İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kierkegaard Felsefesinin Varoluşçuluk ve Edebiyat Üzerindeki Etkilerinin İncelenmesi

Son güncelleme tarihi 11 Nisan 2022

Özet: Bu çalışmada Soren Aabye Kierkegaard’ın hayatı, benlik ve varoluş üzerine düşünceleri, eserlerinde yer alan kavramlardan olan umutsuzluk, özgürlük, kaygı, pişmanlık ve teslimiyete yönelik bakış açısı ve insana yönelik çıkarımları incelenecek, onun felsefesinin varoluşçuluk ve edebiyat üzerindeki yansımaları değerlendirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Kierkegaard, İskandinav Edebiyatı, felsefe, umutsuzluk, kaygı, benlik ve varoluş, pişmanlık ve teslimiyet,

Giriş:

Kierkegaard, varoluşçu felsefenin kuruluşuna öncülük eden bir düşünürdür. Yapıtlarında daha önceleri yok sayılan bireyi merkeze almış ve gündelik hayatta çok da farkında olunmayan, ama insan için son derece önemli kavramlar üzerine görüşlerini şekillendirmiştir. Heidegger, Jaspers, Sartre gibi düşünürleri etkilemiştir. Albert Camus edebiyatında onun izlerine rastlamak mümkündür. Son yıllarda ülkemizde Kierkegaard üzerine yapılan akademik çalışmalar artmakta ve onun felsefesi daha iyi anlaşılmaktadır.

Hayatı:

1813 yılında Kopenhag’da doğan ve 1855 yılında henüz 42 yaşında aynı şehirde ölen Kierkegaard, dindar babasının etkisiyle katı bir din eğitimi alarak yetişti. Çocukluk ve gençlik dönemleri insanlardan uzak ve yalnız geçti. Tüm yaşamında bu çocukluğun etkisi görülür. Annesini, ablalarını ve iki ağabeyini yirmi bir yaşını bitirmeden kaybetti. Kierkegaard’ın babasıyla arasına koyduğu mesafe nedeniyle zihnindeki sorgulamalar artış göstermiştir. Nişanlısı Regina’ya zihnindeki çalkantılardan, iç dünyasındaki çatışmalardan ve en nihayetinde birey olabilmenin imkanına erişmek adına gerçekleştirilmesi gerektiğine inandığı sıçramalardan söz edemeyeceğine, içini ona dökemeyeceğine, şayet dökse dahi tüm bunların Regina’nın düşünsel ve duygusal serüveniyle birlikte yaşantısını da mahvedeceğine karar vermiş, onu çok sevmesine karşın ayrılmayı seçmiştir. Regina’ya karşı olan hislerini melankolik yapısı nedeniyle sorgulayan Kierkegaard, onunla devam ederse bunun ona da kendine de yapılabilecek en büyük haksızlık olduğunu düşünerek ayrılık kararını almıştır.

Kendisi de dinsel düşünceleri olan birisi olmakla birlikte sürekli din adamlarıyla, kurumlarıyla ve düşünceleriyle çatışma halinde olmuştur. Mevcut Hristiyanlığın yozlaşmış olduğunu ileri sürdü ve Hristiyan inancının tamamen yenilenmesine yönelik eleştiriler geliştirdi. Kierkegaard, din ve Tanrı’yı tamamen bireysel bir konu olarak değerlendirdi. Bu yönde giderek sistematik felsefenin bireyi göz ardı eden bütüncüllüğünü de reddetti. Felsefesinde bireyi merkeze aldı. Hiçlikle olumlu bir ilişki içerisindeki felsefesi, varoluşçuluğa kaynaklık etti. Çoğu takma isimlerle yayımlanan, vaazlar ve dinsel içerikli konuşmalarından oluşan eserleri Heidegger, Sartre, Jaspers gibi felsefecileri derinden etkiledi. 1841’de doktora tezi “İroni Kavramı”nı tamamladı. Yazılarında Hegel’in düşüncelerine saldırarak inancın özü açısından öznel olduğunu ileri sürdü. Hristiyanlığı onu karikatürleştiren Hristiyanlara karşı savunmaya çalıştı.

Birey Olabilme:

Kierkegaard’a göre “birey” olmak insanın kendi doğasında vardır, özü de bu yönde şekillenmiştir. Kendi “ben” ini keşfetmek her insanın asli görevidir. Ancak her insan doğasından ileri gelen bu durumu içselleştirip birey olamayabilir. Kierkegaard, insanın varoluşunu gerçekleştirmesinin ve kendi olabilmesinin önünde birtakım engeller olduğunu düşünür. Ona göre birey olabilme yolunda karşılaşılan her türlü engel aşılmaya çalışılmalı, yol üzerindeki çakıl taşları temizlenmelidir.

Kamu ile birlikte çoğunluklar içerisinde eriyip giden “Ben”, kalabalıklaşarak anlamsız halklar haline gelmiştir. Anlamsızlaşan halklar da gevezeliğin fazlaca olduğu yığınlardır. Çünkü kamuoyu, kendisinin yapacak bir şeyi olmadığı için başkalarının yapmış oldukları şeylere ilgi duyar ve onlar hakkında sıkça konuşur. Bu nedenle modern çağ her şeyin konuşulduğu bir çağ olarak görülmektedir. Gevezeliğinin yanı sıra modern çağ aynı zamanda sahtekâr bir çağdır. Çünkü bu çağ bireyin “Ben”liğini ortadan kaldırmış ve bireyler arasında benlik dışı bir iletişim ortamının doğmasına sebep olmuştur. İnsanın bu durumunu Kierkegaard şu sözcük ile tanımlar: Anonim. İnsanın benliği ortadan kalkınca ve kalabalıklar arasına karışınca hiç kimse olan bir kimse haline gelir, yani Kierkegaard’a göre anonimleşir. Ve anonim insan ile anonim olan hiçbir şey arasında fark yoktur. Anonim olan bir şeyi herkes kullanır fakat kimseye ait değildir. Böylesine bir çağda kimse gerçekten bir kişiliğe sahip bir birey olmaya cesaret edememektedir. Çünkü birey olmaya cesaret edemeyenler modern çağda başkalarını taklit etmek suretiyle insanlaşırlar. Taklit beraberinde sahtekarlığı getirdiğinden Kierkegaard, modern çağ için sahtekâr çağ söyleminde bulunmaktadır.

Kierkegaard’a göre kendi döneminde birey ve bireyin varoluş imkânı yok olup gitmektedir. Çünkü ona göre kalabalığın içine karışan ve bu dünyanın işlerini anlamaya çalışan birey, zamanla kendini unutur ve “kendi” olmaya da cesaret edemez hale gelir. Üstelik kendi olmayı da tehlikeli bir şey olarak görmeye başlar. Kendi olmak yerine başkaları gibi olmaya çalışmayı yani bir nevi kalabalığın içerisinde olmadığı biri gibi davranmayı, taklit yapmayı daha güvenilir bulur. Birey olabilmenin imkânı, toplulukların içerisinde bulunmaktan çok daha öte bir yerde, kendi içimizde saklıdır. Biraz durup düşünecek olursak kalabalığa karışmak birey olabilmeyi geciktirmekten başka bir şeye yaramaz. Kierkegaard’a göre kalabalığa karışmak kişi tarafından rahat olanı seçmek olarak görülse de korkaklıktan başka bir şey değildir. Çünkü Tanrı’nın kendisini başkalarından ayırt edemeyeceği düşüncesiyle kalabalıklara karışan kişi korkaktır. Bu nedenlerle Kierkegaard, yalnızlığın önemini vurgulamakta ve bireyin gerçek manada “birey”, “kendi”, “ben” olabilmesi adına yalnızlığın bir gereksinim olduğunu altını çizerek ifade etmektedir.

Benlik ve Varoluş:

Benliğin varoluşunu safhalara ayıran Kierkegaard, bu durumu ilk olarak estetik kavramı ile ele alır. Estetik safhada, benlik anlık arzuları tatmine çalışmakta ve yaşadığı anın dışına çıkamamaktadır. Bunun sonucu ise umutsuzluktur. Bu aşamada yaşanılan en olumlu şey ise bu umutsuzluğun farkına varılmasıdır. Yani benlik kendisini bir sonraki aşamaya taşıyacak olan umutsuzluğun bilincine varmıştır.

İkinci varoluş safhası ise etik safhasıdır. Etik safha estetik safhaya kıyasla üstündür. Etik safhada benlik, ilk defa mutlak bir seçimde bulunur, öz-bilinç ve özgürlük kavramlarına ulaşır. Fakat estetik safhada olduğu gibi etik safha da umutsuzlukla sonuçlanır. Çünkü benlik bu safhada üstünü örtmekte olduğu ve kaçındığı suçluluk ve kötülük gibi temel gerçeklerle yüzleşir. İşte bu yüzleşme benliği şaşkına çeviren ve umutsuzluğa sürükleyen temel motiftir.

Etik safhada yaşanan bu umutsuzluk aslında bir yönüyle olumlu bir potansiyeldir. Zira bu motif benliği varoluşun son safhası olan dini aşamaya götürür. Benliğin kendini gerçekleştirmesi kötülükten kurtulduğu anlamına gelmemektedir. Ancak, bu ahlaki açıdan sakıncalı bir şey değildir. Çünkü, benlik kendini oluşturarak “iyi”ye yönelmekte ve daha çok “iyi”ye bağlanmaktadır.

Hegel Felsefesine Tepki:

Hegel sistemci yaklaşımı en ileri noktaya taşıyan kişidir. O bir ilkeye dayalı olarak tüm varlığın anlaşılabilir ve açıklanabilir olduğunu iddia etmiş, bunun gerekçesi olarak da akılsal olanın gerçek, gerçek olanın da akılsal olduğu tezini öne sürmüştür.

Kierkegaard’ın tepkisi, varoluşun akılla kavranamayacağı ve bir sistem haline getirilemeyeceği tezinden hareket eder. Varoluş alanları esas olarak bu tür bir tepkinin ifadesidir. Hegel’in varlığı kendi sistemi içinde anlama çabası karşısında, Kierkegaard’ın öne çıkardığı temel kavramlar “birey”, “varoluş”, “öznellik” ve “içsellik”tir. Bu kavramlarının her biri bir tepkiyi ifade eder: birey topluma ve evrensele, varoluş öze, öznellik nesnelliğe, içsellik de dışsallığa karşı tepkidir. Onun Hegel’le olan ilişkisi, bu “tepki” temelinde ortaya çıkar. Hemen hemen tüm eserlerinde Hegel felsefesine eleştiriler getirir ve göndermelerde bulunur. Hegel, içinde tüm varlığın açıklanabildiği bir sistem kurmuş, fakat bunu yaparken yaşayan ve var olan bireyi unutmuştur. Bu sistem içinde birey yoktur, varoluşun özgürlüğe, olsaılığa, olanaklılığa, kişisel tercih ve beğenilere dayalı hareketli ve değişken yapısı yoktur. Birey, bir düşünce ve diğerlerinden farksız bir kavram olarak ortaya çıkar. “Varoluşun bir sisteminin olamayacağı” görüşü, Kierkegaard’ın Hegel felsefesine karşı gösterdiği tepkinin temelini oluşturur.

Kierkegaard ve Varoluşçuluk:

Varoluşçuluk, 20. yüzyılda ortaya çıkan bir düşünce akımı olmasına rağmen 19. yüzyılda Kierkegaard varoluşçuluğun genel karakteristik özelliklerini belirlemiştir. Kierkegaard varoluş düşüncesini açıklarken Danca kökenli Tilvaerelse kelimesini kullanır. Bu kelime insanın var olan tek gerçeklik olduğu düşüncesine de karşılık gelir. Kierkegaard varoluşu tanımlanamayan, açıklanamayan, aktarılamayan bir durum olarak görür. Varoluşun tanımlanabilir olması için olmuş ve bitmiş bir şey olması gerekir. Varoluşun bir süreklilik ve oluş içerisinde devam ediyor oluşu onu tanımlamaya engeldir. “Her şeyden soyutlanabiliyorum ama kendimden soyutlanamıyorum; uyurken bile kendimi unutamıyorum” diyen Kierkegaard, insanın varoluşundan soyutlanmasının imkânsızlığına vurgu yapar.

Kierkegaard’a göre varoluş içinde bulunan bireyin yaşamı anlaması geriye dönük olarak gerçekleşemez yaşam ileriye doğru yaşanarak anlaşılabilir. Bireyin gerçekliğini ortaya çıkaran somut bir birey olarak var olmasıdır. Bireyin yaşam içerisinde somut gerçekliğinin olması onun düşüncesini durdurmaz, aksine bireyi kendisi üzerine düşünmeye sevk eder. Bireyin kendisini düşünüşü öznelliktir.

Kierkegaard varoluşun Hıristiyanlıktan bağımsız olarak incelenemeyeceğini savunur. Kierkegaard’a göre var olmak günahtır, günahlı olmaktır. İnsan ve Tanrı birbirinden mutlak olarak farklıdır. İnsan günah işleyerek kendisini Tanrı’dan ayırır, günah bilinciyle kendisinin Tanrı’dan farklı olduğunu kavrar. Böylece günah her ne kadar olumsuz bir ifade gibi görülse de insanın varoluşunu ortaya çıkaran şeydir. Günahla, insan Tanrı karşısında kendi varlığını ortaya koyar. Günahı seçmek onu seçmemek kadar mümkündür. Onu mümkün hale getiren onun zorunluluk olmadığının göstergesidir. Günah özgürlükle işlenir. Günahı seçen insan onu özgürce seçer ama seçimlerinden de sorumlu olur. Varoluş içerisinde insan özgürce seçerek, seçimlerde bulunarak Tanrı karşısında kendi benliğini oluşturur.

Varoluşçu Felsefelere Etki:

Varoluşçuluk, yirminci yüzyılın en dikkat çekici felsefe sorunsalıdır. Varoluşçuluk nedir, sorusu birçok entelektüel tarafından yanıtlanmasına rağmen bu akıma bakış çok farklı açılardan olmuştur. Sözgelimi, Weil’a göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm (düşündürücülük), Benda’ya göre usdışıcılık ve Foulquie’ye göre saçmalık felsefesidir. Varoluşçuluk insanı metalaştırarak onu salt akıl yoluyla açıklamaya çalışan sistematik ve geleneksel felsefe anlayışlarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.

Klasik felsefelerde insan sistem içerisinde kaybolmuştur. İnsanın var oluşunda bulunan kaygı, ölüm, umutsuzluk, korku, sınır durumları gibi kavramlar göz ardı edilerek, insanın özünün varoluşundan önce geldiği tezi klasik felsefede defalarca işlenmiştir. İnsanın doğasının önceden belirlenen bir öz üzerinde kurulduğunu ve bu özün değişmez olduğunu savunan bu düşünce ile insan ve eylemleri arka plana atılmıştır. Varoluşçulukta insanın varlık ile hiçlik, yaşam ile ölüm, eylem ile eylemsizlik ve umut ile umutsuzluk arasındaki gidiş gelişleri analiz edilir. Bu tür bir felsefe anlayışı köken itibariyle Sokrates’e kadar götürülebileceği gibi modern felsefede de Kierkegaard, Nietzsche, Unamuno, Gabriel Marcel, Camus ve J. Paul Sartre tarafından temsil edilir. Sartre insanın her şeyden önce anlamsız ve boş bir hayat karşısında olduğunu savunmuştur. Çünkü insanın varlık olarak yaratılmadığını savunan Sartre’a göre bu dünya saçma ve gereksiz bir mahiyettedir. Bu durum ise insanda bir irkilme ve tiksinti hali ortaya çıkarmıştır. Sartre’ın bulantı olarak adlandırdığı bu durum varlığı kendi omzunda hisseden ve onun bir saçmadan ibaret olduğunu bilen insan için tam bir umutsuzluk kaynağı olmuştur. Bu anlamda temel sorun insanın akıldışı, anlamsız bir dünyada nasıl yaşayabileceği sorusudur. Bu soruya yanıt ise tanrıtanımaz varoluşçuluk ile teist varoluşçuluk ayrımı bağlamında cevaplar bulmuştur. Sözgelimi Danimarkalı Kierkegaard bu sorunun yanıtını dini bir çerçevede ele almış, Sartre, Camus gibi filozoflar ise bunu tanrıtanımaz bir boyutta irdelemişlerdir.

Jean Paul Sartre ve Kierkegaard Varoluşçuluğu:

Her iki düşünür de kaygı, özgürlük, bulantı ve saçma kavramları için “bireyin biricikliğini” ve “felsefenin öznel yönünü” merkeze alan bir yaklaşım sergilemektedir. Bununla beraber iki isim arasındaki temel fark, kavramsal açıklamalar neticesinde vardıkları sonuçlardır. Sartre, felsefi görüşlerini Tanrı’nın yokluğu ile sonuçlandırırken, bunun aksi yönünde hareket eden Kierkegaard ise Tanrı’nın varlığı sonucuna ulaşmaktadır. Kierkegaard’a göre, insanı kısır döngüden kurtaracak tek bir yol vardır; o da Tanrı’ya yönelmektir. Filozof için birey, varoluş alanlarından en üstün olan dinsel alana yönelerek varoluşunu gerçekleştirebilir. Bu nedenle Tanrı’ya tam teslimiyet üstün konumda olan dinsel alana ulaşmak için bir gerekliliktir. Buna karşın insanı varoluşun merkezine oturtan Sartre, bireysel özün oluşmasını, kişinin kendi seçimleri üzerinden açıklamaktadır. Tanrı inancı, filozof için birey özgürlüğünü kısıtlayan bir kaynaktır ve bu nedenle reddedilmelidir.

Sartre, düşüncelerinde insanı temele alır ve varlığın nedenini açıklayamadığından dolayı bunu saçma olarak nitelendirmektedir. Fakat Sartre için insanın sorumluluk sahibi olması, hayatını anlamlandırmaya çalışmasını da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle hem varoluşu hem de hayatın tayinini belirleyen sorumluluk sahibi olan bireyin kendisidir. Bununla beraber Tanrı’nın varlığını kabul etmediğinden Sartre insanın bulantı, sıkıntı ve terk edilmişlik hissi yaşadığını iddia etmektedir. Bu duyguların nedeni ise Tanrıtanımazlık değil, kişinin anlamlandırmada kabiliyetine yeterince sahip olamamasıdır. Kişinin bu olumsuz duygulardan kurtulması için hayatını anlamlandırması gerekmektedir. Bu amaçla insan çaba sarf etmelidir, aksi takdirde insanı hayata bağlayan bir şey kalmayacaktır.

Sartre, insanın önce var olduğunu kabul eder ama özünü oluşturmada kendi seçimlerinin önemli olduğunu söyler. Sartre, Tanrı’yı kabul etmediğinden insanı varoluşun merkezine oturtur ve bu nedenle de felsefesinde insanın özünü oluşturma sürecinde kişinin kendi seçimlerine önem verir. Sartre özgürlüğün olması için insanın Tanrı’yı kabul etmemesi gerektiğini savunur. Çünkü Sartre için Tanrı inancı, bireyin özgürlüğünü kısıtlar.

Öte taraftan Kierkegaard için varoluş, yaşanan bir şeydir ve bu nedenle de sürekliliğe sahiptir. İnsanların asıl üzerinde durması gereken şey, bireyselliklerinin farkında olmalarıdır. Bu konuda Kierkegaard da Sartre gibi bireyi önemli görür. Kierkegaard, Sartre’ın aksine Tanrı’nın varlığını kabul ettiğinden, varoluşunun açıklanabilir olduğunu savunur ve bu açıklamayı da Tanrı’ya dayandırarak gerçekleştirir. Kierkegaard da Sartre gibi varoluşun özden önce geldiğini, yani insanın önce var olup sonra özünü gerçekleştirdiğini savunur. İşte Sartre ve Kierkegaard bu özü oluşturma noktasında birbirlerinden ayrılmaktadır. Kierkegaard için insan varoluşun merkezindedir ve seçimler yaparak çeşitli varoluş alanları oluşturur. Fakat birey, varoluş alanlarında kısır bir döngüye düşebilir. Bu kısır döngüden kurtuluşun tek bir yolu vardır; o da Tanrı’ya ilahi bir teslimiyetle yönelmektir. Sartre için bireyi bulantıya sokan Tanrı, Kierkegaard için bireyin kurtuluşu ve hiçliğini ortadan kaldıran önemli bir güçtür. Kierkegaard, Sartre gibi Tanrı’yı bireyin varoluşu için tehlike olarak görmez.

Sartre için insanın Tanrı’yı kabul etmesinin tek nedeni çaresizliktir. Çünkü insan kendini, dünyaya fırlatılmışlığından dolayı eksik ve kusurlu bir varlık olarak görür. Bu eksikliğinden kurtuluşu, Tanrı’ya inanmak ile gerçekleştirir. Kierkegaard işte tam da bu nedenle Tanrı’ya inanmamız gerektiğini söyler. Birey ancak kendi varoluşunu imanla, Tanrı’ya yönelerek gerçekleştirir. İnsan en üst evreye yani varoluşunu gerçekleştirmesi için gereken en yüce yere, ancak Tanrı’ya inanarak varabilir. Sartre ise insanı Tanrı yerine koymaya çalışır. Kierkegaard için insan kendi varoluşunu Tanrı ile gerçekleştirir.

Albert Camus’ya Yansıyanlar:

Varoluş felsefesinde umutsuzluk konusuna Kierkegaard ve Marcel’den farklı bir yorum getiren düşünürlerden birisi de Albert Camus’dür. Camus’ye göre bu dünyadaki absürtlüğün (saçmanın) farkına varan birey, yeni bir dünya arar. Bu bireylerin geleceğe ait olan bir umududur. Camus, bu umudun bireyde aşkın olan bir din, Tanrı veya başka bir dünya özlemini ortaya çıkardığını savunur. Bu özlem bireyin bu dünyadan vazgeçişi sonucunu dolaylı da olsa ortaya çıkarır. Oysa insan umut bakımından değerlendirilince bu dünyanın absürtlüğüne sımsıkı sarılmalıdır. Çünkü umut bu gerçekliği yani absürdü yadsımak, görmemek demektir. Camus’ye göre bu gerçekliği yadsımak, felsefece intihardır. Felsefece intihar demek, bu dünyaya aşkın bir varlığa inanmak demektir. Oysa absürdün bilincine varmış bir birey ona hiç ayrılmamak üzere bağlanmıştır. Bu bağlamda absürdün bilincine varmış bir birey artık sadece şimdiye ve bu dünyaya aittir. Kendi bireysel sınırları içerisinde kalarak, doğaüstü bir varlığa güvenmeden yaşamak zorundadır. Çünkü Camus’ye göre doğaüstü ve Tanrı fikri bizim idrak alanımızın sınırlarını aşar. Absürtlük bu dünyanın sorunudur ve çözümü de çözümsüzlüğü de bu dünya sınırları içerisindedir.

Absürtlük konusunda çalışmanın bir diğer filozofu olan S. Kierkegaard da bu durumun farkında olmasına rağmen absürtlüğü geçiştirip onu bir öte dünya ve Tanrı fikriyle aşmaya çalıştığı için felsefece bir intihara sürüklenmiştir. Ayrıca Kierkegaard bu dünyadaki karşıtlık ve aykırılığı dinin ölçütleri içinde ele aldığı için öte dünya anlayışına oldukça önem veren bir varoluşçuluk geliştirmiştir. Bu yönüyle Albert Camus’den oldukça farklılaşmıştır. A. Camus’ye göre umut bir tür boyun eğiştir. Bu bağlamda Camus umudu olumsuz bir duygu durum olarak tanımlar. Hatta daha da ileri giderek Yunan mitolojisinden örnekler verir: Umudu Pandora’nın kutusundan çıkmış kötü duygular arasında değerlendirir. Pandora’nın kutusu açıldığında bütün kötülükler, hastalıklar, dertler, delilikler vs. dünyaya yayılır ve bunu dert edinen Tanrılar kutuya umudu eklerler. Böylece insanlar dünyadaki tüm olumsuzluklara, kötülüklere umut duygusuyla katlanabilmektedirler. Nitekim Camus, umudu Pandora’nın kutusundan çıkan en büyük kötülük olarak görmektedir.

Umutsuzluk konusunu işlediği eserlerinden birisi olan Tersi ve Yüzü adlı eserin ilk bölümü olan Alay’da Camus, yaşamdan umudunu kesmiş yaşlı bir insanla, içi umut dolu gencecik bir insanı örnekler. Gençliğinde insan, her şeye zaman içerisinde sahip olacağını düşünmektedir. Bir yandan geleceğini planlar, diğer yandan da kendisinin dünya için faydalı olduğunu düşünür. Lakin yaşlandığı zaman, insanın her günü birbirine benzemeye başlar. Yaşlı olduğu ve ilgi çeken bir tarafı olmadığı için terk edilen insan umudu Tanrı’ya sığınmakta bulur. Geleceği olmayan bir insanın korku ile Tanrı’ya bağlanması absürtten kurtulmanın bir yolu olarak, çaresizce umut etme olarak ele alınır.

Ölümcül Hastalık Umutsuzluk:

Kierkegaard’a göre umutsuzluk evrenseldir, çünkü insan sonluluktan sonsuzluğa geçişi umutsuzluk yoluyla gerçekleştirir. Umutsuzluk kaçınılmazdır. Benliğin hastalıklarına karşılık umut üzerine iyimser bir felsefe geliştirmek ruhumuza yapılabilecek en ağır saldırılardan biridir. Sonlu varlığı ile sonsuz varlığı arasına sıkışan insan “kendi olma” sürecini umutsuzluk içinde yaşar. Kierkegaard için umutsuzluk ölümcül hastalıktır. “Bu hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın fiziksel ölümle sona ermesinden çok, bu hastalığın işkencesi, can çekişen ama ölemeden ölümle savaşan kişi gibi ölememektedir, sürekli bir can çekişme hali içindedir.” Umutsuzluğun özü yaşamın hiçbir şey olmamasıdır.

“…ve ölüm, sağlıkla ve güçle taşmış olsa da yaşamın bizim için sağladığından sonsuzca daha fazla umut içerir.”

“Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince, sonsuzlukta olduğu gibi her şey sessizlik içindedir; başın ister tacın parıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş olarak sayısız kalabalıkların içinde kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı , en alçaltıcısı ile vursunlar, sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir kaygı gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığın veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! İster zaferler isterse yenilgiler söz konusu olsun, senin için her şey kaybedilmiştir, sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi ben’ine umutsuzluğun ben’ine çiviler!”

Kierkegaard ve Camus’nun Umutsuzluk Görüşü:

Kierkegaard ve Camus, bireyin umutsuzlukla ilk tanıştığı noktada benzer görüşler ortaya atarlar. Nitekim ikisi de bireyin yaşamındaki derin boşluğun umutsuzluğa yol açtığının farkındadırlar. Bu boşluğun en önemli sebebi ise Tanrı’dır. İki filozofa göre de birey, Tanrı’yla ona ister inansın ister inanmasın karşılaşmak zorundadır. Birey Tanrı’ya inanmadığı için onun yaşamında boşluk kaçınılmaz olacaktır. Camus felsefesinde yaşamın boş olduğu düşüncesinin altında bir Tanrı’nın olmaması yatar. Kierkegaard felsefesi ise Camus felsefesinin aksine var olan bir Tanrı düşüncesini temele alır. Bu felsefeye göre birey eğer Tanrı’ya bağlanma noktasında zayıflık gösterirse yaşamında boşluğa nihayetinde ise derin bir umutsuzluğa düşer.

Kierkegaard felsefesi Tanrı temelli olduğu için doğal olarak bu dünya ve öteki dünya anlayışına sahiptir. Camus felsefesi için ise var olan sadece bu dünyadır. Çünkü Camus felsefesinin temelinde yoğun bir Tanrıtanımazlık yatar. Bundan dolayıdır ki onun felsefesinde umutsuzluk yaşamdan kaynaklanan bir durumdur. Kierkegaard’da ise bu durum tamamen farklıdır. Öyle ki onun felsefesinde umutsuzluk bir iman sorunu olarak yani bireyden kaynaklanan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Camus felsefesi bir umutsuzluk felsefesidir. Dikkat edilirse Camus’nün romanlarındaki kahramanlar onun us karşıtı diye benimsediği uyumsuz insanlardır. Camus, Sisyphos Söyleni adlı eserinde bizzat uyumsuz bir zihne sahip bir bireyin zihninde artık umuda yer olmadığını savunmaktadır. Camus’nün eserlerine dayanarak onun da uyumsuz bir zihne sahip olduğunu bunun ise genel anlamda felsefesine yansıdığını görmekteyiz. Camus felsefesi başlı başına bir umutsuzluk felsefesine dönüştüren başlıca sebep ise onun insan varoluşunun saçma dolayısıyla anlamsız bir temelde olduğuna inanmasıdır.

Pişmanlık ve Teslimiyet:

Bireyin her seçiminde pişman olması onun yaşamış olduğu estetik hayatından kaynaklanır. Kierkegaard bu sözlerini şu alıntı ile destekler:

“Evlenirsen pişman olursun; evlenmezsen yine pişman olursun; evlen ya da evlenme, pişman olursun; ister evlen, ister evlenme pişman olursun dünyanın aptallıklarına gül geç, pişman olursun; gözyaşı dök yine pişman olursun; dünyanın aptallıklarına gül geç ya da gözyaşı dök, pişman olursun; dünyanın aptallıklarına ister gül geç ister gözyaşı dök, pişman olursun. Bir kadına inan, pişman olursun; inanma yine pişman olursun; bir kadına inan ya da inanma pişman olursun; bir kadına ister inan ister inanma, pişman olursun; kendini as ya da asma pişman olursun; kendini ister as ister asma, pişman olursun. Bu, beyler, bütün felsefenin toplamı ve özüdür.”

Alıntıdan anlaşılacağı üzere; bireyin içerisindeki hazlar hiçbir zaman tam olarak tamamlanmaz. Her zaman daha fazlasını ister. Birey bir doyumsuzluk içerisindedir. Bu durumda birey bedensel olanı sürekli doyurur. Ruhsal alan her zaman eksik kalarak kendi içinde bir sıkıntıya neden olur. Ama bu durum bireyin sonlu oluşu ile ebedilik arasında kalmasına neden olarak pişmanlık kavramını ortaya çıkarır. Çünkü burada pişmanlık karşıtlık içerisindeki ruhsal bir çığlık olmuştur. Pişmanlık buradaki umutsuzluğun devam eden bir sürecidir.

Teslim olmuş bireyler her zaman dünyanın menfaatlerinden ellerini çekmişlerdir. Dünyanın cazibesine kapılmadan sadece kendi seçimleri ve inançları doğrultusunda Tanrı’ya kendilerini teslim etmişlerdir. Onlar için önemli olan Tanrı’dan gelen emir ve sonsuz bir boyun eğişten ibarettir. Bu yüzdedir ki Tanrı indinde onlar sonsuz teslimiyet şövalyeleridir. İbrahim böyle bir davranışı sadece inandığı ve kabul ettiği Tanrı’sı için yapmıştır. Çünkü ona beslemiş olduğu büyük bir sevgi vardır. Tanrı için yapmıştır ki Tanrı onu sınamış ve imanını görmek istemiştir. Kendi için de yapmıştır, çünkü Tanrı’ya kendisini kanıtlamak istemiştir. Bu durum üç şekilde ifade edilir; “ya bu bir ayartma ya sınama ya da kışkırtmadır.” Bunların hepsi de İbrahim’in davranışını sergilerken ne koşullar üzerinden bunu yaptığı gösterir niteliktedir. Ama İbrahim her şeyi göze alarak Tanrı için ne doğru ise onu yaparak bu tür eylemleri görmezden gelmiştir.

Kaygı:

Kaygı, Kierkegaard’ın ‘Kaygı Kavramı’ adlı eserinde yoğun olarak ele aldığı ve günahın insandaki psikolojik belirtisi olarak gördüğü kavramdır. İnsanın varoluşunu yapılandırmasında etkin bir rol oynayan kaygı, bu özelliğiyle psikolojik anlamından sıyrılarak, ontolojik bir anlam kazanır. Kaygı, nesnesi belirsiz bir hiçlik durumu olarak insanı hiçlikten kurtarmak adına olanaklarına yöneltir ve olanakları arasından seçim yapmasına yön verir. İnsan olanaklarını tüketemeyeceğine göre, kaygıdan tam anlamıyla da kurtulamaz. Kaygı, insanın seçimlerine yön vermesi bakımından olumlu bir nitelik taşır. Bu duruma günlük yaşamımızdan örnekler vermek de mümkündür. Sözgelimi, üniversiteyi bitiren bir kişi mesleğini icra etme konusunda kaygılanır. Çünkü okuldan mezun olmak ona tam anlamıyla bir şey kazandırmaz. Bunun için kaygısını en aza indirmek için iş arar, sınavlara girer ve bunların içinden bir seçimde bulunur. Yaptığı seçim de kişiye iyi bir iş imkânı sunar. Yani kaygı, kişiye bir anlamda yol göstererek en doğru seçimi yapmasına yardım eder.

Kierkegaard, kaygıya ontolojik anlam yüklemekle kalmaz ve onu günah kavramıyla da ilişkilendirir. Kaygı, günah işleyen insanın ruh durumudur. Dolayısıyla varoluş yoluna girmenin koşulu da günah işlemekten geçer. Tanrı’ya yapılan bu başkaldırı sonucu kişi kaygılanır ve kaygıdan kurtuluşun, benliğin gerçek anlamının Tanrı’da olduğunu düşünerek ancak iman ile mümkün olabileceğini düşünür. Günah işleyerek suçlu konuma gelen insan, bu durumun yarattığı kaygıdan ancak iman vasıtasıyla kurtulabilir. İman vasıtasıyla kaygıdan kurtulan insan ise özgür olur ve benlik bütünlüğüne ulaşır. Kierkegaard’a göre kaygı insanın varoluşunu belirleyen bir ruh durumudur. Bu nedenle kaygının bir anlamda insanın var olma bilinci olduğu söylenebilir.

Son olarak kaygı kavramının kullanım anlamının felsefe ve psikolojide farklı olduğunu söyleyebiliriz. Kaygı, psikolojide ağırlıklı olarak insanın yaşadığı bir ruhsal bunalım ve daralma olarak tanımlanmıştır ve ruhsal bunalımdan öte açılımlarına ya da kişilik üzerindeki yaratıcı ve kurucu etkisine değinilmemiştir. Yalnızca birkaç kişilik psikoloğu kaygının kişilik kurmada rolü olduğunu belirtmiştir. Ancak felsefede kaygı, ruhsal bunalımdan öte insanın benliğinin kurucu öğesi olarak görülmüş ve varoluşa götüren uyarıcı güç olarak görülmüştür.

Sonuç:

Kierkegaard aldığı dini eğitimin ve yaşadığı çevrenin etkisiyle felsefesini “Tanrı ve İman” üzerine şekillendirirken bireyi ve onun tercihlerini merkeze alan görüşleriyle varoluşçu felsefenin temellerini oluşturmuştur. Çalışma içerisinde de belirtildiği gibi Jean Paul Sartre’ın ve Albert Camus’nün edebi eserlerinde sıklıkla gördüğümüz; bulunduğu ortama “yabancı” ve “uyumsuz” insan prototipinin oluşumunda yadsınamaz etkisi olan Kierkegaard yaşadığı dönemde çevresince pek anlaşılmasa da ölümünden sonra hak ettiği değeri görmüştür.

 

KAYNAKLAR

  1. Durna H. (2019). Soren Aabye Kıerkegaard Felsefesinde Birey Olabilmenin İmkânı, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi. Sivas.
  2. Ayan Y. (2002). Kierkegaard’da Benlik ve Varoluş Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Doktora Tezi. Erzurum.
  3. Taşdelen V. (2004). Soren Kierkegaard’ın Varoluş Alanlarında Benliğin Oluşamaması Sorunu Ve Bir Çözüm Önerisi Olarak Sevgi Alanı, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Doktora Tezi. Ankara.
  4. Yıldır B. (2019).  Kıerkegaard’da Benlik Üzerine Bir İnceleme, Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi. Denizli.
  5. Tuncel E. (2016).  Soren Kierkegaard Ve Albert Camus’de Umutsuzluk Kavramı, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi. Kayseri.
  6. Manav F. (2010).  Soren Kıerkegaard’da Kaygı Kavramı, Gazi Üniversitesi, Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Anabilim Dalı, Felsefe Grubu Öğretmenliği Bilim Dalı, Yüksel Lisans Tezi. Ankara.
  7. Abanoz S. (2020). Soren Kierkegaard’da Pişmanlık ve Teslimiyet Kavramları, Çankırı Karatekin Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi. Çankırı.
  8. Arıtürk Gümüş E. (2019).  Soren Aabye Kıerkegaard Ve Jean-Paul Sartre’da Varoluşçuluk Ve İnanç, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felesefe Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi. İzmir.
  9. Kierkegaard, S. (2017). Ölümcül Hastalık Umutsuzluk. (Çev. M. Mukadder Yakupoğlu). Ankara: Doğu Batı Yayınları.
  10. Kierkegaard, S. (2013). Meseller. (Çev. Osman Çakmakçı). İstanbul: Pinhan Yayıncılık.
  11. Kierkegaard, S. (2018). Kaygı Kavramı. (Çev. Türker Armaner). İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları

Yorumlar kapatıldı.