İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kan Kırmızı

Bir yandan yaz mevsiminin kışa hazırlık keşmekeşi, bir yandan kavurucu sıcaklar. En zor olanı ise anne baba olmanın ağır sorumluluğu… Belinde artık on yılların kamburu, yüzünde acıların katsayılarını belirten çizgiler vardı Fahriye Hanımın. Yorgun bedenini sedirin üzerine bıraktığı gibi düşüncelere daldı. Aklında geceye denk gelmiş domates sulama sırası vardı. Ali’nin gecenin bir yarısı tarlaya gitmesini hiç istemiyordu. Son günlerde içinde beliren korku da eklenince, hepten telaşlıydı Fahriye Hanım.

Henüz on dokuz yaşındaydı Ali. Anneciğinin biricik oğlu, kıymetlisi, ciğerparesi… Ömer’inin emaneti, can parçasıydı. Hayatındaki diğer ümitlerini birer birer kaybettiği için, Ali, onun tutunduğu yegane dal, evlattan da öte, adeta dengesini sağlayan ağırlık merkeziydi.

Akşamüstü kızıllığı yerini karanlığa terk etmişti. Hayvanlarını ahıra bırakan Ali, birkaç lokma yemek yedikten sonra başını annesinin dizlerine bırakıp uzandı.

“Oğlum, Cengiz Beylerin sulaması gece ikiye kadar sürecekmiş. Biz bu gece domatesi sulamazsak bir haftaya kadar su sırası gelmez bizim tarlaya. Gece gece tarlaya gitmeni hiç istemiyorum aslında ama… Olmadı birlikte gideriz.’’

“Anneciğim gecenin ikisi sen nereye geleceksin. İlk defa gitmiyorum ki ben sulamaya. Saat bir gibi beni uyandırırsın giderim ben.”

Fahriye Hanım, gözlerini ufka dikmiş, Ömer ile kaçıp bu köye geldikleri ilk günlere gitmişti. Korkuyu atlatıp nasıl da mutluydular. Ömer çalışıp çabalayacak biraz birikim yapıp şehre taşınacak, küçük balkonlu bir eve yerleşip balkonu çiçeklerle donatacaktı. Şehirli elbiseleri, mermer tezgahlı mutfağı, yatak odası takımı… Belki Ömer’inin bir otomobili dahi olacaktı.

Ömer tam on yıl köylünün hayvanlarını otlattı. Şehirden bir arsa aldı. Arsasının üzerine Fahriye’nin hayal ettiği evi yapacaktı. Fahriyesini sümbüllerle, frezyalarla, sarmaşık güllerle süslü balkonunda hayal ederken, düştü amansız bir hastalığın pençesine. Dört yıl boyunca ömrünün baharı kışa, güneşli hayalleri ayaza döndü. Nihayetinde bir deri bir kemik kalmış bedeniyle hastanenin ilaç kokulu odasında, ruhunun ufkuna yürüdü. Soğuk ellerini Fahriyesinin avuçlarında, hayatın geri kalanını ise sevdiğinin kor gibi yüreğinde bırakıp gitti…

Umutla başlayan, hayal kırıklığıyla sona eren bir filmin sonuna gelmiş gibi elini şakağından çekip yazmasıya gözyaşlarını sildi. Dizinde uykuya dalmış olan ciğerparesi Ali’nin üzerini ince bir örtü ile örttü. Ev işleri bitmiş, saat gece bir olmuştu. Fahriye Hanım önce kendi hazırlandı, ardından Ali’yi uyandırdı. Ali’yi yalnız göndermeye yüreği el vermiyordu. Ali, yalvar yakar annesini evde kalmaya ikna edebildi ve tarlaya doğru yola çıktı.

“Ali, sen misin oğlum?” diye seslendi Cengiz Bey. “Benim sulama bitti. Suyu sizin tarlanın ardına verdim. Haydi sana kolay gele.”

Ali, “Sağ ol Cengiz amca iyi geceler sana,” deyip işe koyuldu. Önünü aydınlatsın diye elindeki el fenerini taşın üzerine bıraktı. Küreğiyle akan suyun yönünü değiştirmeye uğraşıyordu. Arkasında bir hışırtı duymasına rağmen aldırış etmeden suyla uğraşmaya devam etti. Suyun yönünü değiştirdiği gibi belini doğrultup arkasına döndü. Karşısında duran, Cengiz beyin oğlu Rahmi ve arkadaşı Veli idi.

Rahmi hemen söze girdi. “Bak Ali, Amcamın kızı Zeynep’i istemişsin. Sana güzellikle söylüyorum bu işten vazgeç. Aksi takdirde senin için hiç iyi olmaz. Babanın yaptığını sana yaptırmayız bu köyde.” Rahmi, güzellikle uyardığını söylese de belinde on dörtlüsü ile gecenin bir vakti açık açık tehdit etmeye gelmişti. Ali, sinirli bir ses tonuyla, “Allah’ın emriyle edebimizle istemişiz kardeşim. Vazgeçmeyeceğim bu işten,” dedi.

Ali, küreğini alıp hızlıca taşan suya koştu. Aynı anda Rahmi de arkadaşının, “Korkut, korkut!” diye fısıldamasıyla tabancanın namlusunu Ali’nin ayaklarına tutup tetiği çekti. Ali’nin bastığı yer çok su çekmişti. Rahmi’nin tetiği çekmesiyle Ali’nin yumuşak zemine basıp yüzükoyun düşmesi aynı anda oldu. Rahmi üç el ateş etti. İkinci kurşunun Ali’nin kafasına isabet etmesiyle olduğu yerden bir daha kalkmadı.

Sabah namazını kıldığı gibi duramadı Fahriye Hanım, “Gelmeliydi! gelmeliydi artık!” deyip hızla tarlaya doğru yürümeye başladı. Yürüyor muydu, koşuyor muydu belli değildi. Yüreğinde beliren o korku ile ümit arası hal, ayaklarının hızlanmasına, kalbinin küt küt atmasına sebep oluyordu. En son Ömer’in vefat edeceği gün böyle telaşlı çıkmıştı evden. Sabahın serinliğinde terler basmıştı tüm vücudunu. Taşa mı basıyor, toprağa mı basıyor hissetmiyordu.

Tarlanın aşağı tarafından içeri girdi. Korkuyla karışık seslendi. “Aliii!. Neredesin kuzum?” Ali’den ses yoktu. Tarla hala sulanıyordu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Ali’den sonra tarlasını sulayacak kişiler de gelmemişti. Korkuyla domates fidelerinin arasından yukarı doğru yürümeye devam etti. Tarlanın baş tarafına varmak üzereydi. Güneşin tan kızıllığı ortalığı aydınlatmıştı artık. Kıpkırmızı olmuş domatesler sabah güneşi altında parlıyordu adeta. Tam önündeki domates sırasının önünde Ali yüzükoyun yatıyordu. “Aliiiim!” deyip kapandı üzerine. Saçlarına götürdüğü ellerinde ıslaklık hissetti. Feryat etti Fahriye Hanım. Avazı çıktığı kadar, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kırmızıydı her yer. Domatesler kırmızı, toprak kırmızı, avuçları kırmızı… Kan kırmızı bir domates tarlasının ortasında biricik oğlunun başını kor gibi yanan yüreğine yaslamış, acının ve yalnızlığın zirvesini yaşıyordu. Ali’nin başından aldığı kanı tarlanın her tarafına dolaştırıyordu akan sular. Domates tarlası kana, suya, acıya doymuştu bu gece.

Kırmızı duvağı ile Ömer’ine varamamıştı yirmi yıl önce. Bohçasına sadece fistanını değil; nişanını, kınasını, düğününü, yarınlarına ait tüm mutluluk hayallerini bağlayıp gelmişti bu köye. Ali’nin gelişiyle, içindeki tüm ukdeler bitmişti. Bütün yaşayamadıklarını gelinine yaşatacaktı. Kırmızı duvakla gelinini alacak, kınasını yakacak, Ömer’ine, “Bak senin yapamadığını oğlun yaptı,” diye laf çakacaktı. Ne o lafı çakabildi Ömer’ine, ne de kına yakabildi gelinine. Sabah güneşinin altında kan kırmızı domates tarlasında Ali’nin kanlı elleri avuçlarında, başı göğsünde, yer ile gök arasını feryadıyla dolduruyordu. Ömer ile kaçınca tüm akrabasına el olan Fahriye Hanım, umutlarla geldiği bu köyde, son umuduna kan kırmızı tarlanın ortasında veda ediyordu. Yine yalnız, yine el, yine bahtsız…

Editör: Enes Yılmaz

Latest posts by Eyüp Karadağ (see all)

Yorumlar kapatıldı.