İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İskandinav Sineması | Rüyalara İnanan Bir Sinematografın Yolculuğu: Ingmar Bergman

Avrupa Sinemasının göz kamaştırıcı isimlerinden Ingmar Bergman 20. Yüzyılın en üretken ve ilham verici sanatçılarındandır. 1918 yılında İsveç’te dünyaya gelen Bergman bir papazın oğlu olarak katı bir eğitimden geçti. Edebiyat ve sanat eğitimi aldığı Stockholm Üniversitesi’nde oyuncu ve yönetmen olarak tiyatro yapımlarında yer aldı ve mezun olduktan sonra stajyer yönetmen olarak bir Stockholm tiyatrosunda çalışmaya başladı. 1941 yılında İsveç Film Endüstrisi’nde senaryo redaktörü olarak çalıştı. Bergman’ın erken dönem çekilmiş filmleri sinema tarihinde önemsiz görünse de sonrasında sinemada nasıl derin bir iz oluşturacağına dair ip uçları taşır. Gençlik sorunlarını, düş kırıklıklarını, rüyaları, varoluşu ve İsveç toplumundaki kuşaklar arası çatışmayı konu edinir. Çocukluğunun sarsıcı olayları sanatında belirgindir. Tanrı ve Şeytan, Ölüm ve Yaşam gibi konular Bergman sinemasının domino taşlarıdır denebilir. 1976 yılında Bergman’ın hayat standartlarını ve ritmini değiştiren tutuklanma olayı yönetmenin hayatında sarılmaz yaralar açmıştır. Bu olayın sonucunda ağır bir depresyon geçiren Bergman hastaneye yatmak zorunda kalmıştır. Tüm bu olayları zor da olsa atlatan yönetmen İsveç’teki stüdyosunun kapısına kilit vurarak Birleşik Devletlerde film yapacağını ilan etti. Gönüllü sürgün hayatına başlayan Bergman bir Alman-Amerikan bir de İngiliz-Norveç ortak yapımına imza attı.1978 yılında vatanına olan kırgınlığının azalması ile 60. doğum gününü İsveç’te kutlayarak Stockholm Kraliyet Drama Tiyatrosu’nun müdürü oldu.

Bergman sineması dendiğinde akla gelen Ölümle satranç oynayan şövalye ve çaresizlik içinde Tanrı’ya yakaran rahip gibi ikonik imgeler kullanır genelde yönetmen. Aldığı katı eğitim, bir papazın oğlu olması gibi öğeler kariyerinin orta döneminde çektiği Tanrı’nın varlığı yokluğu meselelerine odaklanan  Aynadaki Gibi ( Såsom i en Spegel, 1961) Kış Işığı (Nattvardsgästerna, 1963), Sessizlik (Tystnaden,1963) gibi filmler de bu açıdan kilit öneme sahiptir. Bu kilit konuların yanısıra Bergman, filmlerine “Rüyalar ve Gerçeklik” kavramları üzerinden de yaklaşılabilir. “Bazen rüya görürken, bu rüyayı hatırlayacağımı ve bundan bir film yaratacağımı düşünürüm. Sanırsam bir çeşit mesleki rahatsızlık bu.”  Kendi rüyalarına sinemasına yaklaşımını bu kısa ve net cümleyle açıklar yetenekli yönetmen. Bilinç dışının ona verdikleriyle kendine bağlı kalarak oynamak, hikayeleri şekillendirmek, onları sanata çevirmek Bergman sinemasının kendine has biçimini, özgür üslubunu, inceliğini temellendirir. Filmlerinde rüyalar var olsa da olmasa da sahneleri rüyavari şekilde biçimlendirir Bergman, bu rüyavari sahnelerin atmosferine büyük katkılar sağlayan varoluş kaygıları, krizler, şetyani fikirlerden beslenen cinsel dürtülerde ziyadesiyle etkilidir. Bergman’a göre sanatın birçok dalı rüyaları ve işlevlerini sinema kadar güçlü yansıtmaz. Gerçeklik ve rüya da sinemanın teknik imkânlarını kullanarak izleyici kolayca ikna eder. Beklenmedik bir kamera açısı, aniden kesme, ses ve müzik kullanımı gibi basit teknikler bile izleyiciyi gerçeklikten koparıp rüyavari bir duyguya rahatça sokabilir.

Bergman’ın sinema ve tiyatrodaki başarılı fotoğrafı özel hayatında bozulur. Bergman’ın ilk sevgilisi Karin Lannby’le tutkulu ve zor bir birliktelik yaşarlar. Kıskançlık, tutku, çatışma ilişkilerindeki derin çatlakların temel sebeplerindendir. Ve elbette Bergman’ın sinemasına da yansımaları kaçınılmaz olmuştur. Lannb’den sonra birkaç  kez evlenip dokuz çocuk sahibi olan ünlü yönetmen, günah çıkarmayı, terk edilmeyi, vicdan azabını ve arınmayı da sinemanın yüzüne incelikle yansıtır. Aile, dostluk, sadakat gibi kavramlar Bergman’ın hayatında ve sinemasında hep ikinci plandadır. Bergman bunun için, “Aile söz konusu olduğunda hep tembelimdir,” der. Sinemayı ve işini hayatının merkezine koyan Bergman, dostluk, aşk ve aile kavramlarına az zaman ayırdığını da ifade etmekten geri durmaz . Bir dönem Hitler sempatizanı olduğunu bildiğimiz yönetmen, Hitler’in insanlık dışı suçları ortaya saçılınca pişmanlığın yanı sıra sarsıcı bir utanca kapılarak filmlerinde siyasi argümanları kullanmayı tamamen bırakmıştır. Bergman filmlerde kendi otobiyografik hikayesini sanatsal ifadeye dönüştürmeyi başarı ile gerçekleştiren yönetmenlerdendir. Kendi bireysel bakışından, sorunlarından, felsefi anlayışından yola çıkarak tüm insanlığın cebelleştiği konulara söz söyler Bergman.

1956 yılında çektiği ve Cannes Film Festivali’nde özel ödül alan Bir Yaz Gecesi Gülümsemesi ile dünya çapındaki şöhretinin çerçevesini büyütmüştür. 1957 yılında kayda aldığı Yedinci Mühür ile de hem estetik hem de sanatsal olarak Avrupa Sinemasını derinden sarsmış ve Bergman sinemasının izlerini derinleştirmiştir. Film vebanın kol gezdiği İsveç’te Haçlı Seferlerinden yeni dönmüş bir şövalyenin ölümle olan mücadelesini anlatmaktadır. Aynı zamanda sinema tarihinin en ikonik ölüm imgelerinden birini ifade eder. Ölüm, siyah pelerinli ve buz gibi suratıyla tam olarak gözümüzün içine bakmaktadır. Savaştan yorgun düşen şövalyemizle satranç oynar. Hayata benzer taraflarını acı çeke çeke hissettiğimiz bu maç filmin zamana yenilmeyen çarpıcılığını gösterir. Bu filmde Bergman modern dünyadaki bireyin ölüm karşısındaki çaresizliğini ve korkaklığını çıplak bir dille anlatır. Bergman aynı zamanda bu filmle kendi ölüm korkusuyla da karşılaşıp yüzleşmiştir. Sinemayı bu korkudan kurtulmak içinde kullanmıştır Bergman tıpkı aşkta, acıda, vicdanda, arınmada olduğu gibi bu filmde ve birçok filminde gördüğümüz üzere, ölüm, hastalık, inanç,  varoluş gibi kavramları Lutherci bir papaz olan babasının inançları üzerinden sorgulayarak kendi inançlarına ve bakışı açısına ulaşmaya çabalar. Filmlerinde sıklıkla papaz karakteri kullanması da bu nedenlerden biri sayılabilir. Yedici Mühür’de ( 1957) dendiği gibi: “İnanç taşıması zor bir yüktür. Ne kadar yüksek sesle çağırırsan çağır, karanlıktan sıyrılıp hiç gelmeyen birini sevmek gibi.”

Bergman’ı tiyatro ve senaryo yazarı olarak, yönetmen olarak bir yazı içerisinde sınırlamak oldukça zor. Geniş sinema perspektifi, harikulade deli ve imgelemi ile başka bir dünyadan fantezileri ve rüyalarıyla seyirciyi içine çeken aynı zamanda acımazsızca kendine iten bir yönetmen olarak dünya sinema tarihinde sarsılmaz bir yere sahiptir Bergman. Savaşların yıkımları, ebeveyn olma çizgileri, aile, ölüm, yaşam, ahlak, kırılganlık, çaresizlik üzerinden ses arayanlar için şahnene bir yönetmendir.

 Ingmar Bergman’ın en bilinen filmleri; Yedinci Mühür  (1957 ), Yaban Çilekler, (1957), Aynanın İçinden (1961),Kış Işığı ( 1963), Sessizlik ( 1963), Persona (1966), Çığlıklar ve Fısıltılar ( 1972), Bir Evlilikten Manzaralar (1973),Güz Sanatı (1978),Fanny ve Alexander (1982) . 9 kez en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterilen Bergman’ın eserleri 1960 Bakire Baharı ,1961 Karanlık Camın İçinden, 1983 Fanny ve Alexander, Akademi ödülü almıştır.

*Bu yazıdaki bazı bölümlerde https://tr.wikipedia.org/ sitesinden yararlanılmıştır.

Yorumlar kapatıldı.