İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Serhat

Yapış yapış bir öğle sıcağında terliklerini toprak yola sürterek toza buluyor, güneşten şeker pembesine dönen tombul yanaklarını havayla doldurup sıkkınca üflüyordu. Sokakta oynamaya çağırdığı arkadaşlarından hiçbirinin dışarı çıkmaması canını sıkmıştı. Elini cebine attığında hissettiği madeni soğuklukla bir top dondurma aldı. Dondurmacının hemen yanındaki banka oturup soğuk tatlısını yalarken, yere değmeyen ayaklarını ileri geri sallayıp gölgesiyle oynadı. Kakaolu dondurmasını bitirip elinin tersiyle ağzını sildikten sonra aklına Serhat geldi. Sessiz bir çocuk olduğu için mecbur kalmadıkça Serhat’ı oyunlarına çağırmazlardı. O da kendilerine katılmak için çaba göstermezdi. Yine de yalnız kalmaktansa Serhat’la oynamayı tercih edeceğinden koşarak alt sokağa indi. Serhat’ın ailesi mahallenin en güzel evinde oturuyordu. Bahçe içinde, iki katlı limon sarısı bir evdi. Bahçede çeşit çeşit çiçek ve meyve ağacı vardı, ama en güzeli demir kapının üstünü tümüyle saran hanımeli çiçeğiydi. Kapının önünden geçerken bile mis gibi kokardı. Çiçekten bir tane koparıp balını emerken, nefes nefese kalmış halde Serhat’a bağırdı. Üçüncü seslenişinde Serhat’ın sarı, kıvırcık saçlı kafasını gördü balkonda.

-Dışarı gelsene misket oynayalım. Bir torba misketim var evde, gider alırız.

-Hava çok sıcak, başım ağrıyor başka zaman oynayalım.

-Yalan söyleme lan! Çocukların başı ağrımaz diyor annem.

-Benim ağrıyor.

-Bak, gelirsen seni mahallenin futbol takımına sokarım.

Serhat kararsız beklediği bir dakikadan sonra tamam deyip içeri girdi. İndiğinde başında beyaz renkte spor bir şapka vardı. Ağrısı olduğu gözlerinin şişliğinden belli olsa da arkadaşı tarafından çağırılmaktan memnun gözüküyordu.

-Kaç tane misketin var?

-Seksen üç. Daha dün yukarı mahalledeki Selim’in bütün misketlerini üttüm.

-Ben pek iyi oynayamıyorum.

-Oynayamazsın tabii, hiç dışarı çıkmıyorsun ki. Ben sana öğretirim.

Günün en sıcak saatinde terden ıslanan saçlarına ve koltuk altlarına rağmen ağır ağır yürürken sohbet ettiler. Bu zamana kadar Serhat’la neden hiç konuşmadıklarını düşündü ara ara. Öteki çocuklar her oyunda birbirlerinden daha iyi olduklarını iddia eder, babalarının ne kadar güçlü olduklarından bahseder, her konuda yarışırlardı. Serhat sakindi, üstünlük taslamıyor ama korkak da görünmüyordu. İlk kez bir arkadaşıyla iki yetişkin gibi konuşabiliyor olmaktan çok keyif aldığını fark etti.

-Neden hiç dışarı çıkmıyorsun?

-Sıcak havalarda başım ağrıyor, güneş gözlerimi çok acıtıyor. Kışın da kimse çıkmıyor zaten.

-O yüzden mi şapka taktın?

-Evet

-Evde ne yapıyorsun peki?

-Genelde kitap okuyorum.

-Herkes dışarıdayken çok sıkıcı değil mi?

-Hayır. Hatta dışarıdan daha eğlenceli. Kitabı kapatıp, başından kalktığım zaman karakterlerin neler yaptığını merak ediyorum.

-Saf mısın oğlum? Onlar gerçek değil ki.

-Biliyorum ama ben gerçekmiş gibi hayal ediyorum. Onlar gibi düşünmeye çalışmak, ben yokken neler yaptıklarını merak etmek hoşuma gidiyor.

-Değişik biriymişsin.

Üç Silahşörler’i okudun mu?

-Yok.

-Yarın sana vereyim oku. Seversen başka kitaplar da veririm.

O gün Serhat’la birlikte hem oynadılar hem konuştular. Diğer arkadaşlarına bu konuştuklarını anlatmaya utanırdı. Hanım evladı olmuşsun bir günde derlerdi. Yine de gece yatağına yattığında konuşmalarını geri sarıp tekrar hatırlamaktan ve Üç Silahşörler’i merak etmekten kendini alamadı. Ertesi gün okulda Serhat’la pek konuşmadılar. Söz verdiği gibi onu mahallenin takımına yazdırdı. Arkadaşları itiraz eder gibi oldular, ama grubun lideri kendisi olduğundan pek cesaret edemediler. Serhat takımda adının geçmesini sakin karşıladı ama o, gözlerinden bir saniyeliğine geçen mutluluk parıltısını fark etmişti. Kadroyu kesinleştirip hafta sonu her zamanki sahalarında buluşmak üzere sözleştiler.

Okuldan birlikte çıktılar. Serhat’ı akşam yemeği için evlerine davet etti. Annesi akşama köfte kızartacaktı.

-Aslında köfteyi çok severim ama yine biraz başım ağrıyor. Hem annemin de haberi yok, kızar şimdi. Ben eve geçip biraz uyuyayım, sen de yemek yedikten sonra bize gelirsin. Hem kitabı da veririm.
Sevincini gizlemeye çalışarak tamam dedi arkadaşına. Eve gitti. Tam yedi köfteyi midesine indirip koca bir bardak buz gibi kola içti. Evde bir sağa bir sola gidiyor, kaç tane kitabı olduğunu sayıyor, kaçını okuduğuna bakıyordu. Yeterince vakit geçirdiğinden emin olunca, kalan köftelerden iki tanesini peçeteye sarıp cebine koydu. Bir önceki gün olduğu gibi yine koşarak arkadaşının evine doğru yola çıktı. “Akşam ezan okunmadan evde ol!” diye arkasından bağırdı annesi.

Bahçeye girip üç sefer bağırdı, ama balkona çıkan olmadı. Yukarı çıkıp zile bastı. Kapının önü bir yığın ayakkabı ile doluydu. İçeriden bağırışlar geliyordu. Belli belirsiz, “Başım ağrıyor diyordu hep,” diyen ağlamaklı bir ses duydu. İkinci çalışında kapı açıldı. Kapıyı açan kadının gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, beyazı gözükmüyordu.

-Şey, ben Serhat’ı çağıracaktım.

Kadın hiçbir şey söyleyemeden hıçkırarak ağlamaya başladı.

-Korkma teyze arkadaşıyım ben onun. Köfte getirdim, annem yaptı bu akşam. Serhat severim demişti.

Cebinden, yağı peçeteye akan köfteleri çıkarıp kadına doğru uzattı. O da bana Üç Silahşörler’i verecekti, dedi.

Kadının hıçkırıkları belirsiz bağırış ve çığlıklara döndü. İçeriden birileri gelip kadını sakinleştirmeye çalıştılar. Kadın görüş alanından çekilince, telefonluğun üzerinde duran kitabı gördü. Olup bitene anlam veremeden olduğu yerde kalakaldı. İçeriden çıkan yaşlı bir teyze;

-Oğlum Serhat yok artık. Cennete uçtu yavrucağız. Öldü, dedi.

İçeri uzanıp kitabı kaptığı gibi merdivenlerden aşağı koştu.

Koştu. Koştu. Bilmediği, tanımadığı sokaklara varana dek koştu. Öldü diyordu içinden. Gitti yani. Söz vermişti kitabı vereceğine. Seversen başka kitaplar da veririm demişti. Söz vermişti maça gelecekti. Öfke duyuyordu. Kendisi söz verse gitmezdi hiçbir yere. Ölmezdi. Sıkı sıkı tuttu kitabı iki eliyle. Akşam ezanının sesini duydu. Ben söz versem ölmezdim dedi tekrar. Yüzünü yakan yaşları silmeden eve yürüdü. Koşmadı.

Latest posts by Ayşenur Kıvanç (see all)

Yorumlar kapatıldı.