Yazar: 16:30 Genel, Kitap İncelemesi

Kapılar Ancak Parolayı Bilen Dostlar Tarafından Açılır

Değerli Ali Teoman’ın Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı isimli öykü kitabını okumaya karar verirseniz önce onun “hiçbirimize boyun eğmeyen tavrını kabul etmelisiniz. Daha sonra kitap boyunca sizi kontrol etmesine izin vermeniz gerekiyor. İlk satırından başlayarak ipleri elinde tutan eser, “What does it mean by speak friend and enter asked Merry” ile başlayan İngilizce bir paragrafla açılıyor. Yazar, bu paragrafı sayfa sonuna küçük bir yıldız ekleyip Türkçeleştirmeyerek okura, daha ilk adımda “çabala ve çöz” iletisini veriyor. Bu İngilizce metnin altında ise hiç yazılmamış bir kitabın ve olmayan bir yazarın adı var: Tales from Babylon, Oscar Wedgewood, tıpkı Peter Pan’ın olmayan ülkesi gibi.

Devam eden bölüm bir önsöz niteliğinde. Bu kez de yazarın belleğimizi, kitabı nasıl okumamız gerektiğiyle ilgili kontrol etmesi söz konusu. İpleri elden hiç bırakmadan, masal ve öyküyü tanımlıyor: “Şunu rahatça söyleyebiliriz ki öykü bir masaldır, tıpkı onun esinini aldığı yaşamın da bir masal olduğu gibi. İş, orada saklı olan masalsı öğeyi bulabilmektir.[1] Bu anlatımla, hem yazacağı öyküyü nasıl okumamız gerektiğini hem de bir şey arayacağımızı imliyor. “Çünkü görecelidir gerçek. Gerçeğin bu göreceli olma özelliği öyküye de yansıyacaktır mutlaka ve öykü artık bir aynadır. Bundan böyle gerçek, bakış açısına ve hatta bakan kişiye göre değişecektir. Bir aynaya baktığınızda kendinizi görebilirsiniz ancak.[2] Önsöz olarak isimlendirebileceğimiz kitabın bu ilk bölümünde, yazacağı öykünün okura kendisini tanıtacağı sözünü de vermektedir yazar. Okur, bu iletiyi de aldıysa ilk öyküye hevesle başlayabilecektir. artık.

“I [giriş] sessizlik” ismini verdiği ilk öyküsü eski bir konağı anlatır. “ Vurulmamış vuruşlar, vurulmuşlardan öte. Tıpkı söylenmemiş sözler gibi, sözler gibi. Bir ki… Bir (es) bir ki (es)”[3] İlk öyküdeki bu cümlelerin enikonu sesi var, okurken duyacağınız bir tınısı. Böyle başlıyor satırlar. Devamında da bu ritmin devam edeceğini garanti edermiş gibi iç monolog anlatımı Türk müziği satırlarıyla birleşiyor. Yazarın engin Türk müziği bilgisi açığa çıkıyor böylece, bu bilgi kelimelerle harmanlanıyor.

İç monologla bir konağın hikâyesini okuyoruz. Konakta tüm kitaba eşlik edecek bir saat de var. Zamanı somutlaştıran, yaşamı başlatan ve okur olarak bize süremizin başladığını anlatan somut bir sembol, saat. Ayrıca saat sembolü, gerçeğin göreceliliği kuramına dayanan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne yapılmış çok zekice bir gönderme. Bu sembolle Ahmet Hamdi Tanpınar’ı selamlıyor Ali Teoman. Eleştirmenlerin, öykü türünü “postmodern” sınıfına aldığı yazar, bu tarzda yazan diğer emektaşları gibi derin zeminde yazdıklarının yanı sıra basit düşünmeyi seven okurları için yüzeyde birtakım kolay çözülebilecek ögeler ekleme kaygısı taşımıyor eserlerinde. Yazdıklarının tamamı derinde, tamamı derinleri seven okura yazılmış. Onlara, oksijen tüpünüz varsa gelin ya da nefesiniz yeterse, dercesine.

İlk öyküde, tüm ritim işte bu saatin tik-taklarıyla sağlanıyor, yani daha sonra müziğe dönüşecek tik-taklarla. Bu tik-taklar öyküye önce ses veriyor. Sonra cümlelerle bir şarkı oluşturuyorlar. Eklenen güftelerle hem yazarın Türk sanat müziği bilgisinin ne kadar derin olduğunu anlıyoruz hem de metnin ezgiye dönüşümüne tanıklık ediyoruz.

Kitabın, “II [ortanca öykü] Kuzguncuk’taki konak” adlı bölümünde, karakterler belirginleşiyor. Birinci öyküde tanıdığımız iç monolog sahibinin, bu bölümde yer alan  Zeynep karakterinin anneannesi olduğunu anlıyoruz. Bu öykü, tüm kitaptan bağımsız okunduğunda da anlamı olan bir nitelik taşıyor. Başlı başına bağımsız bir öykü gibi âdeta. Önsöz olarak tanımladığımız ilk bölümdeki gerçeğin göreceliliği burada da anlatımın ana hattını oluşturuyor. Tanınmış bir iktisatçı olan Maynard Keynes’e yapılan göndermenin elbette bir anlamı var. Kitabın ilk sayfasında alıntılanan İngilizce metnin altına, gerçeği değil tam tersine Babil Masalları isimli olmayan bir kitabı yazması ve bu göndermeyi yapması okuyanı, “Popülizme bir tepki mi?” düşüncesine itiyor. Çünkü yazar Maynard Keynes göndermesinden önce  şu paragrafla ipucu veriyor belleğini iyi kullanabilen okuruna: “Birisi benden seksenli yılların İstanbul’unu özetlememi isteseydi, hiç düşünmeden şunları sayardım: İşletme Fakülteleri, bilgisayarlar, Amerikan aksanıyla İngilizce ve reklamcılık. Kısaca söylemek gerekirse yuppie way of life.[4]

İkinci öyküye tekrar baktığımızda, zamandan sonra gelen, öykü yazarken/ okurken önemsediğimiz bir diğer noktaya geçiyor yazar; “mekân”. Bu çerçevede okuruna, konağı tüm ayrıntılarıyla anlattıktan sonra âdeta ‘şekle takılma’ dercesine not düşüyor: “ Tek eksik olan, onlara anlamsal varoluşlarını sağlayabilecek kullanıcılardı. Vardılar, çünkü oradaydılar, ancak yoktular, çünkü kullanılmıyorlardı.[5] Eşyanın anlamını sorgulayan bu bakış açısı ikinci öyküyle karakterler ve okur arasında kurulan bağa, yirmi sekizinci sayfadan sonra görünmez halatlarla gemici düğümü atıyor. Artık isteseniz de kitabı elinizden bırakmıyor ve Ali Teoman ile o evrene bile isteye dalıyorsunuz.

Bölümün sonuna gelindiğinde Selim ve Zeynep karakterlerinin paylaştıkları bütünlük, öyküyü kitaptan bağımsız hale getiren önemli tepe noktası. Kitabı henüz okumamış olanlar için yazmak istemediğim bu detay, öykünün patlama ve bitiş noktası oluyor. Dosyanın birinci öyküden bu yana laytmotifi ise önemli bir eşya olarak karşımıza çıkan inci kolye.

“III [çözüm] saklambaç” isimli bölüme geldiğimizde yazar, belleğimizdeki soru işaretlerini yanıtlayacak mı? Sormadan, tedirgin olmadan edemiyoruz. Öyle ya buraya gelene kadar hem birçok şey okumuş olduk hem de sorularımız yanıtlandı fakat bu kez yeni sorgulamalar başladı. Tüm bunlara karşın, metnin ardından seve seve, soluk soluğa yürüdük. İşte yeni bölümde daha “Taksiden indiğimde vakit ikindiydi.” cümlesinden anlatıcının artık değiştiğini ve yeni bir şeyler olacağını fark ediyoruz. Devam ettikçe anlatıcı bize hangi zamanda ve hangi yaşta olduğunu, neyin peşinde olduğunu bildiriyor. Kelimeleri değişiyor, yorumları, her şeyi. Bu karakter, öykünün başından beri ortada olmayan, bilmediğimiz birisi. Bir arzuhalciye mektup yazdırmaya başlıyor. Tam çözüm başlığını gördük, yazar verdiği sözü tutar, bize her şeyi anlatır diye düşünürken olayların tamamı yeniden karışmaya başlıyor. Arzuhalci Ali mi, İbo mu? Arif Emin Konyalı kim? Elias mı İlyas mı? Olay kaç yılında geçiyor? Hemen hepsi kafamızda yine bitmeyen sorulara, yeni sorunlara yol açıyor. Düğüm üzerine atılan yeni düğümleri fark etmek çözüme gitmemizi epey zorlaştırsa da değerli Ali Teoman, neredeyse kendini affettirmek istercesine sesleniyor okuruna, “Ona, izini yakalamaya nasıl muvaffak olduğumu, benim önüme atmış olduğu arapsaçına dönmüş yün yumağını nasıl tel tel çözdüğümü ve ardına saklandığı maskesini nasıl indiriverdiğimi bir bir anlattım.[6]

Her şeyi bu şekilde çözeceğimize söz veren yazar, kahramanını başlarken vurguladığı saat sembolüyle ararken verdiği sözü tutuyor. Yalnız bir soru işareti hariç! O da kitabı kimin yazdığı. Kitabı, 1991 yılından 2007 yılına kadar okuyanlar onu “Nurten Ay” isimli yazarın kaleme aldığını sandılar. Hatta kitap, 1991 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Başladığı bulmacayı uzaktan uzağa sürdüren ve izleyen Ali Teoman’ın yapmak istediği şey belki de okurunun belleğini her zaman diri tutmaktı. Daha sonra kendisiyle yapılan bir röportajda “Ödüle gerçek bir kimliği kullanarak katılmanın, uydurma bir adla katılmaktan daha cüretkâr bir hareket olacağını düşünüyordum, o yüzden böyle yapmayı seçtim.[7] diyecektir.

Ne yazık ki kırk dokuz yaşında yitirdiğimiz yazar, ölümüne neden olan bu hastalığı yaşamasaydı yazın dünyasına yaptığı bu edebi oyunu belki de sürdürecekti. Kitap metninin eril bir dilinin olması; içerdiği Türk müziği, antika, iktisat ve filoloji bilgileri; zaman içerisinde birçok edebiyat eleştirmeni tarafından yazarının gerçek ismini kullanmamış olabileceğini düşündürse de Ali Teoman açıklayana kadar gerçeği hiç kimse göremedi. Oysa sürprizler, bulmacalar ve oyunlarla dolu bu kitap, İngilizce bir metinle başlıyor, Fransızca bir cümleyle son buluyordu. Tıpkı yazarının İngiltere ve Paris’te bulunuşu gibi. Bu ipuçları gerçeğe ulaşmak için yeterli olmamış olabilir, evet ancak yazarın dediği gibi “Vox et praeterea nihil” yani “ Geriye sadece ses kalır.

Sizden yalnızca ses kalmadı değerli Ali Teoman. Düşündürücü, çözmesi zevkli, yazını bir üst basamağa taşıyan, “keşke bu kadar erken basıp gitmeseydiniz ve bize yazmayı daha da iyi öğretseydiniz” dedirten tadınız kaldı. Gittiğiniz yeri neşelendiriniz. 


[1] Ali Teoman, Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı, Yapıkredi Yayınları, İstanbul, 2015, Önsöz.

[2] Ali Teoman, a. g. e., s. 11.

[3] Ali Teoman, a. g. e., s. 18.

[4] Ali Teoman, a. g. e., s. 23.

[5] Ali Teoman, a. g. e., s. 28.

[6] Ali Teoman, a. g. e., s. 70.

[7] Ufuk Matara ile röportajından, 2008. https://egoistokur.com/soz-ali-teomanda/


Editör: İlknur Sıdar Gülbay

Visited 3 times, 1 visit(s) today
Close