İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mevsim

Mevsim ağır, hava ağır, ben ağırım. Sonbahar ağırdır her zaman ve sanırım herkes için. Temizlenmiş; ama varlığını hissettiren sidiğin kokusu burnumun direğini sızlatıyor. O uyuyor, ben başında oturuyorum. Evin diğer odalarında hummalı bir temizlik yapılıyor. Saatime bakıyorum, yarım saat sonra eve gitmem, toplantı için hazırlanmam lazım. İçimden gelmiyor. Onu bırakıp gitmek değil meselem, benim bırakıp gidecek olmam asıl olan. Aynı genetiğin bokuyuz ve aklımda bir yerlerde hep bu var; sonumuz bir, sonumuz hazır, sonumuz çukur. Sonumuzu düşünmek bunu değiştirmese de zaman zaman beni gün gün kıyıya sürüklenen ceset gibi hissettiriyor. Ara ara uyanıp pencereden dışarı bakıyor, sonra hüzünlü göz kapaklarını kapatıyor tekrar. Ayaklarına bakıyorum, parmakları yamuk yumuk, tırnakları uzamış, bilekleri incecik. Bilinç dışı oynattığı parmakları güçsüz, ayaklarının sarı rengi bacaklarına doğru çıkıyor. Çarşaf bacaklarına dolanmış, yatağının sol kenarında duran sehpanın üzerinde içinde birçok duanın olduğu Yasin duruyor. Selma’nın olmalı. Biz inanmayız böyle şeylere, şimdi inanıyor olabiliriz. Olabilir miyiz? Arada bir kendimi dua ederken yakalıyorum. Sonra soruyorum kendime “Nasıl?” diye ve hemen vazgeçiyorum sormaktan. Dua etmeye devam ediyorum. Ateşli inanç tartışmaları yaşayan o uzun dilli üç kız kardeş şimdi yok. Babamın bir zamanlar bizi uyaran sesi geliyor kulaklarıma. “Şu okulunuz bir bitsin de göreceğim ben sizi, bu idealist konuşmaların esamesi okunmayacak. Biz de geçtik ulan bu yollardan elimizde ne kaldı? Koca bir yalnızlık. Pehhh!”

Babam bize bunları söylediğinde henüz üniversitenin 3. sınıfında olmalıydık, ama zaman ne babamı haklı çıkardı ne de bizi. Ortada bir yerde durdu her şey, netliği kaçmış bir fotoğraf gibi dondu kaldı tüm cümleler. Göz kapakları hareket ediyor, rüya görüyor olmalı, kim bilir ne! Saatime bakıyorum yeniden, zaman gelmiş, gitmem lazım. Elini elimin içine alıyorum, buz gibi elleri. Hemen göğsüne bakıyorum, bir iniyor bir çıkıyor. Diz kapaklarım titriyor, rahatlıyorum. Uyanıyor, gözleri ufacık kalmış, göz çukurlarının içinde kayıp iki boncuk gibi duruyor. Durduğu yerde küçülüyor gözleri. Kırık kırık bakıyor, ıslak bakışları istemsizce yitip gidiyor. Alnından öpüyorum. İzi kalıyor dudaklarımın, izi kalıyor sevgimin. Genç bir kadınken kırmızı rujlarımızla öperdik ya birbirimizi! Kıkır kıkır güler, üzerine konuşur dururduk. Şimdi her taraf sessiz, içimize gömüldük, çekip gitti cümlelerimiz. Kemiklerimiz ufaldı, seslerimiz çatallaştı, sevimsiz yalnızlıklarımız bizi üzer oldu. Oysa üçümüzün de isyanıydı yalnız kalmak, kendine çekilmek, susmak. Günlerce konuşmadan kendimizle kalmak, ruhumuzu sağaltmak isterdik; ama yapmamıza izin vermezdi hayat ve tabii gençliğimiz. Telaşlarımız vardı, idealize dünyamız, isteklerimiz, sevişmek için arzuladığımız adamları anlattıklarımızla tongaya düşürür sonra yine kendimize çekilmek isterdik. Gençtik sonuçta, henüz ateşliydik. Hayat terbiyesizce geldi üstümüze, susturdu bizi.

Çıkıyorum evden, sokaklar ıslak, toprak kokusu sarmış caddeleri, evlerin pencereleri açık. Sonbaharın ıssızlığı doluyor evlerin odalarına. Yaşlı bir kadın pencereye kollarını dayamış sigara içiyor, rüzgâr götürüyor kadını apartmanların arkasında kalan gençliğine. İlk öpüşmesi, ilk savaşı, ilk tokadı, Evden ilk kez yalnız başına çıkışı… Dahası var ama eksiği yok. Diğer pencerenin pervazından sarkan kilimin uçları sökülmüş, siyah yazmalı kadın pencereyi siliyor hem de yağmur var, kolay değil emir evin hanımından. Ah o emirler! Zorunluluklar, kendi başımıza alamadığımız kararların içimizi ezen kederi. Çantamdan çıkardığım sigaranın ucu ezilmiş, düzletip yakıyorum hızlıca, biraz rüzgâr içiyor, biraz ben içiyorum. Ciğerlerimin en ücra sokağına kadar doluyor sigaranın ölü dumanı. Caddenin sonuna geliyorum, apartmanın başında bekliyor ayaklarım. Yürümek iyi geliyor, derin bir nefes çekiyorum. Anahtarları çıkarıyorum çantadan, içeri giriyorum. Evlerin kokuları dolmuş apartmanın içine, kızarmış patates, bebek bezi, annesinin memesinden süt emen sabinin kokusu. Bir patinin sokaktan toplayıp eve soktuğu seslerin kokuları…Kapıyı açar açmaz karanlık sıçrıyor ellerime. Yıkasam geçmez biliyorum, daha önce denedim.

Üzerimi değiştirmek için odama gidiyorum. Yatağın üzerinde eve gelmediğim gecelerin kâbusu duruyor. Boğazımda bir kusmuk sıkışıyor. Bu kötüye işaret mi sorusu dönüyor beynimin içinde. Selma’yı arıyorum, açmıyor. Gözlerim içime kaçıyor, dudaklarım kuruyor hızlıca, bacaklarımın bağı akıyor ayaklarımdan… Banyoya yetişmeden çıkarıyorum boğazımdaki kusmuğu. Sonrası bulanık.

Kendime geldiğimde yatağımda uzanıyorum. Üstüm başım tertemiz, oda mis gibi kokuyor. Üstelik sabah olmuş. Kaç saat uyuduğumu bilmeden, kalkıyorum yataktan. Terlemiş ayaklarıma giyiyorum panduflarımı, mevsim ilik dondurana dönmüş. Kafam karışıyor. Mutfağa doğru yürüyorum. Selma karşılıyor beni gülümseyerek:

“Günaydın, nasıl iyi uyudun mu? Gece bayağı geç geldin tabii”

“Günaydın, geç mi geldim? Nasıl yani, sen neden buradasın peki?”

Selma’nın yüzü beyaza kesiyor, dengesi bozuluyor. Masanın kenarında duran demir sandalyeye çöküp kendini toparlamaya çalışarak yanıtlıyor sorumu:

“Anlamadım, uzun zamandır birlikte yaşıyoruz ya! Çıktı aklından herhalde. Dün gece gelmedin sabaha yakın geldin, iş yemeğin vardı. Geldiğinde baya sarhoştun hem de.”

Bu kez ben de dengemi kaybediyorum, ne demek bu. Neden anımsamıyorum ki ben. Ablam nerde peki. Gözlerimi kapattığımda en son hatırladığım bir yangın. Ablamı en son o yangının ortasında görüyorum. Bu böyle olmayacak, Selma hazır yanımda iken konuşmalıyım onunla.

“Kahve içelim mi?” diye soruyorum, şaşırıyor kadıncağız.

“Ama daha hiçbir şey yemedin hemen hazırlayayım?” diyor. Kafamı iki yana sallayarak kahvenin daha makul olacağını anlatıyorum, basitçe. O kahveleri pişirirken ben yüzümü yıkıyorum, beyaz havlu da ise değiyor sanki. Gözlerimi kapatıyorum.

Mutfağı saran kahve kokusu ikimize de iyi geliyor. Selma uzun Marlboro sigarasından bir tane bana veriyor, bir tane kendi yakıyor. İlk nefes içimde büyük bir dumana dönüşüyor. Ojeli parmakları çok uzun, kahve fincanın etrafında dolaştırıyor parmaklarını, kırçıllı siyah ojeleri parmaklarını olduğundan daha uzun gösterdiğini fark ediyorum. Kahvemden bir yudum alıp, sigaramın külünü tıka basa dolu kül tablasına silkiyorum. Söze kimin gireceğine dair gerginlik her yerimizi sarıyor. Kollarım kasılıyor, bacaklarım titriyor, içimde başlayan yangın büyüyor. Selma’nın dudaklarının titrediğini görüyorum. Ah diyorum, ah ki ne ah. Yazgımızın gözleri birlikte kör oldu sanki onunla. Benim canım Selma, gençliğimin solmaz yüzü, hayatımdaki her dönüm noktasında arkamdaki gölge oldu. Büyük ablam onu hiç sevmese de benim için başka o. Zaten kimi severdi ki ablam!

Kahvemi bitirip, bir sigara daha yakıyorum, az önce söndürdüğüm sigaranın ezik dumanı tütüyor hala. Selma da kahvesindeki son yudumu alıyor. Artık hazırız.

“Bana ne oldu Selma?”

“Yangın oldun sen, toplantım var diye evden çıktığın günü hatırlıyor musun?”

“Bilmiyorum.”

“İşte o bilmediğin gün oldu her şey. Ben temizliği bitirmek üzereydim sen evden çıktığında. Ablan da uyuyordu. Sen aradın o sırada, işe gidiyordun. Her şeyin yolunda olduğunu duyunca sesin rahatlamıştı. O rahatlığı duyunca benim de keyfim yerine gelmişti, mutfağa gidip yemekleri ısıttım, güzelce hazırladım yemekleri tepsiye. Ablanın ilaç saati gelmek üzereydi. Odasına girdim, gözleri açık pencereden dışarı bakıyordu. “Ben geldim, hadi yemek yiyelim,” diye seslendim dönüp bakmadı. Telaşlandım, korktum. Tepsiyi sehpanın üzerine koyup yanına koştum. Eline dokundum önce, buz olmuştu. Sonra baktım ki gözleri fersiz, anladım. Kaybetmiştik. “

Kaybetmek… Nasıl uzun bir kelime aslında. İçine düşler, nefesler, aşklar, sarılmalar, sokaklar, çiçekler sığan kendi halinde bir kelime oysa. Benim için yankısı büyük, aksi karanlık. Duydum işte, beklenen cümlenin beklenmeyen yıkımı başladı içimdeki yangına ortak.

“Gözlerini kapatıp çıktım odadan, ne yapacağımı bilmedim önce tabii. Bekliyorduk ya ama yine de insan ne yapacağını bilmiyor. Seni aradım hemen, nasıl diyeceğimi bilmedim. Ben lafı uzattıkça sen ağlamaya başladın. Bir saat sonra eve geldin. Odasına girip, “Bizi rahatsız etme,” dedin. İşte sonrası hep yangın oldu, gerçekten yangın.”

“Nasıl yani, anlamadım Selma. Yangın derken ne demek istiyorsun?”

“Kendini de onu da evi de yaktın senin anlayacağın. Kül etmek istedin hepimizi.”

Anımsadım.

Yangın devam ediyordu. Kahve fincanını tezgâhın üstüne koyup çıktım mutfaktan. Bitmeyen yangını bitirmek lazımdı.

Latest posts by Yasemin Seven Erangin (see all)

Yorumlar kapatıldı.