“Hasta çocuklar yoktur, hasta aileler ve hasta toplumlar vardır!”

Çocuk ya da çocukluk nedir; yaşamımızdaki yeri, kimliği bizlerde ne kadardır? Kimilerince dikkate alınmayan, resesif olarak görülen bir varlık; kimilerince ise sadece bir tıfıl. Yaşama ana rahminde başlıyoruz ve tekrardan toprağın kabul gördüğü ana rahme tekrardan dönüyoruz. Eğer ki bu bir döngüyse ve tekrardan geldiğimiz yere geri dönüyorsak o zaman yaşamımızın ilk evresi olarak gördüğümüz ve bu dönemin başlangıcı olarak kabul ettiğimiz yer o küçük halimiz değil midir? O zaman kimse niyetlenmesin ben büyüğüm diye! Hepimiz küçüğüz; hepimiz tam olarak varız, tam olarak yokuz. Sen de, ben de bu haldeysek, kimin kime bu tavırla yaklaşmaya ne hakkı var?

Çekirdekten yetişiyoruz. Ve belli bir süre sonra kendimizi eril ya da dişil görüyoruz. Çekirdeğin içi çürükse, kurtlar tarafından yeniyorsa, işte o zaman vay halimize! Vay o aileye. Ana rahimdeyken bile, daha savunmasızken bile dışındaki o incecik zar bizi bile koruyabiliyorken, o yegâne güçlü ve heybetli varlık, çekirdeği nasıl koruyamaz? Kurtlara nasıl dikkat edemez? Evet size diyoruz anne, babalar! Onlar sizlere emanetken nasıl bu kurtçukların büyümesine izin veriyorsunuz? Ama kimi zaman kurtları büyüten ya da kurtları büyüten bile onlar olabiliyor? Kendi kabuğumuza çekilmişken onları görmek mümkün olmaz elbet. Bu noktadan sonra da çekirdeğin içinden çıkan ise ya çürük oluyor ya da içinde yok olmuş oluyor. Kara kara toz parçaları. İşte çocukluktan itibaren açılan yaralar, bereler sonra da düzeltilemiyor, toparlanamıyor. Hele bir de dişil ise bu varlık daha bahtsız hale geliyor. 

Haydi bakalım ayıklayın şimdi pirincin taşını! Açın gözünüzü biraz!

Nihan Kaya, 'İyi Aile Yoktur' İle Balat'ta Okurlarıyla Buluşuyor ...

Bu sorunlara, bu problemlere, çocukların psikolojik dünyasına en iyi, en bilinçli yaklaşan yazarlardan biridir Nihan Kaya. Aldığı eğitim ve konferanslar, sunduğu tebliğler sayesinde daha da onların dünyasına inebiliyor. Aslında o, onların yani çocukların dünyasına kendini kaptırmayı kendi çocukluğuna borç belliyor. Yazarlığa daha o yıllarda merak salıyor. Ve söze şöyle başlıyor:

Yazar olacak ve hikaye yazacağım” diyordum hep. Bu söylemim hiç değişmedi. Beni en çok heyecanlandıran şey hikaye okumaktı o yaşta. Üç, dört yaşlarındayken okuyamıyordum. Evde bulduğum kitapları büyüklere götürüyordum. Okumalarını istediğimde okumuyorlardı, işleri oluyordu. “Peki içinde ne yazıyor, hiç değilse onu anlatın” diyordum, “Hikaye” diyorlardı. Bu büyülü sözcüğün ne olduğunu düşünüyordum hep, ama elimde örnek yoktu. Kitaplardaki resimlere bakarak hikayeler uyduruyordum ben de. Sonra okumaya başlayınca bu bana büyük heyecan verdi. Artık o resimlerin altında neler yazdığını okuyabiliyordum ve bu harika bir duyguydu, ama okuma-yazmayı öğrenmeden önce o resimlere uydurduğum hikayeler daha da büyük heyecan veriyordu ve kendi uydurduklarımın artık okuyabildiğim hikayelerden daha iyi olduğunu fark ettim, hikaye yazmaya başladım altı yaşında. Kapalı bir yaşantımız vardı. Evden çıkan, tatile giden, restorana giden insanlar değildik. Herhalde bu sıkıcılığı kitapların dünyası rahatlatıyordu. Psikolojiye ilgim erken başladı. Hatta, sanırım hep vardı. 14-15 yaşında mesela Freud’un bulabildiğim tüm kitaplarını okumuştum. Psikolojiyi ve edebiyatı birbirinin iki yüzü olarak görüyorum. İkisi de görünenin altındakine odaklanıyorlar. 18 yaşındayken dergilerde yazmaya başladım. Öykülerin yanı sıra psikanalitik eleştiriyi edebiyata uygulayan yazılar yayımlıyordum. Bir yandan Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı bölümünde okurken psikoloji bölümünden dersler seçiyordum ve İngiliz edebiyatı derslerinde de psikanaliz ve edebiyat konulu ödevler yazıyor yahut sunumlar yapıyordum. Psikolojiye ilgimi fark etmem, bu ilgiye “psikoloji” adını verebilmem, çocuklukta. Çocukluğumun sıkıcı olmasına borçluyum tüm bunları belki de. Mahrumiyetlerimiz aynı zamanda kazançlarımız eğer onları dönüştürmesini becerebilirsek. Bana kitap okumayan yetişkinler sayesinde kitap okumanın zenginliğini fark etmiştim. Dış dünyayla bağları zayıf bir çocuktum, bu yüzden kitaplara ve iç dünyaya ilgim yoğun oldu belki. Hâlâ, bana heyecan veren şeyler, dış değil iç hayatla ilgilidir.

Yazarın hem çocukluğunu hem edebi hayata nasıl girdiğini açıklayan bu sözler aslında o dönemlerde eserlerin de hangi konuya yer vereceğini açıklıyor. Şunu söylemek mümkündür ki Nihan Kaya yaşamın ergenlik devresinde sosyal yaşantı bakımından insanlarla hemhal olamamış ve bu durum onu daha çok bireyin iç dünyasına yöneltmiştir. Psikolojiyi ve edebiyatı ayrılmaz bir bütün olarak gören Kaya, zamanla da bu sentezden yeni kurgular oluşturmayı daha çocukluk yaşında başarmıştır. Gerek çocukluk döneminden gelen baskıcı bir ortam ve asosyal bir yaşam gerekse bu dönemde yaşanılan travmalar, daha sonra kişiyi ileriki zamanlarda bir şekilde olumlu ya da olumsuz etkileyecektir. Nihan Kaya şanslı olmalı ki o, yaşadığı bu durumu eserler aracılığıyla aktarabilmiş bir kişidir. İşte Kaya bu durumun belki de farkında olduğu için, çocukluk veya ileriki zamanlarda yaşanan kimi hadiseleri aktaramamış ve aralanamamış perdelerin sözcüsü olmayı tercih etmiştir.

Eserlerini oluştururken yatay ve dikey yaşantıdan bahseden Kaya, yatayı yüzey, dikeyi ise derinlik olarak savunuyor. Yatay yaşam onun için ört bas edilemeyen, günlük hayatta var olan, sıradan olaylarken, dikey yaşam ise bilinçaltıdır. Ortaya çıkmayan, çıkamayan ya da çıkartılamayanlardır. 

10 modi dannosi di affrontare il dolore emotivo - Psicoadvisor

“Yeryüzünde Kırgın Bir Çocuk Kalmayana Dek Yazacağım”

Kaya özellikle eserlerinde kadınlara ve çocuklara değinmeye çalışarak, yazar onları yüceltmeye ve toplumca yıkılmış olan çoğu rolleri onlara geri vermeye çalışıyor. O yaşanılan veya yaşanılamayan çocukluğu, kapıları sımsıkı kapatılmış o dönemi şöyle ifade ediyor:

 “Çocukluk bir cehennemdir. Her aile çocuğuna zarar verir, en az zararı verecek olanlar ise bunu bilerek çocuk yetiştirenlerdir.” paradoksuyla bu çağı gün yüzüne sermeyi amaçlıyor. Edebiyat eğitimi sonrası psikolojik çalışmalarını derleyen Kaya, çocuklara umut telkin eden şu kederli sözleri de söylemeyi ihmal etmiyor: “Yeryüzünde kırgın bir çocuk kalmayana dek yazacağım”. İşte Kaya’ya ait hem bu sözler hem bu düşünceler ve aldığı eğitimler çocuk ve kadınların kaderini ataerkil bir topluma bırakılan bir sosyal yaşamı reddederek kadınlara ve çocuklara umut ışığı oluyor. Nihan Kaya’nın çoğu eserlerine baktığımızda kadın ya merkeze konulmuştur ya da önemli bir konumdadır. Ya bu durum yine çocukluğu da ele alınarak çocukluktan başlayacaktır ya da kadın karakterin olgunlaşmış yaşamına denk getirilecektir ve sonuç ne olursa olsun yazar ayrıca, bireyi yani kadını okumuş güçlü kadın tipine dönüştürmek isteyen bir dehlizden geçirecektir.

İşte insanoğlunu hem bedensel, fiziksel bütünüyle hem de onun varoluşsal sebepleriyle oluşturduğu bütünlüğü ve daha sonra da gerek zoraki koşullar gerek de özgür iradesiyle seçmiş olduğu yaşamın onun oluşumunda etki sağlayan ve toplumda artık benliğini oluşturduğu karakterle birlikte bir yapı taşına dönüşen varlığı Nihan Kaya sahiplendiği psikolojik yaklaşımına göre kadın ya da erkek fark etmeksizin  insanoğlunu şu şekilde özetler:

“İnsanoğlu üç temel fonksiyonla doğar:

Düşünme fonksiyonu, hissetme fonksiyonu ve fiziksel fonksiyon.

Fakat her bir fonksiyonu kullanmanın üç ayrı biçimi vardır. İşte, Yunancada “dokuz nokta” anlamına gelen enneagram, bu dokuz ayrı biçimi ifade eder. İşin ilginç kısmı, her birimiz bu dokuz kişilik tipinden biri olarak dünyaya geliriz. Kişiliklerimizdeki, olaylara yaklaşımımızdaki, tepkilerimizdeki ayrılığın temel sebebi budur. Enneagram modelimiz, her birimiz için neredeyse biyolojik bir hadisedir. Eğer kendimizin ve ilişki kurduğumuz insanların enneagram modeli hakkında bilgi sahibi olabilirsek, kendimizle ve başkalarıyla daha sağlıklı ilişkiler kurabilir, kimin neden o şekilde davranmaya daha meyilli olduğunu daha iyi değerlendirebiliriz. Enneagramlar, nasıl davrandığımızı açıklamaz. Ama neden o değil de bu şekilde davranmaya eğilim gösterdiğimizi açıklamak için harika vasıtalardır.”

Kaya, yaşamı ve insanların kimliğini ne tamamıyla yaşadığı çevreye bağlıyor ne de gen dediğimiz biyolojik faktöre. Bunun bir bütün olduğunu, ayrılamayacağını ve insanları değerlendirirken de bunları bir kenara atmayıp yaşamsal fonksiyonlarını yerine getiren bireyi oluşturan bu bütünlüğe dikkat etmemiz gerektiğini savunuyor. Ama en önemli olanı unutuyoruz. Bunu bilmiyoruz bile. Bilinçlenmiyoruz.

“Bilinç hepimizi korkak ediyor.”

FATMA OZAN

Visited 4 times, 1 visit(s) today
Close