Yazar: 19:14 Öykü

Hediye

Parke taşlarıyla döşeli sokakta topuklu ayakkabılarıyla zar zor yürürken yazmayı planladığı yeni hikâyeyi düşünüyor.  Henüz bir taslak falan oluşturmadı fakat ne zamandır orada burada kendisiyle beraber dolaşıyor. Aslında tanıdık bir hikâye: Bir kadın kendini bulmak için bir yolculuğa çıkar, hiç tanımadığı bir ülkeye gider ve oraya yerleşir. Yabancısı olduğu bu topraklarda -herkesten uzakta- kendisine yakınlaşır. Son derece klasik bir kurgu olduğunun farkındayım. Acaba hikâyenin kahramanı uzak ülkeleri, mutluluğun bulunduğu yer mi sanıyor? Ya da sadece düşlerini, arzularının peşinden gitmeyi alegorik ve şiirsel bir dille mi anlatmak istiyor? Şu ana kadar kendi çapının dışına taşmamış, bunu bir defa bile istememiş, yaşamı elinden geldiğince yudum yudum içen Mavi için biraz iddialı. Bakalım sizi ne kadar inandıracak? Benim üç dört cümleyle kolayca özetlediğime bakmayın kendisi derinlikli bir öykü olacağını düşünüyor. Yazmasa da olurdu fakat anlatmaktan keyif alıyor. Kendi ruhunun çalkantılarına aşırı duyarlı biri olmasa, gerçeklere ve geçmişe bu kadar gömülmese yazdıkları hiç de fena sayılmaz. Hemen peşin hükümlü olmamak lazım. Ayrıca herkes bunu iyi bilir: İnsanın hoşuna giden ayrıntılardır. Sonunu bildiğimiz hikâyeleri tekrar tekrar dinlemeyi bu yüzden severiz. Henüz küçük bir çocukken aynı masalı defalarca dinleyip her defasında unutulan bir ayrıntıyı hatırlatmam tam da bu sebepten. Pamuk prensesin elbisesinin rengi neydi, saçları düz müydü, kıvırcık mıydı? Avcı iyi birisi mi? Kötü kraliçe kaç yaşındaydı? Sonraları çok düşündüm masalların prensesleri neden bir kurtarıcı beklemiş, niçin algıları bu kadar kapalıymış? Yüz yıl uyuduktan sonra kendisini öpen yabancıya neden kızmamış. Aklımda bir sürü soru… Sorular bitmez. Biz Mavi’ye geri dönelim.

Bugün Mavi’nin doğum günü. Otuz yedi yaşına girdi. Doğum günlerinde güzel şeyler olur. Hani öyle derler. Fakat bu durum her zaman ve herkes için geçerli değil. Zaman da dâhil her şey onun aleyhine işliyor.  Su birikintilerinden birine girdi ayağı. “Kahretsin, bu ayakkabıları giymenin sırası mıydı şimdi?” diye söylendi. Nereden bilsin, bu öğleden sonrası için bambaşka bir planı vardı. Doğum gününde kendisine güzel bir hediye vermek istedi. Dün gece zihnini epeyce deşti, yaşam, gelecek ve ölüm üçgenindeki öngörülerini nereye koyacağını bilemedi. Ruhunun ta kenarlarında köşelerinde bir yerlerde takılıp kalan soruları uyandırdı. Nerede esir alınmıştı? Ne zaman teslim olmuştu? Nasıl çıldırmıştı?  Ve hepsini zihninden taşırdı. Geçen gece gördüğü rüya da bu taşkınlığın bir yansıması olmalıydı. Bir hastaneydi. İyi aydınlatılmış bir ameliyathaneye benziyordu burası. Açık kapının ardı zifiri karanlıktı. İçerideki ışık, dışarı aydınlatmaya yetmiyordu. Tuhaf bir görüntü vardı. Doktorlar genel vücut muayenesini yapmak için Mavi’nin başına toplandılar. Hepsi de ne kadar ilgili ve güler yüzlüydü. Kim olduğuyla ilgili sorular soruyorlardı. Bunu nasıl kabul ettiğini tartışırlarken araya girmeyi, beni duymalarını çok istedim.  Onlara tek cümle söylerdim: “Hiçbirimiz sonunda pek de hoşa giden bir görüntüye dönüşmeyeceğiz nasılsa.” Mavi’nin hikâyesinin bedenine yazılan kısmına ulaşmaya çalışıyorlar. Mavi’nin ameliyat yerine baktılar.  Her kadavranın kendi hikâyesini anlattığını iyi biliyorlar. “Tek sezaryen ameliyatı, açık yarası yok,” dedi kadın olanı. Tüy de yok, dedi önlüğünde Dr. Hikmet Altay yazan. Vücudunu dezenfektanla sildiler. Mavi’nin sağ ayak başparmağına bir numara taktılar. Bundan sonra adı “37”. Ona böyle seslenecekler. Üzerinden çıkardıklarını bir poşete koydular. En sevdiği mavi gömleğini de… Yattığı yerden yaklaşık bir metre yüksekliğe bir solüsyon tankı yerleştirdiler. Kadın olan “Önce damarları boşaltalım,” dedi. “15psi basınç,” dedi Mavi’nin üzerindeki kıyafetleri çıkarırken elleri titreyen… Tam yirmi dört saat sürdü on litre solüsyonun vücuduna verilmesi.

Fakat ruhu bu kadavranın içinde kalmıştı. Geçen yıl gittikleri balmumu müzesindeki heykelleri anımsatıyordu görüntüsü. Bir hayalete mi dönüşmüştü, ne olmuştu böyle? Bu yerde ne işi vardı? Hastanede başına üşüşmüş insanlara bir süre “Ellerinizi üzerimden çekin!” diye bağırdı, yorulduğunda ise inleme seslerine benzeyen kesik kesik sesler çıkardı. Onu yalnızca ben duydum.

Bu rüya sonrasında bedenini bir kadavra olarak bağışlamaya karar verdi Mavi. Bu defa kendi içinden dışarı çıkacak. Hatta bu işi otuz yedi yaşına girdiği bugün yapacaktı. Yıllarca sertleşen o kabuğun içinden çıkmak öyle kolay olmayacaktı. Giysilerini epeyce karıştırıp derinlerde, karanlıklarda sıkışmış, buruşmuş, dolapta yaşlanan eski elbisesini gün yüzüne çıkardı. Aldığı günden beri bir kez bile giymediği, durduğu yerde eskiyen topuklu rugan siyah ayakkabılar bu elbisenin ayakkabılarıydı. Okula ne zamandır aynı kıyafetlerle gittiği için bir sürü iltifat aldı. Öğrencileri gülümseyerek dinledi Mavi’yi. Heyecanlıydı. Dersten sonra hastaneye uğrayacak, gereken işlemleri tamamlayacaktı. Vakti kalırsa çok sevdiği kitapçıya gidecekti. Kordon’u tramvayla geçerken Julie Delpy’nin Fransızca şarkılarını dinleyecek, kim bilir nelere özlem duyacaktı. Sevip de kavuşamadığı tüm o erkeklere, görmeyi isteyip de gidemediği yerlere, kaçırdığı fırsatlara, edinemediği kitaplara, okuyup da unutamadığı romanlara, seyretmeye doyamadığı filmlere, geride kalmış seslere, sahip olmayı istediği dostlara, çocukluğuna… Evet, bilhassa çocukluğuna özlem duyardı. İçinde biriken ne varsa bugün harcayacaktı. Oynamak isteyip de ikinci kişiyi bulamadığı zamanlardaki gibi hayali bir arkadaşın peşine düşecek, bir çocuk gibi heyecanlanacaktı.

Son derste çocuklar soru çözerken yapmıştı bu planı. Dersin bitmesine on dakika kala eşi aradı. Açmadı, meşgule attı fakat “Niye aradı acaba?” diye de ders boyunca içi içini yedi.  Teneffüs zili çalar çalmaz eşini aradı. Eşi daha Mavi’nin sesini duymadan “Bana hemen yeşil pasaport lazım. İş için acil yurt dışına çıkmalıyım. Halledebilir misin?” Bu rica cümlelerinin aslında bir emir olduğunu anlayacak kadar iyi tanıyor onu. “Tamam,” dedi. Bu kısacık kelimeyi söylerken de kekeledi.  Arada oluyor, hem de en önemli anlarda. Hayır demesi gereken yerlerde, en sevdikleri ona yalan söylediğinde, karşı çıkamadığında, çare bulamadığında, aldatıldığında, dostları ona sırt çevirdiğinde, söz hakkı tanınmadığında, çok sevip sevilmediğinde, hakkı yendiğinde, iftiraya uğradığında, fikirleri ciddiye alınmadığında… İsteksizce   “Tamam,” derken kekeliyor en çok da. Mavi kekeleyerek yalnızlaştı. Yalnızlaştıkça kekeledi.

Koridoru dolduran çocuk sesleri, uğultular eşliğinde okuldan çıktı. Yürürken beş yıl önce almaya hak kazandığı yeşil pasaportunu bir kez bile kullanmadığını düşündü. Şu ana kadar yeşil pasaporta ihtiyaç duymayan Emre’nin bir şekilde Mavi’ye işinin düşmesine sevinmiştim. Fakat Mavi üzgün. Fiziksel olarak epeydir hasta hissediyor. Çok yalnız. Doğum gününde eşine, ailesine bile söylemeden bedenini bir üniversite hastanesine kadavra olarak hediye etmeyi neden düşünür ki insan? Bugün fazladan bir ağırlık var üzerinde. Tek kat merdiveni çıkarken sırtından ter boşaldı.  İmzayı da halledince “Belgeler hazır,” diye mesaj gönderdi kocasına. Uzun uzun uğraştığı bu iş için kısaca “tşk” yazmış kocası cevap olarak. Yanında da bir sürü çiçek emojisi göndermiş. Gülen yüzler, çiçekler kalpler havalarda uçuşuyor.

Çok bunaldı Mavi. Keşke kocasının yerine o gidebilseydi… Ölü hücreleri dirilir yeni bir tazelik ve heyecanla dönerdi gittiği yerden. Yazarken eline takılan taşlar, çalılar temizlenirdi. Eski ve yosunlu bir havuzu andıran zihni berrak bir akarsu gibi çağlamaya başlardı. Parmakları da düz yemyeşil bir ovada yelelerini rüzgârda oraya buraya savurarak koşan atlar gibi özgürce yol alırdı. Belki o zaman geçmeye cesaret edemediği o eski yıkık köprüden koşarak geçerdi.

Maalesef şu anda okul çıkışı pasaport işlemlerini hallettikten sonra eve dönüş yolunu uzatmakla yetiniyor. Sokakta adamın teki gözlerini Mavi’nin yağmurdan üzerine yapışan elbisesine dikti. Bu bakışla birlikte çok eskiden, bir tutkunun peşinden giderken aldığı haz belirdi düşüncelerinde. Göztepe’de otururlarken sokağın sonunda Ermeni bir terzi vardı. Torunuyla oynardı. “Adı neydiiii?” diye düşündü. Hovan! Hovan’dı evet.  Hovan’nın gözleriyle bu adamın gözleri tıpatıp aynıydı. Kendisini gizli yerlere götüren o tanıdık gücü hissetti. Kaybolmak istedi.  Kaybolmak… İlkokula giderken okul çıkışı yolu nasıl da uzatırdı. Bir üst sokaktaki evine bir saatten önce dönmezdi. Sokağın köşesindeki kırtasiyeye uğrar, kartpostal sergilerine bakardı. Karların, simlerin süslediği evler, ışıklar, çam ağaçları, ışıl ışıl şehirler, sokak lambaları, Avrupa şehirleri… Daha neler neler…  Elindeki tüm parayı bu kartlara verirdi. O da yetmez yol üstündeki parka uğrardı. Ağaçlara, kuşlara, karıncalara gelirdi sıra. Annesi apartmanın önüne terlikleriyle çıkar, telaşla ve sinirle “Nerede kaldın?” diyerek Mavi’yi azarlardı. İşte o zaman kendi gezegeninden dünyaya zorunlu bir iniş yapardı. Şu an elinde terliğiyle onu bekleyen biri yok ama bile isteye, koşa koşa dönüyor evine.

Çocukların kreşten çıkış vakti gelmiş bile. Yağmur şiddetini artırdıkça artırdı. Çantası kolundan kaydı, su birikintisinin içine düştü. Neyse ki kocasının evraklarına bir şey olmadı. Tren istasyonuna kadar güçlükle yürüdü. Ayakkabıları, üstü başı su içinde kaldı. Saatine baktı. Kreş çıkış saatini yarım saat kaçırmış. Vardığında çocuklar ayakkabılarını giymişler, bekleme salonundaki koltuklarda annelerini bekliyordu. Yanlarında da öğretmenleri… Utançtan kıpkırmızı oldu Mavi’nin yüzü. “Aslında elinde terlikle bekleyenler hep var. Terliği tutanlar değişiyor yalnızca,” diye düşündü. Perişan bir halde çocuklarını aldı. Kreşin bir üst katındaki dairesine çıkmadan aynı binanın altındaki, her zaman alışveriş yaptığı markete uğradı. Marketin manav bölümündeki aynada bir yabancıya bakar gibi kendisine baktı. Topuklu ayakkabıları, ıslanan saçı, üstü başı, bakışları; nereye ait olduğunu bilmeyen, hafızasını kaybetmiş yabancı bir kadının deliliğini anımsattı ona. Çocuklar asansörde “Anne sana ne oldu böyle?” diyerek soru yağmuruna tuttu onu. Ağlanacak haline güldü Mavi. “Durun,” dedi. “Durun! Bugün yeterince ıslandım.” Eve girer girmez yatak odasına koştu. Eski, rahat, konforlu kıyafetlerini giydi.

Yazacağı hikâye kahramanı gerçek bir kahraman gibi göründü gözüne. Mavi’yi tanısaydı aynı şehrin içinde semt değiştirmekte bile zorlanan anlatıcısına epeyce gülerdi. Yok, yok! En ufak bir zorlukta “Tüh, vah vah!” diyerek kendini evine diri diri gömen, her gün aynı saatte kalkıp aynı şeyleri tekrar eden, alışkanlıklarından vazgeçmeyen, kendi çizdiği çemberden dışarı ayağını uzatmaktan aciz bu kadına muhakkak acırdı. “Kendi konfor alanlarından çıkamayan, yeni bir şeyler denediğinde hemen huzursuz olan, rahatsız edici duygularla baş edemeyen, o hastalıklı insanlardan biri daha,” derdi. Bu benim düşüncem değil, Mavi’nin içinden geçenler.

Mavi hazırladığı yemeği fırına koydu. Pişmesini beklerken masayı hazırladı. En güzel tabaklarını çıkardı. Çiçekli peçeteler, altın rengindeki çatal bıçak takımı, mumlar… Özendi. Güzel bir masa hazırladı. Kocası elinde bir doğum günü pastasıyla az sonra kapıdan içeri girecekti. Çocuklar odalarında oyuncaklarıyla oynarken biraz dinlenmek istedi, kanepeye uzandı. Bacaklarını karnına doğru çekti. Dün gece tam on ikide -yeni yaşına girdiği o ilk dakikalarda- kendini çoğaltmak ve yeniden doğurmak için içine ektiği bütün tohumlar dal verdi uykusunda. Dallar saniyeler içinde hızla büyüyerek duvarlara uzandı, bir sarmaşık oldu, dolapları masayı sehpaları sardı. Gövdesi büyüdükçe büyüdü. Oturduğu yerden kalkmak istedi. Bacakları izin vermedi. Kocaman bir kütüktü artık gövdesi. Kıpırdayamadı. Masayı devirdi, tabakları kırdı. Gittikçe irileşen dalları tavanda kocaman bir delik açtı. Delikten başını uzattı. Sokaklar, arabalar, caddeler ayaklarının altındaydı. Yukarıya baktı, gökyüzüne, o büyük sonsuz mavi boşluğa… Taa ileride leylaklardan oluşmuş sıra dağlar ona bir buket çiçek sundu. Büyük sandığı her şey ne kadar da küçüktü. Etrafındaki bütün çalı çırpı, taştan heykeller, evler, arabalar, tabaklar, bardaklar, evraklar, yaptığı lazanya, kelimeler, koltuklar, insanlar birer zerrecik oldu; ondan çok uzaklara, ileriye, daha ileriye, göremeyeceği kadar ileriye uçtu gitti.

Editör: Gülhan Tuba Çelik

Nilay Erik
Latest posts by Nilay Erik (see all)
Visited 23 times, 1 visit(s) today
Close