İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hiçbir Şeyden ve Her Şeyden “Kalan”

Kitabı elime almam ile Leyla Erbil’in beni hızla çekip karşısına oturtması bir oldu. Ne oluyor anlayamadım başta ama samimiyetle karşısına oturttuğu için kitabı okumaya devam ettim. Biraz ilerledikçe fark ettim ki ona bakıyorum, hem de ta gözlerinin içine.

Kalan isimli romanıyla tanışıyorum Erbil ile. Yedi yazdığı romandan biri. 2011 yılında buluşturmak istemiş bizlerle. Kitabın ortalarına doğru duramıyor yaşamını daha çok merak etmeye başlıyorum. Çünkü okudukça hayatında yer alıyor gibi hissediyorum. Şiir gibi roman yazmış, ‘böyle roman mı olur’ diyenlere cevap niteliğinde bir eser koymuş ortaya. Gözleriniz kaleminden dökülenlerle buluştukça, zihninin gerçekliğinde dolaştırmaya başlıyor sizleri Erbil. Okurken gerçekliği de düşü de sahiplenmek gerektiğini öğretmek ister gibi.

Kitabın ortalarına gelirken burkulmaya başlıyorum. Geç oldu, her zamanki gibi bu yazarla da tanışmak. Psikanaliz ile ilgilendiğini öğrendiğimde, psikolojiyi seven her okur gibi, iyice çekilmeye başlıyorum satırların içerisine. Erbil’in yüreğinden dökülenleri, bilincini ve bilinçaltını esirgemeden yazmaya çalıştığı besbelli. Hiç beklemediğimiz yerlerde birden ‘sevgili okurlarım’ diyerek konuşmak istiyor bizlerle. İşte tam o anda yeniden karşısına oturup bakıyoruz sanki yüzüne. ‘Biraz dinlenelim, biraz zihnimdeki yolculuğa ara verelim’ der gibi soluklanıyor, soluklandırıyor. Fakat o anlarda bile sorgulamayı elden bırakmıyor sevgili Erbil. ‘Nereden sevgili okurum oldunuz onu da bilmiyorum’ edasıyla söyleniyor.

Kâh çocukluğuna, kâh şimdiye, bazen bilincine, bazen bilinçsizliğine doğru oradan oraya götürüyor bizleri. Ablasıyla çocukluk anısının içindeyken birden Roma imparatorundan birden tarihten, derken yoksulluk, katliamlar, solculuk, sağcılık, Türk, Kürt, Rum ve Mayıslardan, İstanbul’dan bahsediyor. “masum yüzlü katiller, gözyaşı dökmekte” diyerek siyasetin de elinden tutuyor toplumun da.

Dört bölümden oluşuyor kitap. Önsözce, Birinci Bölüm, İkinci Bölüm ve Kişi Adları Listesi. Önsöze, önsözce demesi gibi tarzını ortaya koyarak aklına geleni, aklına gelme şekliyle karşımıza çıkarıyor. Bir nevi serbest çağrışım yapıyor. Okumaya devam ettikçe bir bağlamın olmadığı görünüşüne karşın anlattıklarının nasıl da sımsıkı bağlı olduğunu hissettiriyor bizlere.

“bu şarkı dayanıklı bir örümcek ağı gibi
her an yankılanır sokak ve ev içlerinden
yatak ve merdiven altlarından
perde ve duvar diplerinden sızar durur
çocuk yüreklerimize” gibi dizeleriyle, bilinçaltının tozlarını süpürmeye bizi de davet ediyor sevgili Erbil. Düşüncelerini anlatma şekliyle birlikte, okurken o sızıntı yapan duvar çatlaklarını görmeye başlıyoruz. Biraz da yolu, her birimizin bilinçaltına giden dikenli ve gerçek yolu görmeye. Kendi hakikatini ele geçirmeye çalışıyor, bize de ele geçirmek gerektiği duygusunu vererek.

gerçi insanın hakikatinin bulunabileceğini sanmasam da pek, onu aramaya çıktığımı itiraf etmeliyim size sevgili okurlar”

Birinci bölüme çocuklukla sert bir giriş yaparak başlıyor Erbil. “Annem ve dayı sağdı” cümlesiyle açıyor sanki kapalı kutularını ardı ardına. Anlattıklarıyla baş edemeyip duruyor sanki birden ve başlıyor kendiyle konuşmaya bu sefer; “her vakit geliyor sana bu zorba bilinç,,, duvar figürlerinin ilkel gölgeleri,,, o saklı şeyi o güne değin bilincin sakladığını fora edebilecek misin,,, dayanamadığın şeyi,,, nedir o şey,,, bilemediğin,,, aradığın hep,,,”

Kitapta hiç büyük harf kullanılmadığını fark ediyor ve kullanmayı sevmeyen biri olarak iyice ısınıyorum Erbil’e bir de kural tanımamazlığına. Politik duruşunu belli eden anlatımıyla sürdürüyor ilk bölümü. Bir ara migren için bile tavsiye veriyor sevgili okurlarına, gülümsetiyor.

“…asıl anlatmak istediğin bunlar değil biliyorsun,,, fakat bunlarsız olmaz diyen bir dürtü var önleyemediğin,,, seni asıl olandan alıkoyan,,, asıl olan ne bilmiyorsun,,, bulacaksın,,, anlatma artık,,,”

Birinci bölümün sonuna doğru Erbil’in aslında Lahzen olduğunu öğreniyoruz. Düşüncelerinin, bilincinin, her şeyin Lahzen’in olduğunu söylüyor bize birden Erbil, ablasının bile Lahzen’in ablası olduğunu. Annesinden, babasız ve baba yerine koyamadığı Dayı ile geçen çocukluk anılarının üzerinden basa basa geçiyor Lahzen. Babasızlığının hüznünü, annesizliğinin hıncını ablasıyla beraber konuşmalarında çıkarıyor iyice ortaya.

“hiçbir şey bilmeden yaşamak ne güzeldir,,, insanın kendi olması için hiçbir şey öğrenmemesi mi gerekir,,,” düşünceleriyle bitiyor birinci bölümün sonları. Çocukluğundan bulup çıkarmak istediği şeyleri arıyor Lahzen, ararken gördükleriyle bir günlük tutar gibi anlatıyor. Aşkını, aşklarını, ailesini, çocukluğunu ve çocuksuzluğunu da bilmenin getirdiği hüzün ama bilmenin getirdiği iştahla yazmaya devam ediyor.

Kısa süren ikinci bölümde sevgisinin, sevgisizliğinin, ilişkilerinin içini gösteriyor Lahzen. Ve kişi adları listesiyle son veriyor kitabına Leyla Erbil. Peki, Lahzen kim mi?

kimim ve nasıl biriyim / hayatımın neresindeki yaşantıdayım sorarım kendime her gün / sen hangi bilinçtesin lahzen / hangi göklerin bulutlarından yağdın / bu çorağa söyle / son bilinç ölüm olacağına / ölüm anındaki bilincin bilinci yazılamayacağına göre / hangi kavşağındasın tinsel gerçekliğin / ben lahzen”

Kalan, kendine kalamayanlara yolu, kendi kalanıyla yüzleşenlere de gücü hatırlatmak isteğiyle kaleme alınmış bir eser.

Latest posts by Buse Karabulut (see all)

Yorumlar kapatıldı.