Yazar: 18:56 Öykü

İki İspinoz

Cevriye Teyze karşı komşumuzdu. Mavi, ahşap bir kapısı vardı evlerinin, iki kanatlı, aynı anda açılıyordu ikisi de.  Mahallede sular kesilince girerdik o eve, arka kapısından bahçelerine çıkardık. Upuzun kavak ağaçları vardı, dallarında çeşit çeşit kuşlar olurdu. Bahçe o kadar ıssızdı ki, biz de oradayken nedenini bilmeden fısıltıyla konuşurduk. Birisi yanlışlıkla sesini yükseltmeye görsün, Azrail’e el ense çekmiş gibi bakar yanından uzaklaşırdık; sanırsın toprak öfkelenecek, bahçenin karşısındaki tepe ayaklanıp hepimizi yutacak. Biçilmemiş otların arasından yürüyerek bahçenin ortasındaki tulumbanın yanına giderdik. Birimiz var gücümüzle tulumbanın kolunu kaldırıp indirirken öbürümüz bidonu güçlükle tutardı, sonra iki tutamağından kavrayıp yine aynı sessizlikle arka kapıdan eve girer, ardından karanlık koridordan geçip dışarıya çıkardık. Belediye gibi kadındı Cevriye Teyze, tüm mahallelinin su ihtiyacını karşılardı. Bir ayağı sekerdi. Baston yutmuş gibi dikti göğsü, yampiri yürüyüşüne rağmen o göğüs bir derece eğrilmezdi. Kocası eski zurnacılardandı. İspinozun tekiydi, tatavası bitmezdi. Başı hep önündeydi, Cevriye’nin tersine göğsü abaşoya kaymıştı.  Cevriye Teyze ölünce, toprağı kurumadan, genç bir kadınla evlendi. Yeni karısı üçkâğıtçı çıktı. Bir hafta evli kaldıktan sonra düğün hediyesi altınları alıp memleketine cızlamdı. Allah’ın sopası derler ya o hesap. Diyeceksiniz ki evlenmek hakkıdır, yalnız mı kalsın? Kalmasın canım ama davul da dengi dengine. Gözü toprağa bakan bir adamın ne işi var öyle bir pakizeyle. Zaten kadın kaçtıktan bir ay sonra kendisi de buharlaştı, ayıptır söylemesi bir yerlerine tıkıştırılmış pamuklarla. Allah taksiratını affetsin. Cevriye Teyze’yle bunun matrakçı bir oğulları vardı. Abdullah, Apo derdi herkes. Az buçuk yakışıklıydı, mahallenin en iyi topçularındandı, Fenerliydi. Düz, parlak, siyah saçları vardı, esmer tenliydi. Ağzını yana çarpıtarak gülerdi, gördüm mü yüreğim hoplardı, yangındım adama. Bilmezdi. Babam gibisin, az konuş, derdi. Susardım. Acıyarak bakardı yüzüme. Yanağımı makaslar, göz kırpıp uzaklaşırdı. Gölgem uzanırdı ardından, iplik gibi. Eve girer aynadaki kaşmerdikoza bakar, ağlardım. Pazar günleri televizyonda maç olurdu. Cimbom ile Fener’in maçıysa; dışarıya çıkar, pencere denizliklerine mum diker, Prekazi gol atmasın diye dua ederdim. Fener kazanınca, Apo sokakta coşkuyla nara atardı, gizlice seyrederdim. Görmezdi. Bir pazar günü çıkmadı, hastadır diye düşündüm, sonraki hafta da görünmedi. O ara sokaktan tanımadığım bir adam gidip geliyordu, suratı eğri büğrü, başı önüne eğik. İşkillendim.

Yine elimde mum ağzımda Prekazi’ye ilenmeyle pencere önünde dikeldiğim bir pazar, maçı Fener aldı, sokak sessizdi. Bekliyordum, boşunalığa inat. Biraz sonra eğri suratlı adam geldi, yanağımdan makas alıp gitti. Parmağında yeşil taşlı bir yüzük vardı. Kulaklarıma bir ağrı saplandı.  Altı yaşımdayken küpe takmak istemiştim. Annem Cevriye Teyze’nin yanına göndermişti beni. İçe gömülü balkonun önünde beklerken Cevriye Teyze gelmişti. Eteklerini dizlerinin arasına toplayarak yere çökmüştü. Elinde porselen çay tabağı, içinde salamura tuzu bir de iplik geçirilmiş büyük bir iğne vardı. İçeriye seslenip kolonya istemişti. Biraz sonra Apo elinde kolonya şişesiyle görünmüştü. O an içime bir kıvılcım düşmüştü. Cevriye Teyze kolonyayı eline sürmüş sonra hafif ıslattığı tuzdan bir tutam alıp kulak memelerimi ovmuştu. Kocaman iğneyi kulağıma batırıp diğer taraftan çıkardığında parmağındaki yüzüğün yeşil taşı büyüdükçe büyümüştü. Kulaklarımda yorgan ipinden küpelerle eve dönerken acıdan kusmuştum. İki hafta sızlamıştı kulaklarım, yara bere içindeydi. Sonra iplikten küpeleri çıkarmıştım, delikler zamanla tıkanınca bir daha küpe takmamaya yemin etmiştim. Adam yanımdan uzaklaştıktan sonra abim çıktı evden, adamın arkasından seslendi,

“Apo! Gözün aydın!”

İki sokak ötemizde, namı diğer çarkçı, dul bir kadın vardı. Dediklerine göre kocası tayfası geniş bir adammış. Lakin bu adam, işi gücü kerize bayılmak olan fırıldakçının tekiymiş. Su testisi suyolunda kırılmış bir gün. Kumar borcunu ödeyemeyince öldürülmüş. Bizim Apo bu adamın karısına tav olmuş sonra, manitasıymış meğer birkaç zamandır. Arada bir evine gider, bulutlara yatarmış. Adamın tayfasından biri çakmış mevzuyu, aşirete bildirmiş. Namus bu, boru mu? Ellerinde kürek sopalarıyla basmışlar kadının evini. Apo’nun suratının şeklini değiştirmişler, kulağına küpe olsun demişler. Hastanede kalmış bir hafta, doktorlar bu yüze çözüm bulunamayacağını söylemişler.

Yanına gittim,

“İkimizin de küpeleri yara bağladı, ben artık takmam, sen de takma,” dedim.

O günden beri, içimizde Apo’nun babası gibi susmayan iki ispinozla, dünyaya sessizce bozuk atıyoruz.

Editör: İlknur Sıdar Gülay

Hicret Birik
Latest posts by Hicret Birik (see all)
Visited 14 times, 1 visit(s) today
Close