önlerinde… Anlaşılan bu hengâme sırtında, elinde, ayağının dibindeki yüklerle yer arayan insanlar yer bulana kadar devam edecek. 

Kadınla ve çocukla yolculuk yapanlar şanslı sayılır çünkü kadınların ayakta oradan oraya sürüklenmesi ayıptır. Koridorda, memesinde çocukla yalpalayarak ilerleyen bir kadın, kompartımandan başını uzatınca içeridekiler toplandılar; kadın emzikli çocuğuyla oturdu. Bu sefer içeridekiler, gözlerini kadının yanındaki erkeğin yüzüne dikip beklemeye başladılar. Adamın kadının kocası olduğunu anlayınca mecburen onu da buyur ettiler. Trenin hareket edeceğini bildiren uzun düdük çalana kadar hiçbir görevli ortada görünmedi. Çünkü onların karışması, işi daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirecekti. Biletler, genelde üçüncü mevki olduğu için üzerinde yer numarası olmaz. Bu durumda görevliler için önemli olan, içeride kaçak yolcu olmamasıdır. Gerisi nasıl olsa hareketten beş dakika sonra kendiliğinden hallolur.

Gar binasının etrafında lojmanlar dışında başkaca bina yok. Bu yüzden yük vagonlarıyla getirilen kömür ve samanlar, boş bulunan her yere rastgele dökülmüş. Trene binip yerini alanlar için, bu yığınların başında uğraşanları izlemek keyifliydi. Köylüler daha çok saman yığınları üzerinden kış hakkında yorum yaparken, şehirliler kömürün karneyle dağıtılması üzerine konuşuyorlardı. Bu, pek inandırıcı olmasa da köylülerin yanında bu sohbeti yapmayı seviyorlardı. Çünkü üçüncü mevki şehirli yolcular da tıpkı köylüler gibi evlerinde tezek yakıyorlar.  

Tren hareket edip Ilıca İstasyonu’na varana kadar pek kimse konuşmadı, sadece bakışlarla iletişim kuruldu. Kaçamak bakışlarla herkes karşıdakini anlamaya çalışıyor. Ilıca İstasyonu’nu geçip de Kandilli’ye doğru ovayı yarılayınca sohbet başladı, Aşkale’de koyulaşarak devam etti. Aşkale Dağı’nda ise iş, tanıdık çıkmaya kadar ilerledi. İşte yorgun beygir gibi ilerleyen trenin bu dağdan aşıp Mercan’a (Mamahatun) geçmesi, neredeyse yolun tamamıydı. Çünkü tren burada yavaşlar, neredeyse durur; sonra birden silkelenir, on metre sonra gene dururdu. Belki hepi topu yirmi, yirmi beş kilometre olan bu rampayı çıkış iki saati bulurdu. Ya da bize öyle gelirdi. 

Görevlilerin işkencesi yine başlamıştı. Tren yavaşlayınca raylara yakın köylerdeki çocuklara her zamanki gibi oyun çıkmıştı. Kimi trene binmeye çalışıyor, kimi raylara taş koyuyor, hatta daha ileri gidip camlara taş atanlar bile var. Cama kocaman bir taş geldi. Havalı cam öyle bir patladı ki hepimiz korktuk. İlk korkumuz geçip kendimizi toparlayınca koridorda bulunanlar toplu bir şekilde çocuğu öyle bir küfür bombardımanına tuttular ki kompartımandaki kadınların yüzü kızardı, çocukların kulaklarını kapattılar. Aileler dışında üçüncü mevkiinin diğer sakinleri; teskereye, sevke ya da kaçarken yakalanarak birliğine geri götürülen askerler, öğrenciler, bir de Aşkale-Erzincan arasında trende keman çalarak para kazanan Kamo’dur.

Kamo; asıl adı muhtemelen Kemal, Kamil, Kemalettin ya da Ali, Hasan, Hüseyin çok fark etmez. Herkes onu “Kamo” diye tanır. O da kendini öyle tanıtır. Bu yıllarda trene binip üçüncü mevkide yolculuk yapıp da Kamo ve kemanını tanımamak olmaz. Eğer varsa bilin ki o, ya trene binmemiş ya da üçüncü mevkide yolculuk yapmamıştır. Kamo, tren Aşkale’de durunca kimseye fark ettirmeden biner, ilk kompartımanda yerini alırdı. Erzurum yönünden gelen yolcular arasında tanıyanlar varsa Kamo’yu hemen buyur eder, ona yer açarlardı. Kamo cam kenarında yer açılmasına dikkat ederdi. Kendisi oturmadan tahta kutu içindeki kemanını camın önündeki portatif masaya usulca koyar, yer gösterenlere: “Bedenize gurşun deymeye, Allah acı keder vermeye, Hazreti Hızır yoldaşız ola, Ali Efendimiz ru-zi mahşerde şahidiz ola.” ve daha nice dualar ederek yerini alır, beklemeye başlardı. Tren hareket edinceye kadar Kamo, kompartımandaki herkesin şeceresini öğrenirdi. Sonra usul öyleymiş gibi lafı dolandırıp: “Eee dadaşlar, Horasan’da kıtlık mı var? Kars’ın yaylalarına kıran mı girmiş? Hep avurtlarınız çökmüş, azığınız yok mu?” Yolcuları minnetleyerek kendisine yiyecek vermeye zorlardı. Kamo’yu tanıyanlar pek kulak asmasalar da tanıyan tanımayan herkes bir süre sonra Kamo’nun karnını doyurmaya razı olurdu.

Kamo, karnını doyurduktan sonra pala bıyıklarını yukarı doğru kıvırır, fötr şapkasını takar, kemanına uzanırdı. Kutudaki kemanı, kutsal kitabı kabından çıkaran mümin edasıyla çıkarır; kompartımandakileri yukarıdan süzen bir bakışla sol omzuna yerleştirirdi. Kompartımandan para alacağına inanırsa hemen bir taksim geçerdi. Para çıkmayacağını bilirse reçineyi tellerde dolandırır, anlamsız gıcırtılar çıkarırdı. Her seferinde: “Evde çoluk çocuk aç; yorganları, duvardaki suvakları kemiriyorlar. Bana müsaade, yevmiyeyi düzeltmem lazım.” der çıkardı. Azıklarının hatırı sayılır kısmını Kamo’ya yedirmiş olan yolcular: “Kamo Ağa yedin, içtin. Helali hoş olsun, ekmeğin hatırı yok mu?” deseler de Kamo midesine indirdiği lavaşın huzuruyla kompartımanın kapısında çalarak başlardı koridorlarda dolaşmaya. Kamo’da şarkı, türkü, hikâye, masal, destan çoktu. Kime ne vereceğini iyi bilirdi. O yüzden boşa vakit geçirmez, her isteyene çalmazdı. Torun torba, çoluk çombalak giden hacı babalara hemen gazel okur; alevi köylerinden binenleri yakaladı mı deyişlerle, gülbanklarla devam ederdi. Eğer gurbette çalışmaktan dönen ya da dağıtıma çıkmış asker grubuna rastlarsa Kamo’nun keyfine diyecek olmazdı. Onlar paraya acımazdı. Kamo önce grubun tepkisini ölçmek için hepsine yoklama çekerdi. Neşeli mi, dertli mi, yoksa o zamanlar yeni yeni moda olan arabesk şarkılar mı? Damarı yakaladığı yerden girerdi. Tüm bunlar olurken tren bağrını Aşkale Dağı’na vermiş, kazanlarından buharlar saçarak, öksüre tıksıra ilerlemeye çalışırdı. Dışarıdaki harala güreleye bakmayanlar Kamo’nun başına toplaşırdı. Kamo, işi sağlama almak için hemen tahta kutunun içine şapkayı ters çevirir, kel başını şöyle bir ovuşturarak başlardı çalmaya. Bir taraftan çalar, bir taraftan da bakışlarıyla izleyenleri taciz ederdi. Müziğin ritmine kapılıp eğlenenler, Kamo’nun bakışlarıyla eğlencenin bedelini hatırlardı. Kimisi gaza gelip iki buçuk lira atar, kimisi de bakışlarını kaçırır, bir anda eğlenmiyormuş havasına bürünerek anlamsız anlamsız etrafına bakınırdı. 

Bugün de işe keyifle başlamış, kompartımanları tek tek dolaşmıştı. Bu hengamede Kamo, grubu başına toplamış bir taraftan çalıp söylüyor; bir taraftan da göz ucuyla memurları takip ediyordu. Yevmiyeyi düzelttiğine karar vermemiş olmalı ki istekte bulunanlara bunun bir bedeli olduğunu hatırlatmak için müziğe hiç ara vermeden şapkaya kadar eğiliyor; karşıdaki, mesajı alıp bozuklukları şapkaya atarsa istek çalınıyordu. Son isteğin parası gelmemiş olmalıydı. Çünkü hiç oralı olmadan yayı kemanın üzerinde rastgele dolaştırıp aceleyle toparlandı. Bu arada tren saldırıya uğradığı için görevli memurlar, kan ter içinde oradan oraya koşturup duruyorlardı. Kamo memurların ekmeğine mani olacağını hissedince birden, koridorda duranları yüksek sesle azarladı: “Arkadaş, devlet size tren koymuş, yetmemiş kompartıman yapmış, o da yetmemiş başına memur koymuş. Siz davar sürüsü gibi koridorlarda yığılmışsınız. Zaten piçler memur beylerimi yorup duruyor, bari siz yapmayın.” Kamo bunları söylerken bir taraftan da şapkanın içindekileri el çabukluğuyla cebine indirip tezgâhı topladığı gibi açık bulduğu kompartımana daldı. Dinleyenler ne olduğunu anlamadan birbirlerine boş boş bakarken, zaten sinirlenmiş olan kondüktörler yolcuları azarlayarak: “Bilet kontrol, herkes yerine! ”diye bağıra çağıra geçtiler.

Öyle bir an geldi ki artık, sanki tren hiç hareket etmiyormuş gibi oldu. İşte o an bir gürültü koptu, hatta bir el silah sesi bile duyuldu. Lokomotifin hemen arkasında bulunan iki vagon ağzına kadar kömür doluydu. Trenin durduğunu gören çocuklar ve bıyıkları yeni terlemiş ergenler, görevlilerin dikkatini dağıtmak için arka vagonlara asılıp binecekmiş gibi yapıyorlardı; kimileri de birinci mevkie taş atıyorlardı. Görevlilerin çoğu oraya toplandı. Çocukların içlerinden en hızlı olanları, kömür vagonuna tırmanıp ayaklarıyla kömürleri aşağı dökerek işi tamamladı. İşte tam bu arada görevliler kömüre mi yoksa vagonlara mı sahip çıkacaklarını bilemediklerinden kıyamet koptu. Saldıranların sayısı çok olmalıydı, son çare olarak görevlilerden biri havaya ateş açıp çocukları kaçırdı. Tabii, onlar bu arada alacaklarını almışlardı.

Kamo, bu işlerin zamanını bildiğinden kolay kolay yanılmaz; görevlilerle arasını hoş tutardı. Gurbetçiler, askerler, yakın istasyonlar arası yolculuk eden köylüler… Kamo, üçüncü mevkide üniversite talebeleri hariç herkesle hoş geçinir muhabbet eder, onlarla mümkün olduğunca göz göze gelmemeye çalışırdı.

Kamo’yu yıllardır gelip giderken tanıdığım için artık neye kızdığını, neye sevinip neye üzüldüğünü biliyordum. Tren Aşkale Dağı’nı aşıp Tercan Ovası’nda ilerlemeye başlayınca Kamo, vagonlar arasında yavaş yavaş gezinip kendine sessiz bir köşe bulmaya çalışırdı. Tren Vican İstasyonu’nu geçince Kamo’nun yüzüne bir hüzün çöker, kendine saklanacak yer arardı. O zamana kadar herkesi güldürüp eğlendiren bu orta yaşlı, şakakları ağarmış, fötr şapkalı, burma pala bıyıklı adam âdeta küçülür kaybolur; kimse onu görmesin isterdi. 

Tren yolu burada bir yanını Keşiş Dağı’na verir; sol tarafına Fırat Nehri’ni, karşısına Munzur Dağı’nı alarak ilerler. Sanki Munzur’la Keşiş Dağı arasında adı konmamış bir kavga vardır. Munzur alabildiğine yeşilken, Keşiş Dağı tam aksine üzerinde sadece ot biter. Munzur, olanı biteni bağrında yeşertir de Keşiş Dağı yeşilime kıyarlar diye inadına bir çöp büyütmez. Keşiş dağı aslında Munzur’un bağrından akan derelerin taşıdığı acıları gördükçe iyi ki de yeşil bitmez bağrımda diye belki de içten içe sevinir. 

 Ara istasyonlarda inenler olduğu için boş bir kompartıman bulup oturmuş etrafı seyrediyordum. Kamo o esnada içeri girdi, başıyla selamladıktan sonra bir sigara yaktı, arkasından bir sigara daha yaktı. Tren Sansa Boğazı’na girince başını cama dayayarak göstermeden ağlamaya başladı, arkasından kemanını alarak: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım? Bu da gelir, bu da geçer ağlama.” türküsünü söyledi. Daha önce birkaç defa aynı şekilde yakalamıştım. Türkü bittikten sonra, ellerini önce dua eder gibi açıp ardından cama dayanarak kimsenin duymayacağı bir sesle Zaza’ca Munzur Baba’ya, Düzgün Baba’ya dualar etti. Oturduğum yerden sessizce onu izliyordum. Oturunca, ben yokmuşum gibi bir sigara daha yaktı. Dumanı önce savurup sonra içine çekti. Dışarıda yağan kar trenin rüzgârıyla önce cama yapışıyor, ardından camdan ayrılmak istemiyormuş gibi direniyor ama içerideki ısının da etkisiyle yerini yenilerine bırakmak zorunda kalıyordu. Kamo’nun ise karın yağışını mı yoksa daha uzakları mı izlediği tam anlaşılmıyordu. Bu şekilde biraz bekledikten sonra, dönerek:

-Sana birkaç defadır rastlıyorum. Talebe misin, diye sordu.

-Evet.

-Nerede okuyorsun?

-Üniversitede.

-Ne olacaksın?

-Öğretmen.

Sustu. Eliyle, masanın üstündeki kutuyu okşadı. 

-Dışarısı çok soğuk. İnsan üşüyor. Sen hiç gece dışarda kaldın mı?

-Hayır.

-Ben kaldım. Bizi Gore’ye(Kore) götürdüler. Gore’de üç ay kaldım. Amarikan askerleriyle beraber. Gore bizim gorumuz(mezarımız) oldu. Çoğumuz orda kaldı. Gelenler yarım yamalak…

Tekrar sustu. Bir şeyler söylemeye çalışıyor ama sözü bir türlü toparlayamıyordu. Gözleri buğulandı. Gözlerindeki buğuyu ellerinin içiyle silip bıyıklarına sıvadı, yeniden konuşmaya başladı: “Benim köyüm Sansa Deresi’nde, buraları bilir misin? Bizim evimiz ocağımız burası.” Durdu. Yüzüne bakıyordum, sözünü tamamlamak için benden bir şeyler bekledi. Tren Muti Deresi’ne girip de Munzur’un eteğinden gitmeye başlayınca Kamo ayağa kalktı. Derenin kenarında dağınık üç beş ev vardı. Evlere doğru bakmaya başladı. Evlerin arasında bir şey gözüme takıldı, dikkat ettiğimde beyaz mermerin üzerindeki “UNUTMAYACAĞIZ” yazısını son anda fark ettim.  Yüzü allak bullak olmuştu. Sanki tüm yolculuk, tren, yolcular, Munzur, Fırat, Keşiş Dağı, Sansa Deresi, bu adamın, cama titreyen elleriyle yapışıp ağlamasıyla evladından sonra hayatta kalan bir babanın kederine ram oldular.  Tren ilk defa hızla uzaklaştı.

Latest posts by İdris Erdoğdu (see all)