Bekir Çavuş, ilerlemiş yaşına rağmen eli yettiğince, dizi tuttuğunca, kendini idare ettiriyor; “emaneti” dolandırıyordu. Çoluk çocuğu evermiş, dünyada göreceğini görmüş, gün sayıyordu. Her sabah erkenden kalkar, sobasını tutuşturur, çayını demler. Bir parça ekmeğin arasına deri peyniri koyar, ağzında kalan son birkaç dişle onları çiğneyerek kimseye zahmet vermeden güne başlardı.

En büyük oğlunun evinin yanında, tek göz bir odada kalıyordu. Tıraşlı başının üstünde, her an düşecekmiş gibi duran şapkasını kulaklarına kadar çekerdi. Kamburlaşmış sırtına geçirdiği ceket kirden meşine dönmüştü. Mavi gözlerinin arasından sanki her adımda yere çarpacakmış gibi uzanan kocaman burnunu, yaz kış çeke çeke dolanırdı. Gençken uzun boylu olduğu belliydi. Şimdi bastona düşerek iki büklüm olmuş halde yürürken bile, dinlenmek için dikeldiğinde boyu hala normalin üstündeydi.

Bekir Çavuş’un günleri hep aynıydı. Gelinler, torunlar ev evcek işe gittikleri için tavuğa, cücüğe, kuzuya, danaya o bakar; morbet işi görürdü. Evde işi bittikten sonra kahvaltısını yapar, sonra kıl örkeni kuşak gibi beline sarar, keserini de kuşağın içine soktu mu kış mevsimi hariç akşama kadar kimse bir daha yüzünü görmezdi. Köyün karşısındaki bayırlardan, kızamık ağacından tırmık dişi, yaban eriğinden balta sapı, sorkun ağacından kağnı arabasına diş keser; kestiklerini yontar, şekil verir; ihtiyaç olduğunda elinin altında olsun diye evde, ahırda boş bulduğu duvar deliklerine tıkıştırırdı. Hiçbir şey bulamazsa, eline geçirdiği kuru düz dalları şelek yapar, sırtına vurduğu gibi getirirdi. O da olmazsa bir çalıyı ipe bağlar, sürüyerek eve taşırdı. Yolda görüp takılan olursa, “Rençperin işi budur. Evine eli boş dönmez. Hiç bir şey yoksa kıçına çalı bağlar getirir. Yoksa altı ay kış, bir yanın donar.”

Güz gelip tarla çayırda ot ekin kalmayınca köylüler, hayvanları başıboş salarlar. Hayvanlar köyün yanlarında serbestçe otlar, akşam olunca dönerdi. Eşeklerle atlar hariç… Atlar özgürlüğüne düşkündü. Eşekler de onlara özeniyor olmalılar ki onlar da atların arkasına takılır köyden uzaklaşırlardı. 

O gün akşam esiri, bütün hayvanlar yönlerini yavaş yavaş köye doğru dönmüş; kimileri köyün içindeki bostan çeperlerinin içinde yazdan kalmış taze otları koparmak için şekilden şekle girerek çabalıyordu. Hayvanın ağırlığına dayanamayan derme çatma çeperlerden biri yıkılınca hayvan sahipleri ile çeper sahipleri dilazarlık ediyorlardı. Komşuların şamatasına evlerin damına çıkıp bakanlar ciddi bir şey olmadığını anlayınca, herkes kendi hayvanının eksiğini tamamlama derdine düşmüştü. Bekir Çavuş’un eşekleri gelmemişti. Muhtemelen hayvanlar derelerin kenarlarındaki yeşillikleri kemirmeye dalmış, akşam olduğunu fark etmemişlerdi. Güneş karşı tepelere sarılmış, son mahcup ışıklarını vadinin içinde oyalıyordu. Çavuş, dereyi takip eden yeni yoldan aşağı doğru hayvanları bulurum umuduyla bakındı. Bir süre dere boyunca yürüdü, bir şey göremeyince: “Şu tepeye çıkıp bakınayım.” diyerek yaşlı bacaklarının izin verdiği kadar hızla tepeye kadar tırmandı. Yaşına rağmen buraya kadar soluksuz tırmanmıştı. Etrafı göreceği bir yerde bulduğu ilk büyük taşın üzerine oturdu. Mendilini çıkarıp yaşlılıktan ve zayıflıktan iyice incelmiş boynunu sildi. “Hay vah!” dedi yedi tepeyi bir atlayışta geçen Bekir Çavuş. “Şimdi nefes nefese kaldın. Artık bizden geçti. Buna da şükür hele…” Göğsü hala hızlı hızlı inip kalkıyordu. Azıcık daha soluklanınca kendine geldi. Tepenin üstüne çıkınca güneşin daha batmadığını fark etti. ”Demek ki köy derenin içinde olunca biz güneşi daha az görüyoruz.” Elini gözlerine siper ederek vadiyi taradı. Gözün gördüğü yerde tek bir canlı mahlûk yoktu. Ayağa kalktı vadinin yukarılarına doğru uzun uzun baktı. Olmadı, şapkasının tereğini gözünün üstüne indirip ufkunu daraltıp tekrar baktı. “Yok, yok, yok oğlu, yok. Hey mübarek hayvanlar, nereye gittiniz?”

Güz mevsiminde kurtlar artık sürü halinde gezmeye başladıkları için Bekir Çavuş en çok ondan endişeleniyordu. Yaz olsa bir şey olmaz, kurt tek gezer yiyecek bulur. Ancak güz gelip de etrafta yiyecek azalınca baharda dağılan sürü tekrar bir araya gelir. Topluca avlanır. Bu namussuz, avına öyle bir sessiz yaklaşır ki av onu fark ettiğinde iş işten geçmiştir. Bekir Çavuş şimdi bunları düşünüyordu. At uyanık hayvandır. Kolay kolay kurda yakalanmaz. Dahası kurdu kendine yaklaştırmaz. Hâlbuki bu eşek, adı üstünde avanak hayvandır. Kurdu görünce burnun uzatıp da kurdun yanına kadar gider. Kurt eşek yaklaşana kadar bekler bir adım mesafe kalınca eşeği burnundan yakaladığı gibi bastırır. Avanak hayvan ancak o zaman anlar, başlar zırlamaya ama iş işten geçmiştir. Sonrası afiyet olsun. Sürü bir güzel karnın doyurur. Görünen o ki eğer bu akşam hayvanları bulamazsa yarın derenin içindeki bir ağacın dibinde eşekten kalanları bulacaktı. Canı sıkıldı. Vadinin içinden uzanan araba yoluna bir daha baktı. Eğer yaşlı gözleri ona bir oyun oynamıyorsa yoldan aşağı bir toz bulutu vardı sanki. Şapkayı bir daha gözünün üstüne kadar indirip dikkatlice bakınca: “Doğru vallahi hayvanları bulduk. Gelen bir vesait değilse kesin bizim eşeklerdir.” diye sevindi. Bu arada toz bulutu iyice yaklaşmıştı. Tepeden aşağı bastona dayanarak, kimi yerde ayaklarını altından kayan kumlarda yuvarlanarak yola kadar indi. Yola yaklaşınca gelenin araba olduğunu gördü. “Tüh, nasıl da sevinmiştim hayvanları bulduk diye, neyse…”  deyip yolu ortalayarak arabaya doğru ilerledi. Şoför yolun ortasından kendine doğru gelen ihtiyarı görünce bir an ne yapacağını şaşırdı. Omzuna vurulan elle irkildi, sonra ani bir frenle durdu.

Saatlerdir tozlu dağ yolarında ilerleyen yeşil tenteli jip, ani frenle üzerinde birikmiş tozlara yoldan kaldırdığı tozları da ekleyerek durmuştu. Jipin durmasıyla birlikte, böyle ani bir fren beklemeyen arkadaki otomobil de burnunu jipin kıçına dayayarak zorla durmuştu. Arabaların içindekiler inmek için tozun dağılmasını beklediler. Bekir Çavuş, arabanın önündeki bayrağı görünce korkuyla karışık bir merakla bastonuna dayanarak çıkmalarını bekledi. Arabaların kaldırdığı toz o kadar fazlaydı ki Çavuş da toz dağılana kadar şapkasını burnunun ucuna kadar indirmiş, ceketiyle ağzını kapatmıştı. Eski patika yolu takiben yapılan yeni araba yolu çok sık kullanılmıyordu. Arada bir hükümet arabası ya gelirdi ya gelmezdi. Kazada kaymakamla banka müdüründen başka diğer dairelerin arabası yoktu. O yüzden yabancı bir araba gelince illaki olağanüstü bir durum olurdu. 

Tozun dağılmasıyla birlikte asıl rengini kaybetmiş arabaların kapılarında hareketlenme oldu. Öndeki arabanın şoförü hızla inerek sağ taraftaki kapıyı açtı, kapının açılmasıyla arabadan orta yaşlı kalantor kıyafetli biri indi. Yolun yorgunluğu yüzünden belliydi. Ancak adam, “yorgunluğa değer” havasında çavuşa doğru ilerledi. O sırada arkadaki arabadan da üniformalı memurlar indiler. Çavuş o güne kadar polis üniforması görmediğinden kendisine doğru gelen adamdan ziyade onlara daha bir hürmetle baktı.

Kalantor kılıklı adam çavuşun yanına gelince elini uzattı, “Nasılsın bey baba? İyi misin?” Çavuş’un kulakları ağır işittiğinden söylenilenleri anlamamıştı. Adama elini uzatarak,  “Hoş geldiniz. Hoş geldiniz.” dedi. Adam, Çavuş’un kulaklarının duymadığını anlayınca yüksek sesle, “Nasılsın? İyi misin?” diye tekrarladı. Bekir Çavuş: “Sağ olasın bey evladım. Sağlığına duacıyım. Allah bu günümüz aratmasın. Hele elimiz ayağımız tutuyor. Allah muhannete muhtaç etmesin. İyiyiz.  Eee…” Çavuş tam bir şey söyleyecekken, adam tekrar söze girdi: “Benim kim olduğumu biliyor musun?” Çavuş, soru karşısında durakladı. Arabanın önündeki bayrağa bakılırsa hükümet adamı olduğu kesindi:  “Allah devlete zeval vermesin. Belli ki vazifelisin ama çıkaramadım. Kazadan mısınız?” Şoför atılacaktı ki adam eliyle işaret etti: “Belli yorulmuşsun, buyur biraz dinlen.” diyerek yol kenarındaki taşlardan birinin üzerine oturdu. Bekir Çavuş huzursuzdu ama yapacak bir şey de yoktu. Yeniden söze girmeyi denedi lakin hükümet adamı yine izin vermedi. İkisi de oturunca adam söze girdi. “Bey amca, ben Erzurum Valisi’yim. Çıktık köyleri dolaşıyoruz. Sizde ne var ne yok?” diye başladı. Bekir Çavuş’u epeyce konuşturdu. Gelmişten geçmişten… Hükümetin gidişatından, vatandaşın memnuniyetinden Bekir Çavuş her soruyu, “Çok şükür, bu günümüze de şükür.” diye yanıtlıyor, daha çok dinliyordu. 

O yıllarda halk Erzurum’a gelen valilerden pek memnun değildi. Valiler de Erzurum’dan memnun olmamalılar ki gelen en fazla bir yıl ya durur ya durmaz hemen tayin ister giderdi. Bu yüzden Erzurum halkı kendi arasında, “En iyi vali hangisi?” sorusuna “Mamahatun’dan geri dönen vali.” diye cevap verirdi. Son gelen vali bunu duymuş, bundan rahatsız olmuştu. Halkın gözüne girmek için gece gündüz demeden çalışıyor, olur olmadık saatlerde devlet dairelerini kontrol ediyor, çarşı ağalarının keyfi uygulamalarına anında müdahale ediyordu. Birkaçını sokak ortasında fena haşladığı için bunun adı da “deli valiye” çıkmıştı.

Vali Bey, sadece şehir merkezinde durmuyordu. İlçeleri de geziyordu. En uzak ilçelere kadar gidip halkı dinliyor, “Bir dertleri var mı?” diye soruyordu. Halk için bu fevkalade bir şeydi. Vali Bey; Hasankale, Horasan taraflarında köyleri gezdikten sonra biraz da tarih merakından mıdır nedir, şoföre: “Sür bakalım şu Soğanlı Dağı’nı da bir görelim bakalım.” Deyince şoför gün ikindiyi geçtiğinden kendi kendine, “Bu dağlarda araba arıza yapsa yardım alacak bir Allah’ın kulu yok. Çattık bu deliye.” diye söylenerek biraz ikircikli, “Baş üstüne!” deyip yeşil tenteli jipi dağ yoluna sürmüş. Arkada koruma arabası, Vali Bey’in jipi önde, Soğanlı Dağı’nda altmış kilometrelik yolu üç saatte alarak nihayet akşam güneşinin iyice çekildiği saatlerde, Bardız Çayı’nın aktığı vadiye ulaşmışlardı. Çayı takip eden yolun etrafındaki yamaçlarda, sonbaharın bütün renkleri akşam güneşinin sunduğu şölene ayak uydurmuş, izleyeni sarhoş ediyordu. Vali Bey, dağ yolunun zorluğuna rağmen Soğanlı Dağı’nın havasını solumuş olmanın huzuru, güneşin vadideki renk oyunları, derken iyice duygulanmıştı. “İşte efendim ülkenin kaderi, yalnızlığı, uzaklığı, kimsesizliği… Doğrudur. Ama şu güzellikleri görmek için göz, sevmek için yürek lazım. Biz bunu yapıyoruz. Fazlası değil.” 

Vali Bey kendini kaptırmış anlatırken, karşı tepeden birisinin koşa koşa yola doğru indiğini görünce heyecanlanmış, şoförün omzuna vurarak: “Hemen aracı durdur! Bak vatandaş devletin ayağına geldiğini görünce sahip çıkmak için nasıl da koşuyor? Hemen dur!”

Sondaki dur o kadar sertti ki şoför de aynı sertlikte frene basınca, saatlerdir dağ yollarında toza bulanmış olan jip berkitme yolda üstündeki tozları savurarak zınk diye durmuştu.

Güneş son ışıklarını da çekmiş, vadiyi kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmıştı. Artık güz serinliği yerini daha çok ısıran bir soğuğa bırakıyor, soğuk hemen güneşin ardından çörekleniyordu. Sohbet iyice ilerlemişti. Çavuş, dere tepe çıkıp, yorulup terlediği için, otururken üşümüştü. Koşarken çıkarıp konuşurken de kucağına sıkıştırdığı ceketini giymeyi düşündü. “Acaba ayıp olur mu?” diye tereddüt etti. Son bir cesaretle “Bey kusura bakmazsan… İhtiyarlık… Ben şu ceketi giysem he…”  Vali Bey, ihtiyar adamın kucağında sıkıştırıp dirseklerinin altına koyduğu ceketi o anda fark etti. Utandı. “Estağfurullah baba, ne demek? Hem artık biz de kalkalım.” deyip müsaade istedi. İhtiyarı çok sevmişti. İçinden: “Gördün mü? İşte, vatandaşın ayağına gelince, vatandaş seni sever.” Gerçi Çavuş pek bir şey söylememişti ama olsun. Vali Bey tam gidecekken :”Baba! Var mı benden bir isteğin?” Bekir Çavuş arabanın yanına kadar uğurladığı misafirinin yanına iyice yaklaşarak vadinin yukarısını gösterip: “Bey siz yukarıdan geldiniz. Geç oldu, ben hayvanları arıyorum. Acaba benim eşeklerimi gördünüz mü?”

Vali Bey hızla arabaya bindi. Şoföre bakmadı bile. Bir saat önce dağ yollarının tozunu yutmuş yorgun jip bir saatlik molanın ardından arkasında siyah bir duman bırakarak Penek Boğazı’nda kayboldu.

Latest posts by İdris Erdoğdu (see all)