Hayatın kaçınılmaz olan ölümümüzle yok olmayacak bir manası var mıdır? Tolstoy’un “İtiraflarım” adlı eserinde sorduğu bu soru, insanlığın zihnini daima meşgul etmiştir. 

Maalesef, düşünme kabiliyeti elinden alınan ve aklı mutlak çizgilerle çevrelenmiş bir zindana tutsak edilen günümüz insanı için, ötelenmiş bir sorudur bu. Türlü örtmecelerle üzeri kapatılmış olmakla beraber, kendisini hatırlatacak bütün meseleler de halının altına süpürülmüştür. 

Aklın, çözümleri sadece kendisinde sunulanlarda aramayacağına dair anlatılan “su dolu küvet” bahsinin konumuzla ilgisi oldukça manidar. Bu anlatı aşağı yukarı şöyledir: “Bir akıl hastanesi ziyaretinde adamın biri: ‘Hastaneye yatacak hastaları nasıl belirliyorsunuz.’ diye sorar. Doktor, bir küveti su ile doldurduklarını ve boşaltılması için üç seçenek sunduklarını söyler; bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Anladım, der adam. ‘Normal bir insan kovayı tercih eder, çünkü kova fincan ve kaşıktan büyüktür.’ Doktorsa ‘hayır’ diyerek, normal bir insanın küvetin tıpasını çekeceğini söyler.”

Çoğumuz duymuşuzdur bu anlatıyı. Şunu söylemeliyim ki, yaşanmış olup olmaması bizi pek de ilgilendirmiyor. Yaşanıp yaşanmamasından ziyade, aklın, çözümü kendisine sunulanların sınırları içerisinde aramayacağı gerçeğiyle ilgilenmek niyetindeyiz. Bizim potansiyelimiz, küvetin tıpasını çekme fikrine gayet müsaitken, birileri çıkıyor: “Meseleyi kaşıkla, fincanla ve kovayla çözmeye mahkûmsunuz” diyor. Maddi-manevi fark etmeksizin, daima belli sınırlara hapsetmeye çalışıyorlar bizi. Şimdi, dursak ve bir an için düşünsek, çağımızın yegâne probleminin tam da bu “tutsak akıl” nedeniyle gerçekleştiğini; bir şekilde tanınmış, kitleleri peşine takmış şahısların, korkunç boyutlarda bir zehir ve uyuşturucu mahiyetinde olduğunu anlarız. 

Alelade bir insan çıksa, karanlıkları aydınlatacak derecede faydalı bir iki cümle söylese, muhtemeldir ki ciddiye alınmaz; fakat sözüm ona muteber bazı kimseler şeytana ilham verecek nutuklar atsa, muhakkak arkasında şuursuz bir kalabalık birikir.

Gerek felsefi, gerek tecrübî, gerekse dini bilgilerin anlatılmasında, meseleleri sulandırma ve çarpıtma durumu söz konusu. İtibarına ve unvanına güvenenler, müthiş bir disiplinle yalanlara inanmaya alıştırılmış küçük ya da büyük toplulukları parmağında oynatıyor. Ölümün yok edemeyeceği tüm manaların içi boşaltılıyor. Kimi hevesiyle, kimi hevâsıyla kuruyor zehirli cümlelerini. Zehirlenense her şeyden habersiz; biraz yorgun, fazlasıyla küskün… İsimlere, unvanlara ve şekillere bakmaktan kalbi bulanık hale gelmiş; aklı, ideoloji güreştirmekten hüviyetini kaybederek bir zindana tutsak olmuş…

Sanıyorum ki insanı ölümün yok edemediği o sonuz manadan uzaklaştıran bir diğer durum, yine bu çağın olumsuz bir getirisi olan doymazlık psikolojisi. Esasında, bu psikolojinin insanın özünde mevcut olduğunu, çağımızınsa doyumsuzluğu kamçıladığını söylesek daha doğru olacaktır. Daima sonsuz bir aşkın peşinde olan ruh, dünyaya sıkı sıkıya bağlı olan nefsin kurbanı oluyor çoğu zaman. 

Ölümün yok edemediği manadan uzaklaştıkça, yüreğim bulanık hale geliyor, ruhum küsüyor yaşantıma. Kendiliğinden kirlenmiş vaziyette olan nefsim, keyfe kâfi gelmeyen birtakım oyalanışlarla bataklığa dönüyor; ruhumsa keyiflerden de arzulardan da bîhaber, yalnızca hakikatin peşinde, sonsuz bir aşkın izinde ilerlemek gayretiyle kıvranıyor. Ruhun bu hali, bataklığın içindeki temiz bir mücevher, karanlıklar içindeki şiddetli bir ışıktır belki de.

“Geçici şekilde tatmin olmak mümkün ama mutlu bir halde sürekli kalmak imkânsız.” der Freud. Ve ekler: “Mutlu olmak insan tabiatına aykırı mı yoksa?” Bu soruya kendisinin verdiği cevap, insanın dünyaya mutlu olmaya gelmediği şeklindedir. Biz de bunun üzerine diyebiliriz ki; sonsuz mutluluğun, sonsuz adaletin ve nicelerinin var olacağı yer, ruhların gerçek hayatlarına başlayacağı yer olsa gerek. Dünya hayatında bir meşgalenin peşine takılıp da mütemadiyen tatmin olacağını, onu elde ettikten sonra heyecanını diri tutacağını sanmak, lüzumsuz bir bekleyiş, anlamsız bir oyalanıştır.

Çocukluğumda elde etmek için dualar ettiğim, hayalini kurduğum ama kimseye de söyleyemediğim bir oyuncağı hatırlıyorum. Hiç beklemediğim bir anda kavuşmuştum ona. Zaman içerisinde fark ettim ki, ona ulaşmak arzusuyla gördüğüm rüyalar, kurduğum hayaller ve ettiğim dualar, oyuncağa ulaşmaktan daha kıymetliydi. Tıpkı bunun gibi, nihai özelliği bulunan, bir şekilde dünyaya ait olan tüm amaç ve eylemler, elde edince kaybolup giden yapay heveslerden ibaret.

“Arzu edilen şeyi elde etmek, onun ne kadar nafile olduğunu keşfetmektir.”.(Schopenhauer)

Şayet akıl, mutlak bir düzenin varlığına ve bu düzen nedeniyle sürekli olarak doyurulması gereken arzulardan ibaret olduğuna ikna edilmişse, hem rastlantılar hem de bu arzuların nihai oluşu ona düşman gibi gelecektir. Düzen diye ikna edildiğimiz ve bu doğrultuda kovaladığımız yapay manalar, ruhumuzun “sonsuz” olan vasfını bir anda yerle bir eder; haliyle, sonsuz bir ruhun kusursuz arayışı, alçak bir ruhun kendini kandırmasına bırakır yerini.

Güneşin doğuşundan batışına kadar geçen sürede, gayet masumane duygularla girilen çeşitli vaziyetler, her biri diğerine meydan okurcasına değişen duygular ve hakikatin resmini çizen, imzasını atan işaretler mevcut. Bir başkasının yerine ikame edilemeyecek derecede ehemmiyetli olan bu işaretler, bıkmadan her gün doğan güneşi andırıyor bana. Onları görmediğini iddia eden insanın haliyse, gözlerini kapatarak kendisini karanlığa hapseden bir şahsın haline benziyor. 

Elbette iş, güneşi anlamakla bitmiyor; çünkü ortada bir aydınlık varsa, bunun bir diğer kaynağının göz olduğunu kabul etmemiz gerekeceği için, bulduğu her fırsatta gerçeğe gözlerini kapatarak şeytanla işbirliği yapmak, olsa olsa, başıboş bir ruhun köşe kapmaca oyunudur denilebilir.

Dostoyevski’nin : “Hz. İsa’nın batıl olduğu matematik bir kesinlikle ispatlansa bile, ben gene de onun yanında yer alırdım” şeklinde bir sözü var. Onun bu tutumu, dini inancına din dışı birtakım heveslerinin tatmini için bağlanmadığı gibi, yalnızca materyalistik ögelerle, tecrübi bilimlerin kendi çerçeveleri içindeki ispatlarıyla da o inancı çöpe atmadığının göstergesidir. Aklını tutsak etmeyen, en başta söylediğimiz gibi, kendisine sunulanların sınırları içerisinde kaldığında tatmin olmayan insanın tutumu, tıpkı buradaki gibi olacaktır. 

Mana! Ölümün yok edemediği, ölümlü olanın inancını ve umudunu temsil eden o mana… Alınan nefeslerin mahiyetini tepeden tırnağa değiştiren, kalplerin yalnızca bir başka kalbe emanet edilebileceğini işaret eden, “Ben semavata ve zemine sığmadım ama mümin kulumun kalbine sığdım” kelamının şuuruyla hissedilen o mana… Tüm kalbimle inanıyorum ki, aşkın gerçek manada vuku bulduğu, ruhun da zerre miktar dahi olsa bu aşkı hissettiği bir saniyelik an, dünyanın çeşitli zevklerinin sırayla tadıldığı yüz yıllık bir ömürden binlerce kat daha kıymetli olup, hayatın ölümle yok olmayacak anlamına ulaşmak adına atılan dev bir adım hükmündedir. 

Ruhlar bedenlere emanet, bedenler vicdanlara… Ve kalpler, diğer kalplere emanet…

Bazen, kimse üzülmesin diye uğraşırken kendi kalbimiz yorgun düşer, kırılmaya bile mecali kalmayacak hale gelir, işte en çok böyle zamanlarda ihtiyaç duyarız, dağların bile kaldıramadığı yükü kaldıran bir kalbe ve ölümün yok edemediği bir manaya. Zira insan, sevdiklerine emanettir. 

Sevmek gerek hakla batılı ayırmak için ve düşünmek… İnsan, ya o sonsuz manayı bulup aydınlanacak ya da başkalarının ışık tuttuğu kimliksiz fikirleri benimsemek neticesinde, umutsuzluk çemberinde debelenip duracak!   

Oğuzhan Okuyucu
Latest posts by Oğuzhan Okuyucu (see all)