Yazar: 19:20 Film İncelemesi, İnceleme

Ressam ve Yönetmen: Bir Tablo Arkeolojisi

Bazı filmlerin yönetmeni asırlar önce ölmüş bir ressamdır.

Çoğu zaman bir film gerçek bir tabloya dayanır. Ayva Ağacı Güneşi (1993), İnci Küpeli Kız (2003), ayrıca Alexander Sokurov’un bir tablodan çok müzeyi konu alan ve kendine has bir “ressamsal” nitelik kullanılan Rus Gemisi (2002). Örnekler çoğaltılabilir veya yönetmenler bazı planlarda tablolardan kesitler de koyabilir. Bahsedilen bu göndermeli sahne planlarına çokça rastlarız.

Ressamlar, keşfedilemeyecek kadar bariz nedenlerle uzun süredir film yapımcılarının ilgisini çekmektedir. Yukarıda bahsedilenlere ek olarak Rembrandt, Vermeer, Van Gogh, Michelangelo gibi büyük ressamlar ile Hollanda Rönesansı üzerinde biçimlendirici bir etkiye sahip olan Bruegel’in Calvary Yolu tablosu da haklı nedenlerle sinemanın konusu olmuştur.

Lech Majewski’nin Değirmen ve Haç filmi de Bruegel’den ilhamla ressamlı filmler listesine girmiştir. Pieter Bruegel’in 1564 yapımı The Way to Calvary adlı eserine dayanan film, biraz sürükleyici ve opak olabilse de resimdeki birçok temayı sabır, incelik ve ana hatlarıyla açıklıyor. Bu tablonun fiziksel kalitesinden oldukça farklı olan filme değinmeden önce filmin çıkış noktası olan “Kaybolan İsa Kaygısı”na ise Bruegel’in Calvary Yolu tablosu üzerinden değineceğim.

Calvary Yolu’ndan yola çıkılarak yapılan bu çalışma -Değirmen ve Haç- didaktik ve fotojenik fakat sinematik bir film değildir. Aslında sadece bu film üzerinden yorum yapmak eksik olacak; hiçbir teolojik, tarihsel veya sanatsal unsur belli bir çerçeve içindeki sinema diliyle anlatıldığında amaçlanan etkileşimi sağlayamaz. Çünkü görsel sanatlar yeni bir hakikat yaratmayı hedeflemez, var olan bir hakikatin yeni sunum teknikleriyle benzerini yaratmayı amaç edinir. Zira sanat, yeni bir hakikat yaratımı olarak kabul edilmez. Var olan bir gerçeklikten yola çıkan sanat eseri, sanatçının bilinçdışından etkilenir. Sanatçının, bilincinin varlığını deşifre edebilmek için üretip durduğu şeylere ise izleyici, okuyucu vs. tarafından sanat adı verilir. Oysa üretilen her şey varlığın yeniden bir tasımıdır. Yoktan bir varın değil, vardan bir benzerinin tasımı yapılmaktadır.

Benzersiz varlık, etkileyicidir. Bu tür bir varlığın yaratıcısı kendini gizlemeyi bilir,  etkileyiciliğinin çıkış noktası da budur. Sanat, bir gizleme çabası olarak da tanımlanabilir. Apaçık duran her şey, hakikatinden sıyrılmış nesneye dönüşmüştür ve tüketilmeyi beklemektedir. Bu sav Bruegel için de geçerlidir; Calvary Yolu’nda İsa merkezde durur fakat tabloya bakan İsa’yı göremez. Çünkü İsa, gerçek hakikatin yeryüzünde ete kemiğe bürünmüş hali olmuş olsa bile bir hakikat olarak tabloda saklıdır. Sanatçı hakikati apaçık ederek kendine ve öznenin mahremiyetine ihanet etmiş olur. Sanat, saklı olandır.

Sanat öznesine yönelik “Ne işe yarıyor?” sorusu da öznenin mahremiyetine bir saldırıdır. Sanat eseri, sanatçının kaygısı dışında bir şey taşımamalıdır. Sanat, kaygılanma biçimidir.  Her eser bir kaygıyı çağın ötesine taşır. Bir arzuyu tatmin eden eser, kasıtlı bir tüketim nesnesidir ve kaygısı yoktur. Sanatın günümüzdeki ölçütü, gereksiz olmasıdır. Gereklilik ifade eden bir eser kendi içinde bir tüketime hizmet etmeye başlamıştır. Gereksizliğin veya nitelikli işe yaramazlığın yarattığı kaygı, özneye sanat mahiyetini yükler. “Sevilsin, beğenilsin, arzulansın ve nihayetinde alıcısı olsun” gibi durumlar bir sanatçı kaygısı değil, üretici kaygısıdır. Sanatçının kaygısı kendine özgüdür ve diğerlerinden kendini ayırt eden de bu kaygının bir teknikle kendini dışa vurmasıdır.

Teknik terimi, eski Yunancada (teχnē τεχνη) bir yapının ya da yapıtın ustası olarak tanımlanırken Arapçada da (صنعة) aynı şekilde bir tanımla karşılaşılır. Fakat her ikisinin kavramlaştırılmasında bir farklılık görülür. Yunancada dolaysız bir aktarım görülürken Arapçada ise daha çok kaygıyla hemhal olmuş bir aktarım görülür. Doğulu toplumlarda tinsel konular bu nedenle daha çok konu edilirken Batılı toplumlarda nesnenin teni vurgulanmaktadır. Burada şunu da gözden kaçırmamak gerekir: Ten veya tin, ne olursa olsun sanatçının kaygı süzgecinden geçmek zorundadır.

Bruegel, ten ve tinin -Arap ve Latin- keşişim noktasında olan Endülüs havzasında yetişmiş sanatçıların mirasçısıdır. Yukarıda bahsedilen teknik ve sanat kaygılarını birlikte hissetmiştir. Bir örümcek ağı gibi ördüğü eserlerinde, merkezde gizlenen avcı örümceğin ağın dış çeperinden içeri girmesinin zorluğunun nedeni de budur. Örümcek ağı, önce bir ölçü ve sağlamlık ardından da estetik kaygı taşır. Ağ, bir imajlar yığınıdır. İzleyici bu imajlar yığının merkezinde ne olduğunu göremez. Fakat merkezde kendinin olduğunu tasavvur edebilir. Gerçeğin ne olduğunu kestirebilse zaten bu ağdan uzak duracaktır.

1564’te yapılmış bir imajlar yığını olan Calvary Yolu tablosu günümüze tuhaf bir bakış zaviyesi kazandırıyor. Bu tabloya bakan herhangi biri, tabloda kendine benzer insan yığının içinde kaybolup gidecektir. Orada ne İsa’yı fark edecek ne değirmenci kılığındaki Tanrı’yı ne de onun yaratığı “Değirmen” imgesindeki kapitalizmi. Ağa düşmüş bir sineğin merkezden gelecek olan ne olduğu kestirilemez bir varlığın dişleri arasında öğütülmesini beklemek… Yüzyılların kaderi bu.

Tabloda insanı öğütüp duran bir yaşamın içerisinde, apaçık duran fakat fark edilmeyen bir İsa gerçekliği ve bu gerçekliğe kayıtsız kalan insanın varlığı resmediliyor. Kayıtsız kalmak insanın kendi doğasına yönelik bir saldırıdır. Tabloda tasvir edilen şey aslında insanın kendi için ürettiği yeni bir kayıtsızlık şiddetinin tasavvurudur.

Calvary Yolu’na baktığımızda orada İsa ölmüştür. Bu çağ, öldürülmüş Tanrı’dan daha kudretli insanların -mühendislerin- çağıdır. İsa, dijital rahimden doğmuş bir insandır. Mühendisler de kendine kayıtsız bir şekilde sürekli şiddet üreten, üretilmiş İsa’ların tanrısıdır. Doğal insan artık sabit bir rezervdir. Mühendis, insan kaynaklarına gider, oradaki yığınlara bakar ve “Bunlardan yeni bir insan üretmeliyim,” der. İşi kolaydır çünkü kendini hakikatin çarmıhına gerecek bir İsa ya da Yunanlardan rol çalacak bir Musa veya İmajın putlarını yıkacak bir Hz. Muhammed artık yoktur. Bruegel, asırlar öncesinden bu kayıtsızlığın tasvirini yapmıştır.

Calvary Yolu tablosundaki konu İsa’nın çarmıha gerilmesi değildir. Ya da ressamın kaygısı İsa’dan ibaret değildir. İsa’nın yok oluşuna kayıtsız kalınması veya çarmıha giden İsa’nın kalabalıklar içinde yok olmasıdır. Tablodaki kaygıyı doğuran özne, asıl öznenin dışındaki her türlü gereksizliklerdir.

Söz konusu olan filmde Bruegel’in yaşadığı dönem olan 16. yüzyılın Flandrasında dini yaşamın kesitleri anlatılır. Filmde İsa’nın İspanyol milisler eşliğinde Golgota’ya götürülmesini 16. yüzyıl Avrupasına uyarlayan Bruegel, ölüm alayının öncesi ve sonrasının geniş bir çerçeveye nasıl resmedildiğini konu edinir.

Calvary Yolu tablosunun senaryosu, Michael Francis Gibson tarafından yazılmış ve metin diline aktarılmış bir kompozisyondur. Bu kompozisyon ince ve detaylı olarak; odak merkezinden ( İsa ) genişleyip çerçevenin sınırlarına kadar uzanarak birbiriyle iç içe geçmiş detay örüntüleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Yönetmen Majewski, Bruegel’i takip ederek tabloya benzeyecek bir film yapmıştır. Bruegel realist bir ressamdır. Majewski, Bruegel’in bu zaviyesini kullanmış, ressamın kendisi gibi düşünmeye başladıktan sonra filme ressamın perspektifini katabilmiştir.

Bruegel’in bu eserine hayat veren Majewski; Bruegel’in toprak tonlarını, manzarasını ve kostümlerini dolduran çarpıcı bir CGI (Computer-generated imagery/Bilgisayar üretimli imgeleme) reprodüksiyonunu gerçekleştirmiştir. Majewski’nin tamamen sinemaya özgü bu çekimlerde olağanüstü hareketli bir tablo yaptığını söyleyebiliriz.

Film Flanders’da geçiyor. Aktörler İngilizce konuşuyor. Başka bir diyalog asla konuşulmuyor. Rutger Hauer, başyapıtı üzerinde çalışan bir sanat koleksiyoncusunu; onun arkadaşı Nicolaes Jonghelinck, Pieter Bruegel’i; Charlotte Rampling ise İsa’nın annesi Meryem’i canlandırıyor.

Film boyunca çeşitli temalar ve hikâyeler iç içe geçmiştir. Bazı sahnelerde, öğüten ve ekmeklik tahıl yapan dev bir değirmenin görüntüleri vardır. İspanyol askerler ve şiddet yanlısı acımasız işgalciler kâfir sayılan herkesi çarmıha germek için gezinip dururlar. İspanyollar baskın yaparak basit bir çiftçiyi -karısı ekmek satın alırken- yakalar, onu bir fayton tekerleğine bağlar ve akbabalar tarafından gözlerinin oyulabilmesi için tekerleği bir direğin üzerine kaldırır. Zaman çizelgesi pek doğru olmasa da İsa burada da çarmıha gerilmiştir. Film, İsa’nın 1564’te gerçekten var olduğunu değil de bu kayıtsız insanlar içinde İsaların hep var olacağını konu edinir.

Zulmün çarmıhına daima bir hakikat gerilmiştir.

Film, tablo ve sinema konusunda eğitimsiz veya sabırsız bir göz için çok fazla plansız saçmalık gibi görünebilir. Ancak olay örgüsünün, film eylemlerinin ve olaylarının açıklamaları konunun bir sinema filmi olarak değerlendirmesini gereksiz kılar. Bu film çalışması, tabloda donmuş kalmış bir çerçeveyle sınırlandırılmış eylemlerin ardını ve sonunu var eden bir çalışmadır.

Görüntüler çarpıcı bir şekilde Eric Rohmer’in The Lady and the Duke (2001) filmini anımsatıyor. Yıl 1564 ve sonbahar sabahı… Sisli ve kasvetli bir vakitte Flanders… Geniş bir manzarada geçmişten zamanımıza dönen bir grup aziz ve azize, yataktan yuvarlanan insanlar, savrulan ve didişen çocuklar, kahvaltıda kutsanmış ekmekler… Bazı planlar oldukça doğal görünüyor -yatak odalarında oynayan çocukların çekimleri gibi- ama çoğu zaman doğaüstü şeylere dair bir ipucu var, sanki o an zaten yakalanmış ve gerçekte yaşanmıyormuş gibi bir tür parlaklık… Gerçekten de bu tür anların doğası ve bir sanatçının onları nasıl yakalayacağı hakkında çok fazla detay var.

Filmdeki görülen tüm çile filmin sonunda son resmin bir parçası haline gelir. Bu tür yapımlar bir sinema filmi değildir. Resimdeki bireysel konuların hikâyesini de anlatmaz. Aynı zamanda tam olarak hayatı taklit eden sanat ya da sanatı taklit eden sanatı da anlatmaz. Daha çok sanatın yeniden üretilerek yeni bir tür sanata dönüşmesini anlatır.

Editör: Buse Karabulut

Film: Değirmen ve Haç

Yönetmen: Lech Majewski

Oyuncular: Rutger Hauer, Michael York, Charlotte Rampling, Marian Makula, Joanna Litwin

Senaristler: Michael Francis Gibson, Lech Majewski

Kitaptan esinlenen: Michael Francis Gibson

Görüntü yönetmenleri: Lech Majewski, Adam Sikora

Müzik: Lech Majewski, Jozef Skrzek

Kostüm tasarımcısı: Dorota Roqueplo

Editörler: Eliot Ems, Norbert Rudzik

Süre: 92 dakika

Visited 34 times, 1 visit(s) today
Close