Yazar: 17:00 Öykü

Pippa Bacca Vera

İtalyan Aktivist Pippa Bacca’nın Anısına

(1974- 2008)

“Mamasını koy gitmeden. Geçen sefer unutmuşsun, uyutmadı beni.”

Kuru mamayı çelik kaba koyarken tekrarladım kafamda dünkü tembihi. Mamayı biraz yukarıdan dökmemle çıkardığı sesin şiddeti çınladı antrede. Kapısı sıkıca örtülmüş odanın içinde rutinlerle mutlu yaşayan kadını gördüm. Aldığı ilaçlardan sağından soluna bile dönemedi. Boncuğa bak sen, ne iştahla yiyor mamasını. Yaşama güdüsü de bir yere kadar, yeterince haz vermiyor. “Onların egoları yoktur, hayatları boyunca aynı mamayı yemelerinde bir sakınca yoktur,” demişti evcil hayvan ürünleri satan dükkânın sahibi. Kafam karışmıştı, damak zevki ile egonun ne bağlantısı var diye düşünmüştüm. O yüzden mi iki haftada bir verdiğim yaş mama konservesinin slop sesine iki bacaklı oluyordu benim kedim. Onun da egosu vardı elbet. Yalnızca yüz metrekare içinde gösteremiyordu. Yemek yiyecek, uyuyacak, ardından bütün evin camlarında gezip kuşları izleyecek, ona ait olan koltuğa çöküp yeniden uyuyacak, mamasını yiyecek, arada bir sıçacaktı.    

Günümün karekökünü alırsak hayatımın önemli bir kısmını geçirdiğim ofise vardığımda hissettiğim eksiklik daha da arttı. Hepimiz eksiktik. Ankara eksikti, Türkiye eksikti, dünya eksikti.

Kat görevlimiz aramızda topladığımız paralarla çay, şeker, muz, süt ne bulursa almıştı. Kapı önüne yığılan kumanyaya baktım, bedeli bu kadar mıydı? Adettenmiş, cenaze evine boş gidilmezmiş. Öğleye doğru, orada bir şeyler yiyeceğimizi düşünerekten yarı boş midelerle şirketin minibüsüne doluştuk.

“Seneler önce Vera bizde bir helva kavurmuştu anneannem için, ne lezzetliydi, yiyen bir daha istemişti. Şimdi kim yapacak onun helvasını.” dedi biri.

“Annesi yapar belki, ondan öğrenmiştir…” diye cevap verdi öteki.

Biz faniler için hayat devam ediyor Vera. Helvanın şekeri uyuşturacak benliğimizi. Unutacağız bir süreliğine, başımıza ne geleceğini.

Minibüs ışıklarda durdu. Lambanın kırmızısı gözümü aldı. Kafamı çevirdiğimde gelinlik mağazasının içindeki cansız mankenler selamladı beni. Vaftiz edilirken bebekler, evlenirken kadınlar, ölürken tüm Müslümanlar beyazlara bürünüyordu. Masumiyet kurtarıcımızdı bizim.

Masum muyduk gerçekten? Vera masum muydu? Herkes ölümüne üzülmüş ama kimse şaşırmamıştı. O yolun yolcusuydu, yolunda gitti.

Çılgın bir kızdı. Her ay işe farklı bir saç rengi ile gelirdi. Ben onda en çok moru severdim. Kıvır kıvır kısa saçlarını taramazdı. Kuş yuvası derdik ona. Herkesle tartışır ama kimsenin kalbini kırmazdı. Deli olduğunu düşündüğümüz için alınmazdık ona. Normal değildi, ruh sağlığı bozuktu, sınırda kişilik bozukluğu vardı, bir tahtası eksikti, çatlaktı, cıvataları gevşemişti. Bildiğimiz bilmediğimiz tüm psikiyatrik ve mecazi terimleri yakıştırırdık ona. Arkasından değil ama. Dedikodu yapana bir sarar, sinek gibi yapışırdı. Bunun olmasını hiç istemezdik.

En ilginç yeri kolundaki dövmesiydi, mavi bir balina çiziminin altında “52 Hertz” yazıyordu.

“Yaşı mı bu elli iki,” diye sormuştum. O da dünyanın en yalnız hayvanının hikâyesini anlatmıştı.

“Elli iki onun ses frekansı,” demişti. “Balinaların ses frekansı on beş- yirmi hertz, bu ses aralığında birbirlerine söyledikleri şarkıyı duyar ve o koca okyanusta bir araya gelirler. Ama bu mavi balinanın ses frekansı onların duyabileceğinden yüksek. O yüzden hiçbir balina onun şarkısına cevap vermiyor. O da koca okyanusta bir başına dolanıyor, sesini duyurmaya çalışıyor.”

Ortaya konanı mantıksız bulmuş, “Okyanus canlılarla dolu, yalnız değil ki,” demiştim.

Yüzünden gölge gibi gelip geçen hüzün şaşırtmıştı beni. “Ama onu anlayan yok,” demişti. O andaki bakışı hep aklımda. Ne zaman gözümü kapatsam öyle geliyor Vera bana.

“Annesi de epey yaşlı, şimdi kim ilgilenecek onunla?”

“Bir bağış kampanyası mı başlatsak?”

“Ne kadar yeter ki…”

“Annesi desteklemiş kararını diyorlar, doğru mu?”

Kapkara bir tiyatro sahnesinde dört bir yandan gelen ışıklarla aydınlatılmış gibiydim. Bu ışıkları bir an önce söndürebilmek için “Bilmiyorum,” dedim. “Hiç konuşmadık.”

“Evet ya, siz küsmüştünüz değil mi?”

Bu soru değildi, bu kötülüğün sesiydi. Sonra küçük bir çocuk geldi, sıktı boğazımı. Acıtmayacak sandım, ama geçirdi tırnaklarını. O ne ince tırnaklardı. Neşter gibi, gözlerim yaşardı, çevirdim yüzümü cama doğru. Her şey hızla gidiyordu. Altmış kilometre hızı ikiyle çarpın, o kadar. Empatiden biraz anlayanlar söndürdü ışıklarını, çevirdiler yüzlerini, izlemeye koyuldular etrafı. Ama ben bir süre daha bulamadım içimde yanan ışığın açık düğmesini.

“Saçmalıyorsun artık! Yeter…” diye bağırdım. Kendine gelmesi için öyle sert bakmıştım ki bir an omuzları büzülmüştü.

“Bir şey yapmamız lazım, çocuklar için…” demişti Vera. Sesindeki masumiyet ne tatlıydı. Beni daha da çileden çıkarmıştı.

“Sen sanıyor musun Putin ve Netanyahu akşam bizim gibi pijamalarını çekip televizyonun karşısında oturuyor… Televizyonda görüneceğin yirmi saniye, ne değişecek ki?”  Çok çabuk değişirdi Vera. O hafta kırmızıya boyattığı saçlarının rengine dönmüştü yüzü. Kaşlarını çattı, boyu iki metreye ulaşmıştı sanki.

“Sen de mi savaş haberlerini izlerken çekirdek çitleyenlerdensin?” demişti.  

O kadar da değildi, o kadar da kayıtsız değildim. O an canımı yakmıştı.

“Tabi ki,” dedim “Herkes gibi.”

“Kabında hiç yanmayan süslü mum!” 

Ben ne anlatmaya çalıştığını çözmeye çalışırken çekip gitmişti yanımdan.

Son sohbetimizdi bu Vera. Giderken veda edebilirdin, benimle barışabilirdin. Ben senin iyiliğini düşünmüştüm. Diğerleri dalga geçerken ben korkuyordum. Sen de beni anlamadın.

Minibüs eve vardı. Sarmaşıkla kaplı bir balkonun hemen altına park etti şoför. Bu sarmaşık ne zaman çiçeklenir, kışın soğuğuna dayanıklı mıdır, adı nedir bu çiçeğin, ben de mi alsam…

“Siz gidin, ben burada kalıyorum,” diye seslendim. Sonra şaşkın bakışlara cevap verdim.

“Cevaplamam gereken bir sürü soru var da onları bitirip gelirim.”

Tabi ki demedim.

“Tansiyonum düştü herhalde, merdiven çıkamayacağım,” dedim

Bir kişi koştu marketten ayran getirdi. Şifa niyetine içtim. Yalnız kaldım minibüste. Elli iki hertzle bağırıyordu biri ama ben onu duymak için yaratılmamıştım. Kapının sürgüsü ile tekrar su yüzüne çıktım. Vera’ydı gelen, kırk yıl yaşlanmış hâli, o zaman annesine ne kadar benzediğini fark ettim. Elinde bir kâse helva ve bir kutu ile duruyordu.

Bir elinden tutup binmesine yardım ettim.

“İyi misin?” diye sordu. Sormasaydı keşke, şimdi nasıl duracak gözyaşlarım. O zaten dünden hazır, ağladık birlikte. Vera için, en çok da kendimiz için.

“Yeni kavurdum. Her gün taze yapıyorum, ne çok seveni varmış kızımın.” Sonra elindeki kutuyu uzattı: “Bu sana, Vera giderken bana verdi. Ben veremezsem sen ver,” dedi.

“Biliyor muydu böyle olacağını?”

“Bilmez olur mu, o her şeyi bilirdi…”

“O zaman neden yaptı?”  Sustu. Kutuyu yeniden uzattı. “Vardır bir bildiği.”

O gidince tek çekişte çözüldü siyah kutunun hasır ipi. İçinde bir tutam mor kıvırcık saçla birlikte erimiş bir mum vardı. Mum eriyip biterken, kendi eşsiz şeklini ortaya koymuştu.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Gamze Erhan
Latest posts by Gamze Erhan (see all)
Visited 16 times, 1 visit(s) today
Close