Yazar: 19:25 Öykü

Kehanet

YÜZEY 1.

Bir kehanetten belliydi onu öldüreceğim.

Bundan seneler önce, henüz sevgili babam tahtta iken, veliahtlığımı korumam gereken bir mesele ortaya çıktı. Ancak kaderi değiştirmek mümkün değildi. Bunu ne Zeus ne başka bir tanrı ne de benim gibi nüfuzlu bir prens başaramazdı. Ömrümüzün ipliklerini Kader Tanrıçaları Moiralar örerdi, son geldiğinde de onlar koparıverirdi. Sırf ben istediğim için birkaç iplik birden kopacak değildi. Ancak ben o kadar istedim ki, öyle adaklar sundum ki altın kapılı tapınaklara, sonunda Moiralar’ın karşısına çıkıp onları ikna ettim.

Onu öldüreceğim bir kehanetten belliydi.

Sevgili ziyaretçi, henüz yaşım 22 ve kalbim iktidar sevdasıyla taşlaşmamışken, henüz onu tanımıyorken onu öldüreceğim belliydi. Kader sahiplerinin benden istediği kurbandı o. Kendini bir tanrıya veyahut tanrıçaya adamış olması yeterliydi. Ki adamıştı da, Artemis’in altın saçlı kızı. Korkularını, tapınağın kapısında bırakan  kadın. Bense, cahillerden daha cahil bir prens. Babasının boyunduruğu altında varlığının cezasını çeken, yok sayılan bir veliaht.

Doğmamış olmam, önce anneme hayır getirirdi. Doğmamış olsaydım, daha dünyaya gelirken annemin canını almazdım. İstenmeyen evlat serüvenim, daha ilk nefesimle üzerime yapışmazdı.  On bir yaşındayken yürümeyi yeni öğrenen üvey kız kardeşimi sarayın su kaynağı olan kuyudan aşağı atmaz, suçu sadık hizmetkârıma yüklemezdim. Adını bile hatırlamadığım o hizmetkâr cezasını kabullenip kendini aslanların önüne attığında bir parça pişmanlık hissederdim, sevgili ziyaretçi. Ama hayır, sebebi olduğum hiçbir zarar için kendimde sorumluluk hissetmedim. Kanımın zerresinde yoktu utanç, pişmanlık ya da korku. Katil doğmuştum, katil ölecektim.

Dört bir yanı azgın denizlerle çevrili, ana karadan millerce uzak Epiphania Krallığı’nın yegâne kralı Maurice’tım ben. Destanlarda yahut yazıtlarda geçmedi benim hükmettiğim toprakların adı. Komşu ülkeler dahi, hayalet olduğumuzdan şüphelenirdi. Sadece ana karaya değil, bizden olmayan her krallığa hatta insana dahi uzaktık. Yalnız savaş alanlarında duyarlardı sesimizi ve görürlerdi suretimizi, kana susamış vampirler misali. Ben, ülkemin en dirayetli savaşçılarından biriydim. Halkın karşısına ağırlığımın on katı demir zırhımla çıktığım zaman, başlar korkuyla eğilirdi. Hoş, eğilmeyen baş da kesilirdi. Bir krallığı yönetmek ancak yüreklere ekilen korkuyla mümkün olabilirdi. Ve ben o korkuyu ektim. Öyle bir ektim ki, tohumunu saçtığım topraktan dalları karanlık göklere uzanan bir ağaç yeşeriverdi. Gücümün timsali, vicdansızlığımın gözgüsü.

Bu sene, krallığımın altın yılı oldu. Tahttaki 25. yılımı veliaht oğlumun benim için hazırlattığı 25 gün süren festivalle kutladım. Tebaam bayram etmekle kalmadı, tanrılara sundukları adaklarında benim adıma yer verdiler. Krallarının sağlığı ve huzuru için dua ettiler. Dualar kabul edilir, inanırım. Benim senelerce ettiğim beddualar nasıl kabul olduysa, şimdi savaşlardan ve fakirlikten yorgun düşmüş halkımın yalnız kendi varlıkları için değil; benim için ettiği dualar da kabul olur. Tanrılar, yeryüzünde gölgeleri olan kralları yalnız bırakmaz, güçsüz kullarının ruhlarıyla onları besler. Bin yıllardır böyle süregelmiştir, bundan sonra da olacak olan budur.

Ülkemin kutsal denizinin adını koyduğum veliaht oğlum Aegea, tıpkı dedesine benzer. Kızdığı zaman korkuluğa benzeyen sıska bedeni titrer, kaşları tiksintiyle çatılır. Dedesinin bir zamanlar yaptığı gibi, kral babasını çoğu zaman görmezden gelir. Bana, Epiphania’nın habis kralı Maurice’a, saygısızca nutuklar atmaya kalkar. Çoğu zaman onun cahilce davranışlarına gülüp geçsem de bazen yüreğimi inceden bir şüphe kaplar. Kan kana çeker, derler. Benim oğlum dedesine reva gördüğüm sonu bana yaşatır mı, diye düşünürüm. Öyle gecelerde gözüme uyku girmez, kıydığım canlar baş ucumda korkunç kahkahalar atarak beni izler. Yaşattıklarımı yaşamamı dilediklerini fısıldarlar öldürücü bir zehir gibi kulağıma.

Sevgili ziyaretçi, sana dökeceğim dert de budur. Zehrimi akıtacağım, işlediğim günahları teker teker sayacağım. Çağın, yaşın her ne ise beni dinleyecek ve yükümü benden alacaksın.

İlk cinayetimi bana can veren annemi öldürerek işledikten sonra, çocukluğum boyunca sarayın en kuytu köşesinde, kral babamın gözünden ırak bir şekilde büyütüldüm. Bakıcılarımın ülkenin soylu dili sayılan Epiphanic dilinde konuşarak babamla annemin aşkını birbirlerine anlattıklarını duyardım. Ve bana acıdıklarını. Seyisimden Epiphanic öğrendiğimi onlara hiç belli etmedim. Kendi hakkımda ve içinde bulunduğum krallık hakkındaki her şeyi, bakıcılarımdan habersiz bir şekilde onlardan öğrendim. Kendimce pratikler yapar, arka bahçede at koştururken sevgili atım Rijar’ın kulağına fısıldardım seyisimden öğrendiğim her bir yeni kelimeyi. Babamın, krallık soyunun en önemli nişanesi olan bu dili kullanmamı istemediğini biliyordum. On yaşıma kadar, babamın yüzünü hiç görmedim. On yaşıma kadar halktan da kabul görmedim. Çünkü doğumumla krallığa sadece ölümü değil, kuraklığı da getirmiştim. Babamın son on yıldır ülkenin üzerine çöken lanetlerle bitmek bilmeyen savaşının sorumlusu da bendim. Yine de buna rağmen babam rüyalarımda beni taht odasına davet eder, elini uzatarak gülümserdi.

“Gel, oğlum. Veliaht prensim,” derdi ben yüreğimden sarayın duvarlarına taşan mutlulukla ona doğru adımlar atarken.

“Baba.”

Bir kelime insanın ağzında kötü bir tat bırakmayı nasıl başarabilirdi? İki heceden ibaret olan bir kelime nasıl olur da ağzımda eğreti dururdu? Dudaklarımdan özlemle, yine de korkuyla çıkan o kelime rüyamı her seferinde kabusa çevirirdi. Taht odasının gri duvarları, pencerelerden sızan sert rüzgarla titrer, çakan şimşekler kulaklarımı adeta kanatırdı. Hiç görmediğim babamın hiç görmediğim mağrur yüzü insana ancak kabuslarında görünecek korkunç bir şeytana dönüşür, çelikten bir sesle soylu dilinde konuşmaya başlardı.

“Sen, sen bu krallığın l-laneti. Soyumun en zaid parçası. Dönen devran ü-üzerine yıkıl-sın. Ö-ö…”

Hemen ayaklarının dibine diz çöker, beni affetmesini dilerdim. Suçumu bilmeden kabullenir,  bu kâbusun yeniden hoş bir rüyaya dönmesini isterdim. Babamın ağzında biriken kanlar, Zhâp deresinden çağlayan suymuş gibi önce ellerime dökülürdü. Ağlayarak kanlar içinde kalan ellerime bakarken, bütün taht odası kan gölüne dönerdi. Ve ben o kabustan boğularak uyanırdım.

O sabah da öyle oldu. Nefessiz kaldığım o kabustan bakıcım Tresce’nin beni sarsmasıyla uyandım. Tresce, saraya bütün hayatını vermiş sadık bir kadındı. Uzun beyaz saçları her zamanki gibi geriye taranarak toplanmış, üzerindeki yemeniyle aynı renkte bir örtüyle kapatılmıştı. Bazen onun annem olduğunu hayal ederdim. Elimden tutar, saray mutfağına götürür ve o gün canım ne istiyorsa onu hazırlatırdı. Karnımı doyurduğumda önümde eğilerek odamdan çıkar ve kitap okumama müsaade ederdi. Seyisimin dışında, bana prens muamelesi yapan tek hizmetkârdı.

Ancak o sabah gözle görülür bir farklılık vardı. Uykumdan uyandırıldığımda Tresce ve diğer hizmetkarlar, ellerinde gün içinde giyeceğim kıyafetlerle hazır bekliyorlardı. Mahmur gözlerle kıyafetlere bir bakış atmıştım.Bunlar her zamanki kıyafetlerim gibi durmuyordu. Bir kere, Tresce’nin tuttuğu gömleğin dik yakaları altın renkli iplikle dikilmiş krallık armadasıyla süslüydü. Bu zamana kadar armadayı taşımama izin verilmemişti. Gömleğimin hemen ardından kollarımdan geçirilen mor pelerini ise sadece özel günlerde giyme iznim vardı. Ama önümüzde ne bir adak bayramı ne de kutlama gerektiren bir zafer yoktu.

“Neler oluyor, Tresce?” diye merakla mırıldandım. Tresce, sevgi dolu bir gülümsemeyle beni süzdü ve elini kaldırarak hizmetkârlara kapıyı işaret etti. Evet, bir şeylerin ters gittiğine tamamıyla emindim artık.  Hizmetkârlar birer birer odayı terk ederken Tresce ellerimi tutarak beni yatağıma oturttu, kendisi de yatağımın tam karşısındaki sandalyeye geçti.

“Maurice, artık buradaki zamanın doldu.”

“O da ne demek, Tresce? Beni nereye gönderiyorsunuz?”

İstenmeyen bir çocuğun en büyük korkusu yine istenmemektir. Yüreğimin bir davul gibi gümbürdediğini duyuyordum kızaran kulaklarımda. Babama şimdiki uzaklığımdan daha uzak olabileceğim bir yer var mıydı koca dünyada? Tresce, aklımda kuyular kazan sesleri duymuşçasına ellerimi sıktı.

“Bugünden tezi yok kaz tüyü yastıklarda yatacaksın, altından bardaklardan içeceksin suyunu,” dedi ben şaşkınlıkla ona bakarken ve devam etti, “baban bu sabah seni veliaht ilan etti, Maurice.”

Havai fişekler. Kafamın içinde. Hayır hayır, krallığın her yerinde gökyüzüne fırlatılan havai fişekler. Sonunda kral veliahdına acımış, tahtının sağ yanında yer açmıştı ona. O gün nasıl hazırlandım, ne zaman Muhafız Yolu’ndan geçtim de taht odasının kapısına vardım, hatırlamıyorum. Önümde yükselen altından kapıyı süzerken içimde senelerdir biriken yokluk hissini özgüvene çevirdim. Bir anda. Tek saniyede. Çünkü talimliydim, kabuslarımın başlangıcı da böyleydi. Bana düşen, sonu baştan yazmak ve mümkün olduğunca tahttan uzak durmaktı. Henüz on yaşımdaydım sevgili ziyaretçi, vicdanım kurak topraklara dönmemişti daha.  

Altın kapı açıldı. Yüzüm yere dönük, ellerim göğsümde birleştirilmiş halde mermerleri sayarak sekiz adım attım. Dokuzuncuda durdum, bir nefes aldım ve selam verdikten sonra ağırlığımı sağ dizime vererek yere çökerken başımı tam önünde durduğum tahta ve onun sahibine çevirdim. Bu selamı senelerce dizlerim kanayana kadar çalışmıştım. Bir gün işime yarayacağına inanarak, her selamımda babamın hiç görmediğim yüzünü hayal ederek. Babam, dinlediğim masallardan yeşil olduğunu bildiğim gözlerini taht odasının penceresine çevirmişti. Oturuşu, sanki oğlu ile değil, düşman bir krallığın elçisiyle görüşme yapıyormuşçasına mağrur ve ciddiydi. Yüzüme kati suretle bakmıyor, dizlerinin dibinde oturan simsiyah bir köpeğin başını okşuyordu. Kral tahtının iki yanına dizilmiş üst düzey muhafızlar ve ben, ağzından çıkacak bir cümleyi bekliyorduk. Babam, tek elini kaldırarak iki kez parmaklarını şıklattı. Bunun, konuşmak istemediğinde yaptığı bir hareket olduğunu sonradan öğrenecektim.

“Burası,” diye mırıldandı ahenkli bir ses. Tereddüt ederek birkaç saniye duraksadıysa da cümlesine devam etti. “Burası Epiphania Krallığı’nın kalbidir. Siz de, Maurice, Hakim Kral Dördüncü Iasonas’ın veliahtı olarak bu sabah meclisimiz tarafından seçildiniz.”

Konuşan, bana ileriki yıllarda taht yolunu açacak ve elimi kandan arındıracak olan ordu generali Mitrakoslu Loukas’tı. Benden sadece on dört yaş büyüktü ancak krallığın en bereketli şehri Mitrakos’un hem meclis başkanı hem de verimli ovalarının sahibiydi. Adını hiç duymadığım babası, ikinci karısını da yanına alıp kayıplara karışmadan önce Loukas’ı sahip olduğu her şeyin başına getirmişti. Bunları bana taht odasından çıkıp bana asıl sarayı gezdirmeye başladığında anlatmıştı. Benim de kendim için aynı talihi tanrılardan dilemekten başka çarem yoktu.

Taht odasının sessizliği içinde duyulan tek ses babamın köpeğinin nefes alışveriş sesleriydi. Çöktüğüm yerden kalkarak başımı yana eğdim ve Loukas’ı selamladım.

“Kadim meclisimiz ve Kral babamın kararı beni ancak mutlu eder,” diye mırıldandım sesimin titrekliğine aldırmadan.

Meclis üyeleri olduğunu anladığım iyi giyinişli adamlar ve Loukas beni gülümseyerek selamladı. Yüzleri babama dönük halde kapıya doğru teker teker ilerlediklerinde asıl anın geldiğini anlamıştım. Şimdi babam bütün o ciddiyetini bir kenara bırakacak ve ayağa kalkacaktı. Bana sıkıca sarılıp, evine hoş geldin diyecekti. Ve benim yıllardır sabırsızlıkla beklediğim, açlıkla hayal ettiğim sevgiyi kalbimin en ortasına bırakıverecekti.

“Senin doğduğun gece bütün şehir Zeus’un sunaklarında canları için yalvarmaktaydı. Çünkü peşinde yağmur bulutlarını getirdin.”

Babamın gür sesi kulaklarımda yankılanırken kendimi yere bıraktım, diz çökmüş halde söylediklerini dinliyordum. O kadar heyecan, on yaşındaki bir çocuğa fazla gelmişti.

“Geceden sabaha öyle yağmurlar yağdı, öyle seller çağladı ki hepimiz Zeus’un bizlere kızdığına ikna olmuştuk ama sebebini bilemiyorduk. Hatamız ne olabilirdi de yüce Tanrı gazabını bize yöneltmişti? Bu odada saatlerce düşündüm. Yatak odamızdan annenin can havliyle haykırışlarını duyuyordum. Dünyaya seni getirmek için çırpınıyordu.”

“…”

“Annen, Medea Lora. Seni tıktırdığım o yerde adını hiç duydun mu? Sarı örgülü saçları, güneşten daha parlak gülüşü ve masmavi gözleri vardı. Sana bakıyorum da doğarken sadece annenin canını değil, buz mavisi gözlerini de almışsın. Bir vampir gibi,” dedi tükürürcesine.

İnsanın kendini suçlaması en hazmedilebilir yanıdır. İnsan bununla yaşar, bunu belki gömer ama hep zihninin en gizli yerinde bekletir. Böylece kim olduğunu kabullenir. Sindirir. İnsan aynadır da. Yansımasından işlediği suçu bir başkası görürse eğer, işte o zaman dönüşümü başlar. Çünkü artık kim olduğunu bilen tek kişi kendisi değildir. Bu, hazmedilemez. İnsanı kendi aynasına bakmaktan kaçındırır.

“Annemi ben öldürmedim baba,” dedim sanki babamı inandırabilecekmiş gibi. Kendi inandığım bir gerçeği ona nasıl farkı sunabilirdim? “Ben öldürmedim, kanamadan öldü o.”

“Senin ellerindeki kandan. Yolunu bir türlü bulamayıp annenin rahminde ters döndüğün zaman ruhuna kadar bulaşan kandan.”

Gözlerimden akan yaşların yanaklarımı kezzap gibi yakışını hatırlıyorum. Katili olduklarımın omuzlarıma bıraktığı yükle sarsılan bedenimi hatırlıyorum. Annemin canı, babamın mutluluğunun katili. Kendi hayatımın katili.

“Halkım benden bir veliaht istedi. İki kız çocuğu onlara yetmedi. Senin çıkarılmanı ve veliaht ilan edilmeni istediler. Ölümümü dört gözle bekleyen meclis de hemen harekete geçti. Ama adaletin ve doğru sözün tanrıçası Themis’e yemin ederim ki, karım erkek evladımı doğurur doğurmaz seni o çukura tekrar kapatacağım. İv.”

İv. Zehir.

Hâkim Kral Iasonas’ın beni taht odasına ilk ve tek kabul ettiği gün o gündür. O günden sonra, gümüş heykellerle kaplı koridorundan bile geçmeme müsaade edilmedi. Kanım tutuşur, tahta göz koyarım diye. Belki babamın kızlarını, hatta köpeğini kıskanırım da hakkımı ararım diye. Aradım, aradım da. Elimde meşaleyle, gündüz ve gece, seneler sonra tanımaya başladığım koca şehirde aradım hakkımı. Yeni yetme kızların ve oğlanların koynunda, tapınak muhafızlarının dinlendiği kerpiç kulübelerde ve hatta Syalvja Dağı’nın tepesinde aradım. Bulamadım. Var olan bir şey, bir hak, nasıl bu kadar uzakta olabiliyordu? Kaç denizler aşmam, kaç yıllar geçmem gerekiyordu? Sonra anladım, ancak o zaman sezdim hakkımı nerede bulacağımı.

 Avuçlarımın arasında. Kalbimin ortasında ve kulağımın arkasında. Kendimde.

Hak bendim, ne diye onu başka diyarlarda arıyordum? Tanrılar beni yosun tutmuş duvarların arasında çürümem için göndermemişti bu krallığa. Bir sebebi olmalıydı. Doğduğum gün çıkan fırtına ve peşinden gelen o kuraklığın bir sebebi olmalıydı. Bir işaret. Tanrılar ya da yukarıda her ne varsa, onlar tarafından bana yüklenen bir sorumluluk. Epiphania Krallığı. Ve onun kralı olmak.

YÜZEY 2.

Nerededir Tanrılar? Zeus nereden bakar sonsuz dünyaya, karısı Hera nerede ağlar? Hermes hangi yerin altında eşlik eder ölülere? Kaderimiz nerede yazılır? Ben, yirmi iki yaşımda öğrendim. Yirmi iki yaşımda, işlediğim cinayetleri sırtımdaki heybede saklarken öğrendim. Çağırıldım. Davet edildim tanrıların sofrasına. Dionysos şarabından sundu kendi elleriyle. Pasithea rahatlattı gergin bedenimi. Kolay mıydı, tanrıların arasındaydım. Kime nasip olmuştu bin yıllarca, bu sofrada bir tas yemek yemek hiçbir adakta bulunmadan? Bana. Habis Prens Maurice’a.

Gençtim, tanrıları kandırdığımı sanıyordum. Oynadığım oyunları burunları o kadar yüksekteyken görmezler,  hilelerimi fark etmezler sanıyordum. Kehanetleri alay, adakları nükte sanıyordum. Yanılmışım. Kaderi örenlerin bir bildiği varmış. Beni yükseklere çıkaran, çukurlara oturtan onlarmış. Moiralar.

Bir kehanetten belliydi onu öldüreceğim.

Beni yüce huzurlarına kabul ettiklerinde, ellerim sanki saatlerce öküz arabası çekmişim gibi titriyordu. Dileğimi çoktan biliyor olmalılardı, kaderi daha evren yokken yazanlardı onlar. Dileğim öyle karanlık, öyle vahşiydi ki, gerçekleşir miydi bilmiyordum. Tek bildiğim, Tanrıların öfkesini üzerime çekmeden dileğimi gerçekleştirebilmek için, yine onların iznine ihtiyacımın olduğuydu.

“Hoş geldin, fani oğlan. Nedir seni kaderin ağlarını teker teker açmaya zorlayan?”

Bir çocuk kahkahasını andıran büyülü ses, içinde bulunduğum odada yankılandı. Gözlerime bağlanan siyah kumaş yüzünden, kendi gözlerimin arkasındaki karanlıktan başka hiçbir şey göremiyordum. Büyülü sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdim ve dizlerimin üzerine çöktüm.

“Söyleyeceğim şeyin sizi, kaderin yaratıcılarını, hiddete sürükleyeceğinden korkuyorum. Ben-”

“Bizim kapımızdan hiçbir ölümlü korkuyla giremez, fani. Sen, yüreğindeki korkuyu söküp atalı yıllar oldu. Diyeceğini de.”

Başka, yine büyülü ama daha sert bir ses sözümü kesti. Bu, Atropos olmalıydı. İnsanın kaderinde ne kadar tümsek, ne kadar acı varsa hepsini kendi elleriyle yerleştiren zalim Moira Atropos. Korkmadığımı biliyorlardı. Sadece nasıl söyleyeceğimi bilemediğim için birkaç saniye kazanmak istemiştim. Üstelik gözlerimdeki kumaşı söküp atmamak için kendimi zor tutuyordum.

“Hak eden hak ettiği yerde otursun. Bereket, Epiphania’nın üzerine yağsın. Yağanlar taşsın, taşanları toprak sindirsin. Ve ben, habis değil, halis olayım.” Duraksadım. “Kral olayım. Dileğim de arzum da budur.”

Sessizlik. O kadar sessizdi ki kaderin sahiplerinin huzuru, aç gözlülüğüm ve hırsım yüzünden öldüğümü, Hades’e gönderilip sonsuz karanlığa sessizlik cezasıyla hapsedildiğimi sandım. Kalbimde biriken nefreti, sunabileceğim en masum şekilde sunmaya gayret etmiştim.

“Kehanetten haberin var mı, Habis Prens?”

“Ne kehaneti, sevgili Moira?”

“Kendi dilinden, kendi soyundan bir kehanet,” dedi üçüncü Moira, tam kulağımın yanından. İçim ürperirken omuzlarımı dikleştirdim.

“Bilmiyorum. Söyleyin bana, ne kehaneti?”

Temiz canın temiz kanı, temizleyecek hilebazın taht odasını. Bir. İki. Üç.”

İlk konuşan Moira’nın kahkahası olduğunu tahmin ettiğim kahkaha, kulaklarımı çınlatırken nefesimi tuttum. Kehanetteki hilebaz bensem, temiz kan kimdi? Kıydığım kardeşim mi? Ama hayır, o olsaydı eğer, kehanet çoktan gerçekleşmiş olurdu.

Kutsa, kutsa! Kutsa ki yaşı kadar kal tahtında!”

“Kendine kurban bul, akıt kanını. Akıt ki tahtını temizlesin, akıt ki babanın boşluğunu kendinle doldurasın.”

“Kral! Kral!”

“Çek, kopar, tut, bırakma. Bir, sekiz, beş.”

“Maviler coşsun, kızıllar sussun.

Sen ki Habis Prens, dileğin uyandığın an senin olsun.
Tahtının demiri,
Tutuşsun.
Kanlansın, canlansın
Ve sahibini bulsun!”

Editör: Elif Türkoğlu

Çisem Arslan
Latest posts by Çisem Arslan (see all)
Visited 3 times, 1 visit(s) today
Close