Yazar: 18:55 Öykü

Kapının Ardında

“Yattın mı onunla?” diye sordum.

Yan yana gelmiş sözcüklerim var. Sözcüklerimin üstünü başını giydirmeden anlatacağım sizlere tüm olup biteni. Yapmadığım kötülüklerin vicdan sızısı bende ne arıyor bilmiyorum. İnsan mutluluğu yakınlarda aramalı derler; benimse uzaklarda bulmam gerekiyor ama dönüp dolaşıp her odası, her eşyası bana azap olan eve ve iki kişilik belki de üç kişilik çaresizliğe sığınıyorum. İçimde zehrini soluduğum şüphemle.

Soruma kızmadı, şaşırmadı. Elindeki bardağı usulca mutfağın tezgâhına bıraktı. Yeni huy edinmişti bunu, beni duymamazlıktan geliyordu. Bir de kendini kavgaya iyice vermek istediğinde elinde ne varsa bırakıyordu. Duymamak mı? Kavga mı? Ama o hiçbir şey söylemeden yüzüme bile bakmadan salona geçti. Televizyonunun kumandasını aldı, rastgele bir kanal açtı. Yabancı müzik kliplerinin olduğu bir kanaldı, değiştirdi, belgesel kanalı açtı. Bataklıkta bir timsah, sadece gözleri görünüyor, sinsice yüzüyordu. İçim ürperdi. Sonra bana döndü ve televizyonu kapattı.

Sana diyorum diye ısrar ettim çaresizce.

 “Yattın mı?”

Sesime merhamet isteyen bir tını vermeye çabalıyordum. Sanki “Dışarı çıkıyorum, bir şey lazım mı?” demişim, alelade bir soru sormuşum gibi baktı. Sesimdeki merhamet isteyen tınıyı duymayacağını biliyordum ama yine de kuyruğu dik tutmaya çabalıyordum. Durdu, elindeki kumandayı sehpanın üstüne bıraktı. Cevap vermemesi bir yana yokmuşum gibi davranması mideme ve başıma vuruyordu. Şimdi de çatlamak üzereydim.

Pencerenin önüne gidip perdeyi araladı, sokağa ve gökyüzüne baktı. “Yağmur yağacak gibi.” dedi. Sanki tüm derdimiz buymuş gibi, benimle alay ettiği ve bunu kavga önceleri çok yaptığı aklıma geldi. Öfkemden soluk alışverişim hızlandı, güç nefes aldığımı hissettim. “Cevap vermeyecek misin? Sana bir şey sordum. Yattınız mı?”

“Konuşmak istemiyorum gerçekten bunları. Konuşamayacak kadar kendimi yorgun hissediyorum” dedi.

Ben bu kadını neden seviyorum? Şimdi ne düşünsem ne yazsam da kalbimin küsü geçse? Birkaç aylık mutluluktan sonra nerdeyse hiç yüzümün gülmediği bu ilişkide, neden bu kadar ısrar ediyorum. Tutku bitince hayallerde mi biter? Bana bu kadar kayıtsız kalan, beni günden güne değersizleştiren bu ilişkinin zavallısı olma ısrarım neden? Açmayan tohum kurur mu? Bunu kendime neden yapıyorum Neden ona karşı bu kadar savunmasız ve aciz kalıyorum? Her geçen gün daha da mutsuzlaştığım bu hastalıklı ilişkide ne işim var benim? Uzaklaşmak istediğim şeyle içimin gittiği şey aynı. Yüzlerce kez bana iyi ki varsın dedikten sonra yokmuşum gibi davranıyorsun kalbimi acıtan şey bu aslında, yok sayılmak. Bir bağımlı gibi beni ben olmaktan çıkarıp bir zavallıya dönüştürdüğünü bildiğim bu ilişkide ki ısrarım felaketim oluyor ve ben sanki felakete giden ben değil de bir başkasıymış gibi sadece izliyorum. Herkesin cehennemi ayrı, sadece ateş ve acıdan oluşmuyor. Asıl cehennem, yolunda gitmeyen hayat ve benim hayatım yolunda gitmiyor. Neden benim bu olmazlara meyilim ey gönlüm söylesene hangi aşk büyük, ona anlatamayıp yüreğime düşürdüğüm bu aşk mı? Oysa ona birikmiş ne çok cümlem var içimde, anlatmak yerine içime atmayı tercih ettiğim. Bildim; suskun insanın içi sözcük kuyusu. Oysa ertelemek yaşamın mayasını bozuyor.

Kredi kartlarım blokeli, borçlarım dağlar kadar. Elime geçen her kuruşu bu kadına, bu ilişkiye harcıyorum.

Annemin ahı var üzerimde, “Haram olsun benden emdiğin süt!” dedi. Daha geçen gün sana gelirken “O orospu için ananı da ezdin geçtin aileni de, yazıklar olsun haram zıkkım olsun yediğin içtiğin!” bile dedi. Dedim ya, annemin ahını da taşıyorum hayatımda her şey berbat.

Üstelik hastayım. Nefes alamıyorum çoğu zaman, gecelerce uyuyamadığım oluyor korkumdan bir doktora da görünmüyorum. Gözüm senden başka hiçbir şeyi, hiç kimseyi görmüyor. Her defasında soluğu kapının önünde alıyorum. Zile basıp içerden kapıya yönelmiş ayak seslerini dinliyorum. Bana dünyanın en güzel melodisi gibi geliyor bu, kalbim yerinden çıkarcasına atıyor. O birkaç dakika yeşil çayırlarda koşturan taylar gibi şenim. Kuşlar uçuyor içimde, ceylanlar geziniyor şarkılar söyleyerek. Oysa kapı açılıyor, yüzüme bakan bile yok.

Ama haksızlık yapmayayım bazen keyfin yerinde ise nasıl olduğumu sorduğun oluyor, hatta yalnızsan ve sarhoşsan yatağına, koynuna aldığın bile oluyor. Ama hepsi bu.

Sabah işe gitmeden erkenden kalkıp ona kahvaltı hazırlıyorum. Çamaşırlarını yıkıyor, nevresimleri değiştiriyor, evi silip süpürüyor ve ne var ne yok ütülüyorum bütün kıyafetlerini.

Her birini, benim aldığım çiçekleri de sulamayı ihmal etmiyorum.

En fazla üç gün sonra başlıyor, sen ne zaman eve döneceksin. Oysa ben hiç dönmek istemiyorum eve. Biliyorum dilinin ardındaki bu sahte sorudaki gizli düşüncesini, sıkıldım evdeki varlığından demek oluyor bu.

Yine soruyorum sorumu.

“Yattın mı onunla?”

Biliyor çünkü yanıt vermeden vazgeçmeyeceğimi.

“Bir şey konuştuğumuz yok zaten, söz başka bir şey sormayacağım. Sadece bilmek istiyorum. Yalvarırım…”

Yalvarırım kelimesi ağzımdan öylesine kaçıvermişti işte. Bu oyunun sonunda kaybedenin ben olduğumu, zayıflığımı ve çaresizliğimi göstermiştim.

Elimi göstermiş oldum böylece.

“Senin sorularına yanıt vermek istemiyorum. Üstelik seni ilgilendirmez kiminle olup olmadığım.”

Bu yanıt beni daha da öfkelendirmişti. İnadıma yapıyordu bunu biliyordum. Kalktı, mutfağa gitti. Su ısıtıcısının düğmesine bastı, suyun kaynama sesi işitildi mutfağın içinde. Onu izliyordum. Güzel miydi? Ona bir başkasının gözüyle bakabilsem, belki bu hastalıklı ilişkiden kurtulabilecektim. Evet, gerçekten çok güzeldi. Beyaz omzuna bıraktığı kestane rengi saçları, ensesinden yayılan o tarifsiz koku, dik duran memeleri, incelen beli ve ah o kalçaları yok muydu? Yanına mutfağa gittim, kapının önünde durdum. Onu izliyordum, öyle gizli saklı değil fena halde istiyordum onunla sevişmeyi. Su kaynamıştı, ısıtıcıdan kupasına suyu döktü, kahvesini karıştırmaya başladı. Bana döndü, öyle delici baktı ki bir an aklımdan geçenin ne olduğunu anladığını sandım.

“Yani yattın onunla öyle mi? Beni ilgilendirmediğine göre?”

Kendimce tuzak bir soru sormuştum ama şimdiye kadar düşmediği gibi tuzak sorularıma yine düşmedi. Elinde kahveyle bahar çiçekleri gibi kokan parfümüyle yanımdan geçerek balkona çıktı. Dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi, sigarasını yaktı, derin bir nefes çekip dumanı havaya savurdu.

“Yattım ya da yatmadım seni ilgilendirmez.” diye mırıldandı. Bana değil de sanki elindeki kupaya söylemişti bunu. Sonra başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. Hazırlıksız yakalanmıştım, elim ayağım boşaldı, geçtim karşısına oturdum.

“Aradı mı Orhan?” dedi gözlerimin içine bakarak. İçimde bir jiletin tüm organlarımı yardığını hissediyordum.

Orhan Bey değil, Orhan demişti. Yakınlığını mı anlatmaya çalışıyordu? Canımı yakıp acı içinde çekip gitmemi mi istiyordu?

Evet Orhan’la yakınız biz, birbirimize ismimizle seslenecek kadar yakınız, sen bana oğluyla yatıp yatmadığımı soruyorsun da, sen bilsen ben Orhan’la neler yapıyorum, senin haberin bile yok.”

Israrla soruyordu “Aradın mı Orhan’ı?”

“Aramadım!” dedim sinirle.

“Niye sinirleniyorsun geçen sen demedin mi bana Orhan Bey aradı diye. Ellerinde yeni bir reklam işi varmış, parası da yüklüymüş, bu işi sana vermeyi planlıyorlarmış.”

Dikkatimden kaçmıyordu benim ağzımdan konuşurken ki Orhan Bey, onun ağzında Orhan’a dönüşüyordu. Onun Orhan’ı, benim Orhan Beyim, bana yerimi gösteriyordu.

Bilmiyor muyum ben? Babası ile oynaşıp oğluyla yattığını. Aylardır iş almayan, iş yapmayan bana, durup dururken yüklü bir reklam işi vermeyi düşünmüş olmaları boşuna değildi herhalde. Bu denli ihtiyacım olduğu için de hayır demeyeceğimi düşündün. Değil mi? Şu benim zavallıya bir iş verin de acından gebermesin mi dedin? Babana söyle de şuna bir güzellik yapsın mı dedin.

O kadar aptal ve zavallıyım ki bunu bana yakıştırmakta hiçbir beis görmüyordun.

“Boş ver sen o iş karışık, o biraz sıkıntılı bir iş, benim soruma yanıt ver.”

Güldü, öyle sevgiyle, umutla, neşeyle değil de ihanete uğramış gibi güldü. Öyle güzel gülüyordu ki kahroluyordum gülüşüne.

“Zor geldi demiyorsun da it gibi ortalıkta kim dolaşacak demiyorsun da karışık boş ver diyorsun öyle mi?”

Sinirlenmişti ama işi almadığıma değil de kefil olduğu birinin onu mahcup etmesine sinirlenmişti.

“Sen onu bunu bırak, soruma yanıt ver yattınız mı?”

Gözlerinden çıkan kıvılcımı gördüm, elindeki kupayı hırsla masaya fırlattı. Kupa kırıldı, sıcak kahve masanın etrafına dağıldı. Bana bakıyordu; vuracak gibi, küfür edecek gibi, tükürecek gibi bakıyordu.

“Yeter artık, sabahtan beri yattın mı? Yattın mı? Midem bulandı. Senin sorundan, bu muhabbetinden.”

Gözü dönmüştü. Dünyanın geri kalanını tamamen dışarıda bırakacak kadar sevdiğim, benden daha çok sevdiği biri için bana öfkelenmişti. Neden bu kadını bu kadar seviyordum ki? Birlikte sinemaya ve tatile gidebileceğim, küçük hediyelerle mutlu olabileceğim, karanlıkta delice sevişebileceğim bir kadını değil de neden bu kadını seviyordum ki?

Benim tedavim yok…

“Ne oldu? Neden böyle sinirlendin ki? Zoruna mı gitti? Sorduğumda yanıt versen, böyle olmayacaktı.”

İçindeki volkanın sesini işitiyordum. Kabaran öfkesini kusacaktı az sonra.

“Sen zavallının, aptalın, ahlaksızın birisin. Tutturmuşsun bir yattın mı yattın mı. Gerçekten bıktım usandım senden de bu laflarından da. Adam ricamı kırmamış iş için seni aramış, sense ciddiye bile almamışsın.”

Bilmiyor muyum sanıyorsun? Yanılmamıştım. Oğluyla yatıyordu. O, yattığı adamın babasından, bana iş dilenmişti. Para kazanırsam, kendimi işe verirsem, onu rahat bırakırım diye. Onu unuturum sanıyordu.

“Sen mi arattın o yavşağı?”

Yanıt vermedi. Öfkeyle yüzü gölgelendi.

“Ne dedin şu zavallıya bir işi verin de cebi üç kuruş mu görsün dedin? Neye karşılık yaptılar bunu? Bir gece oğluyla, bir gece babasıyla mı yatıyorsun?”

Ve alev almıştı içindeki volkan, lav gibi kızgın sözcükler az sonra odanın duvarlarında yankılanacaktı.

“Git, defol git bu evden! Allah senin belanı versin. Git bir daha da sakın karşıma çıkma. Git defol artık hayatımdan.”

Eline ne geçerse bana fırlatmaya başladı. Tabak, çatal, küllük, bardak ne bulduysa masanın üstünde fırlatıyordu. Beni kapıya kadar böylece güttü. Kapının kilidini açtığı gibi beni apartman boşluğuna bir çöpmüşüm gibi fırlattı. Kapıyı ardımdan kilitledi. Bir, iki, üç… Apartman boşluğundaki otomat bile beni algılamadı. Öylece karanlıkta kaldım bir süre. Kapının ardında bağırmaya, küfür etmeye devam etti.

“Şerefsiz, başkasına laf edeceğine erkek ol, adam ol biraz. Kendine sahip çık, bir daha kapıma gelirsen polis çağıracağım.”

Bir adım geriye atınca otomat yandı. Kapıya vurmaya başladım.

“Aç kapıyı bir şey söyleyip gideceğim. Bak söz veriyorum”

Susmuyor kapının ardından bağırmaya, küfür etmeye devam ediyordu. Bir vakit böyle geçti, ben kapıyı yumrukladım o kapının ardında küfür etmeye devam etti. Sonra sessizlik oldu. İçimde karanlık çöküyor, apartman boşluğundaki karanlık beni yutuyordu âdeta.

Sonra kapının kilitlerini işittim. Bir, iki, üç… Kapının zincir aralığından gözlerini gördüm, ağlamaktan kızarmış, rimelleri akmıştı. Allah’ım ne kadar güzel görünüyordu.

“Söyle ne söyleyeceksen sonra da defol git.”

Yeniden içeri girmeye cesaret edemedim. Bütün özgüvenim az önce mutfakta üstüme yağan tabakla, bardakla, küllükle parçalanmış ve dağılmıştı.

Kapının zincir boşluğuna eğildim,

“Doğru söyle yattınız mı?” dedim.

“Yattım ulan, yattım dedi. Sabahlara kadar seviştim. Az önce oturduğun koltuk var ya onun üstünde de masanın üstünde de yaptık. Haydi defol git şimdi. Cevabını aldın.”

Kapıyı yüzüme vururcasına sertçe itip kapattı. Apartman boşluğunun karanlığı içime doldu. Sesler sustu. Dünya sustu.

Ben ne mi yaptım?

O apartman boşluğunda, kapısının önündeki merdivende, karanlıkta oturmaya devam ettim. Hâlâ ediyorum…

Editör: Buse Karabulut

Dursun Karaseki
Latest posts by Dursun Karaseki (see all)
Visited 14 times, 1 visit(s) today
Close