Yazar: 19:15 Film İncelemesi, İnceleme

Oppenheimer: Bir Fizikçi, İki Atom Bombası 

Bu yazı Oppenheimer filminin bir analizi değil, filmdeki konu ve karakterlere sübjektif bir yaklaşım olacaktır.

Ana karakterimiz fizikçi Julius Robert, filmin geçtiği tarihte, bilim dünyasının önde gelen isimlerinden biriyken bugün atom bombasının babası olarak biliniyor. Zaman zaman sorunlu geçen eğitim hayatından sonra Robert, Amerika’da teorik fizik çok ciddiye alınmadığı için önce Avrupa’da, sonra Almanya’da bu alanda çalışmalara başlar. Ardından, önüne farklı fırsatlar çıksa da teorik fizikle ilgili çalışmalar yapmak için kendisine açılan bütün kapıları kapatarak ülkesine döner.

2. Dünya Savaşı’nın kızıştığı bu dönemde fizikçiler arasında adeta halkın göremediği bir yarış vardır. Yeni yapılan çalışmalarla önemi anlaşılmaya başlanan hayatın yapıtaşı atom parçacıkları ile ilgili her yenilik, adeta tüm fizikçileri alarma geçirir ve bilim dünyasında büyük dikkat çeker. Bu yarışta, özellikle Avrupa’da Amerika’dan çok daha önce başlamış olan teorik fizik çalışmalarının ve Adolf Hitler’in sunduğu imkanların etkisiyle Alman bilim insanları ciddi ilerleme gösterir ve atom parçacığının özelliklerinin keşfinde büyük mesafe katederler.

Julius Robert, tam bu noktada, Alman bilim insanlarının “atom bombası” diye tabir edilen nükleer bir bombanın keşfine yaklaştığının öğrenilmesi üzerine, Amerika’nın bu silah yarışında geride kalmaması için atom bombası çalışmalarının başına geçmesi için ikna edilir ve kendisine daha sonra “Manhattan Projesi” olarak adlandırıldığını öğrendiğimiz atom bombası projesinin “Bilimsel Liderliği” verilir.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Başta Julius Robert olmak üzere dönemin önde gelen fizikçilerinin çalışmalarıyla geliştirilen atom bombası, Hitler için kullanılmamıştır. O öldükten sonra Japonya üzerinde denenmiştir. Hepimizin aşina olduğu bu tarihsel bilgiyi popüler bir film üzerinden tekrar görmek, belki de bizleri gerçeğe daha çok yaklaştıracaktır.

Robert ve arkadaşlarının bu proje için bilgilerine ihtiyaç duyulması ve Amerika’da dışlanan teorik fiziğin bu kadar önemli bir konuda öne çıkması, mesleki tatmin açısından da onları cezbetmiş görünüyor. Aksi takdirde 2. Dünya Savaşı sırasında askerlerle yaptıkları işbirliğinin farklı sonuçlanacağını ummak epey bir iyimserlik olacaktır.

Yine konuyu bugün daha net anlamamızı sağlayacak bazı noktaları hatırlamakta fayda var. Atom bombası bulunduğunda, Julius Robert kahraman gibi karşılanır ve alkışlar eşliğinde açıklamalar yapar. Politik olmayan ve gerçekle bağdaşmayan her konuda olduğu gibi, bu önemli fizikçiler de, kendilerini bilimsel gelişmelere sıkıştırarak dönemin gerçekliğini ıskalamışlardır.

O dönemin askeri ve siyasi güç odakları, bilim insanlarıyla ihtiyaçları ölçüsünde işbirliği yapmışlar, çıkan sonuçlar ve geliştirilen silahların nasıl kullanılacağına dair onlara ihtiyaç duymamışlardır. Robert ve diğer fizikçilerinse henüz bu yeni silahın muhtemel etkilerini bilemezken Japonya’nın hangi şehirlerinde kullanılabileceğinin konuşulduğu toplantılara dahil olmaları göz önüne alındığında, sonuçlara  şaşırmaları, ne yazık ki biraz geç kalmış bir refleks olur.

Japonya’ya atılan bombalar sonrasında kendini sorumlu hisseden Julius Robert, silahlanma çalışmalarının devam ettirilmemesi gerektiğini savunmuştur. Bu da dönemin iktidar sahiplerinin hoşuna gitmemiş, hakkında soruşturmalar açılmıştır.

Günümüzden bakıldığında konuyu en net anlatan durumsa ülkelerin içinde bulunduğu silahlanma yarışıdır. Hiçbir askeri gelişme bir insanlık dramı yaratmak için planlanmıyor. Fakat biliyoruz ki sahnede görünen silah sonunda patlayacak.

Filmde Julius Robert atom bombasının kullanılmasından dolayı duyduğu vicdani suçluluğu açıkladığında, karşısındaki siyasi otoritenin, “Kimse seni hatırlamayacak onu ben kullandım,” demesi önemli bir ifade olarak yer alıyor. Buradan da anladığımız üzere insanlığı etkileyecek önemli travmalar sadece birkaç çılgının kararı değil, eylemlerinin sonuçlarını öngöremeyen her seviyede insanın kolektif katkısıyla gerçekleşiyor.

Yine film üzerinden bu tarihi gerçekliği tekrar düşünürken, Hitler’i önüne geçmek için daha öldürücü bir silah geliştirmek yerine onu kontrol altına alabilecek toplumsal bir direniş, bilim insanlarından sanatçılara sıradan halktan siyasi liderlere, her yönden geliştirilebilseydi, belki de atom bombasında ölen çocuklara yönelik şiirler yazılmayacaktı.

kapıları çalan benim

  kapıları birer birer

  gözünüze görünemem

  göze görünmez ölüler

         ***

  çalıyorum kapınızı

  teyze amca bir imza ver

  çocuklar öldürülmesin

  şeker de yiyebilsinler” *

* Nazım Hikmet – Kız Çocuğu


Editör: İlknur Sıdar Gülbay

Visited 2 times, 1 visit(s) today
Close