Geçmişten günümüze her yeni bir gün, hafta, ay ve yıl için farklı isimler türetilmiş. Birileri çıkıp hepsine bir anlam yüklemiş. Neye ve nelere dayanarak üretip türettikleri hala gizliliğini koruyor fikrimce. Ben merak ediyorum gerçekten; kimin aklına nasıl gelmiş bunlar. Yüzyıllardan dem vuralım biraz da. Kimine bilgi, kimine akıl kimine bilmem ne denmiş. Bunların farkları ne gerçekten. Değişiyor mu bir şeyler, yoksa bizler değiştiğine mi inanıyoruz veyahut inandırılıyoruz. Bunların da  hepsi nezdimde birer soru işareti.

Dünyanın ve dünya üzerinde olan her şey ama her şeyin bırakın dakikayı saliselik değiştiğini duymuşuzdur. İçinde  olup tutamamak, yanında olup dokunamamak gibi. Kimsenin elinde de değildir bunları değiştirmek. Kendiliğinden olur biter. Kimse durduramaz yirmi dört saati. Ya da bugün gece olmayacak diyemez mesela. Gelin o zaman biraz değişenleri, değişme potansiyelleri olanları konuşalım usulca. Oturun karşıma, benimle birlikte yazın ve düşünün.

Bilgi diye bir kelime dolaşıyor literatürde. Birbirinden farklı kollara göre de tanımı değişiyor. En geniş haliyle: İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü diyebiliriz. Yüzyıla bile adını verebilmiş fakat kendini tam anlamıyla açıklayamamış maalesef. Bizler gereksinim haline getirememişiz bilgiyi. Bırakın zorunluluğu, ihtiyaç bile değil çoğumuza göre. Eğitim ve eğitim sistemimiz de hakeza aynı şekilde görmemiş olsa gerek ki; ezberden yana kullanmış değerli tercihini. Bunların doğurduğu  sonuçlar olarak da eğitim dediğimiz temelde ciddi sorunlar baş göstermiş. Yani okumayan, araştırmayan, sorgulamayan bireyler yetişiyor.

Eğitim sistemimizden bahsedelim o halde. Bugünün imkanları dahilinde;  bilgi çağı diye adlandırdığımız yüz yılın eğitimini. Millet olarak bir bilinçten ne yazık ki yoksunuz. Bir çoğumuzun lügatinde ansiklopedi ve cilt kavramını bırakın kitap, dergi, gazete gibi kavramlar bile yok. Dolayısıyla okuma alışkanlığı ve bilinci de. Sisteme dönüp baktığımda bu durumun farkındalığı da yok. Çözülmesi, üstesinden gelinmesi adına atılmış adımdan söz etmiyorum bile… Biz nasıl bilgi çağındayız o zaman? Bilgi bunun tam olarak neresinde?

 Hepimizin izlediği, hayranlıkla takip ettiği en az bir tane dizi veya filminin olduğunu biliyorum. Kaldı ki bunların günü, saati, kanalı gibi kriterlerini de aklımıza kazıyıp ezberliyoruz. Şimdi, içinde bulunduğumuz çağı hatırlatıp şu soruları soruyorum. Hangimizin yolunu veya sayısını gözlediği süreli veya süresiz yayın var? Kimler heyecanlanıyor bir sonraki ay beklediği yazarın kitabı çıkacak diye? Kim sabah gazetesini alıp mürekkep kokusu ile çayını yudumluyor?

Kocaman bir HİÇ KİMSE yazıyorum buraya. Bunların hiçbiri için can atan bilgi çağı insanı yok. Var olanlar ise bir elin parmağını geçmez.

O halde şu sonuç çıkıyor ortaya. Başta eğitimin ilk yurdu aileden başlayarak okulda son bulan okumayan, okumak nedir bilmeyen bilinçsiz  bir nesil yetişiyor. Kuşaklara ayırmak gerekirse x, y ve z kuşağı saydıklarımızdan ne yazık ki bir haber. Anne babasından kitabı, görmeyen duymayan çocuk; okulda da aynı şekilde bilinçlenemiyor. Hatta ülkemizden başka yerlerde elzem olan bu okuma ve kitap ilişkisi bizde ceza yöntemi olarak görülüyor. Varın siz düşünün durumu. 

Bir yerlerde hiç kütüphane gezmemiş, sayfaları tekrar tekrar okumamış, kitabın karakterine gönül vermemiş, hikâyenin sonuna gelirken sabırsızlanmamış birileri var… Bu ayrıcalıklara, bu hazlara erişememiş insanlar için üzülüyorum.

Bizler ki, Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun Mernus’a dediği gibi, otobüsü kaçırmış  bir milletin çocuklarıyız.

Buraya mürekkeple yazılmış cümleler koyuyorum. Belki bir gün uzanıp sayfaları  tutar sonra da okursunuz. Şimdilik uzak gibi ama belki bir gün…

Latest posts by Merve Turgut (see all)