Haysiyet, ruha en güzel giysiyi giydirebilmektir. Sevmeyi bilen bir kimsenin yegâne vasfı, insan olabilmenin başlıca gereğidir. Öz bilgisidir. Benlik haritasıdır. Fikirde zarafet, kalpte inceliktir haysiyet. Başkasından alınamayan, başkasına verilemeyendir. 

Ve bu çağda, yolundan sapmış ruhları kurtarma çabasıdır; bir dirilişi arayan, bir uyanışı bekleyen…

Onur, itibar, saygınlık gibi kelimeler haysiyetle beraber anılır çoğu zaman. Oysa haysiyet daha kapsamlı, daha incelikli bir mahiyettedir bana göre. Bu kelimelerle tümüyle ilgisizdir demiyorum elbette; ancak bir özelliğiyle ayrılıyor onlardan. Hatta şöhreti de bu kelimelere eklemek mümkündür. Şöhret ve itibar, insanın fikirlerindeki zarafeti yahut kalbindeki inceliği tam olarak göremeyen kişiler tarafından verilen bir vasıf, birtakım eylemlerin karşılığıdır; hak ederek ya da etmeyerek kazanılabilir. Fakat haysiyet, kişinin kendisine verdiği değerdir, öz saygıdır. Bunun içindir ki, başkasından alınamaz, başkasına verilemez.

Sanırım insan, haysiyet sahibi bir varlık olmaya meyilli olarak yaratılıyor; fakat daha sonra içinde bulunduğu çağın kültürüyle fıtratından uzaklaşıyor. Bir taraftan nefsiyle girdiği mücadele, öte yandan kapitalist kültür ve materyalistik şartlanma, bozuyor tüm eylem ve ayarları. İnsan haysiyeti de, onun nasıl kazanılacağını da, o bilince ulaşmanın yolunu da kaybediyor.

Girdiğim her türlü iç hesaplaşmada bu yolu kaybedeceğim korkusuna kapılıyorum. Etrafımda gördüğüm tüm bu kirin, bu toza bulanmışlığın, benim göz kapaklarımda bulunan kirlerden kaynaklandığı hissiyle ürperiyor, dualarla acziyetimi haykırırken buluyorum kendimi. İnsanın kendisini bile tam olarak tanıyamadığı bir hayatın içerisinde, tutup da başkaları hakkında olur olmaz fikirler beyan etmesinden komik pek az şey vardır. Ne yazık ki biz böyleyiz:

Başkalarına batan dikenleri görüp, bazen acırız bazen de bundan haz duyarız; fakat ilginçtir ki, o dikenin en başından itibaren bizim gözümüzde mevcut olduğu aklımızdan bile geçmez.

Yıllar evvel köpeğini daha saldırgan, huysuz ve yırtıcı yapabilmek adına karanlık odaya kapatan bir adam tanımıştım. Bu uğurda köpeğini aç bırakmaktan ya da kanlı etle beslemekten söz ediyordu. Öğrendiğime göre bu eziyet pek çok kişi tarafından yapılıyormuş. Sevgiyle zerre ilgisi olmayan bu insanların, egolarını tatmin etmek amacıyla o köpekleri sahiplendikleri ortadadır. Öyle olmasa bile, bu yapılanın apaçık bir işkence olduğu konusunda zannediyorum ki şüphe yoktur. 

Bunları söylerken insanların yetiştirilmesindeki benzerliği de gözden uzak bulunduruyor değilim. Zira sevgi görmemiş bir köpeğin huysuz ve vahşi olması gibi, çocukluğunda sevilmemiş bir insanın da kötü bir kimse olması şaşılası bir hal değildir. Sevgiden yoksun büyütülen bir çocuk, acımasız ve sorumsuz ellerin eseridir. Böyle ellere sahip olan insanın da kendisinde bir haysiyetin kırıntısını araması, herhalde yanlış olacaktır.

Az evvelki olaya döndüğümüzde şunları da eklememiz gerekiyor: Köpeğini karanlık odaya hapsedeceğini söyleyerek bir merhametsizliği itiraf eden şahsın hali, başkasına batan bir dikendir; bu merhametsizliğe müdahale edememiş olan benim halimse, o dikenin benim gözlerimde de mevcut olduğunun göstergesidir. 

Ne zaman bu mesele aklıma gelse, batıyor o dikenler gözlerime; gözlerimden akan yaşların sebebi buymuş gibi geliyor; fakat daha derinden, vicdanımın en ücra köşelerinden gelen bir sesle akıyor bu yaşlar. O karanlık oda sevgisiz bir hayatı, kanlı etlerse insanı zehirleyen fikirleri, telkinleri ve haysiyetsiz eylemleri çağrıştırıyor bana. 

Şimdi bu örnek biraz tuhaf kaçabilir ve bazı kimseler: “İnsanlarla hayvanlar farklıdır” diyebilirler. İnsanla hayvanın farkı açıktır, bu fark kelimelerle ifade edilemeyecek kadar da büyüktür belki; ancak sevme yetisi, her canlıda var olan, onu hayata bağlayan yahut yokluğuyla hayattan koparan en temel yetidir. Hayvanlarda akıl yoktur deriz ama bir kalplerinin olduğunu unuturuz çoğu zaman. Kendi kalplerimizi unuttuğumuz gibi.

Akla takılı bir yığın soruyu utana sıkıla soran, cevap alamayan, beraberinde içine kapanan bir çocuk gibi halimiz; fakat bir çocuğun masumiyetinden uzak, günahlarla, kirli arzularla, yalancı meraklarla bezenmiş bir hal bu.

Dostoyevski’nin İnsancıklar romanında Makar Alekseyevich ve Varvara Alekseyenva karakterlerinin mektuplaşmalarını okuruz. Bu romanda sevgi-haysiyet ilişkisinin çok güzel bir örneği olduğu düşüncesindeyim. Makar Alekseyevich, diğer insanların ona karşı tavrından ötürü kendisini değersiz ve zavallı hissederken, kızı gibi sevdiği Varvaraya olan sevgisiyle yeniden can bulmuş, hayata tutunmuş ve sevginin uyandırdığı haysiyetle ruhunu doyurmuştur. Hayatın bulantılarına, günlük sıkıntılara ve insanların alaylarına karşı müthiş bir güç bulmuştur.

Bu güç o denli kuvvetlidir ki, Makar bir mektubunda: “Sizi düşünmek yaralı kalbime merhem sürmek gibi bir şey… Sizin için acı çekiyorum ve bu acı bile kalbimi rahatlatıyor” demiştir. O yalnızca dostunu düşündüğünde, onun muhabbetiyle iç içe olduğunda mutludur.

Daha sonra Varvara gidecektir. Makar için bu durum bir yıkım olmuştur. Eğer roman karakterleriyle konuşmak mümkün olsaydı, Makarla sohbet etmek isterdim doğrusu. Ona, sevmek eyleminden daha onurlu bir şeyin olmadığını, dostunun uzaklara gitmesinin onun değerinden ve haysiyetinden hiçbir şey götürmeyeceğini söylerdim. Bu sözler, dostunu geri getirmezdi elbette.

Meşhur ve muteber olmaktan bir hayli uzakken kendine de değer vermeyen bir insan, şayet yalnızca bir insana olan sevgisiyle haysiyet sahibi olabiliyorsa; yani ona olan sevgisi sayesinde kendine değer verebiliyorsa, o insan gittiğinde, belki de dünyanın en değersiz, en haysiyetsiz varlığı olduğunu düşünecek ve bu düşünceyle tüm benliğini eritip yok edecektir. Fakat meseleye bu pencereden baktığımızda, şunları da söylememiz gerekir: Çok sevdiğiniz birinin uzaklarda olması ya da sizi umursamaması, çok sevdiğiniz birinin olmamasından iyidir; çünkü insanı haysiyet sahibi yapan şey, seviliyor olmak değil, seviyor olmaktır. 

Sevmek deyince, mutlak bir sahip olma isteğiyle kıvrananlar, en ufak dertte ona lanet edenler, her şeye rağmen sevgiye sırt çevirmeyişin, haysiyetsiz şahsiyetler üreten bu çağa karşı bir meydan okuma olduğunun bilmem farkında mıdırlar?

Hayat, derinliğini kestiremediğimiz bir okyanusta boğulmaktan ibarettir. Bu durumda sevmek, yüzmeyi öğrenmeye benzer. Yüzmeyi bilen insanların boğulmaktan korkmaması gibi, sevmeyi bilen kimseler de hayattan korkmazlar. Burada sözünü ettiğimiz sevgiyse, hükmetmek arzusuyla ilgisi olan ve zamanla öfkeye dönüşen bir sevgi değil, doğrudan doğruya Allah için olan, yaratılanın dünyevi olarak bir sebep, bir bağ, bir beklenti aramaksızın sevmesidir. Aksi halde yollar kapanır, kalpler kirlenir, sevdiğini iddia edenlerin canilikleriyle çınlar kulaklar!

Hal böyleyken bu çağın kurbanı oluyor pek çok insan. Sevmeyi öğrenemiyor, beceremiyor; yabancısı olduğu bu eylemi anlayamadığı gibi, gerçekten sevenleri de garipsiyor. Bizim kıymet bilmezliğimiz de bundan olsa gerek. Bir taraftan Nazım Hikmetin tabiriyle “sokağın tavanı kadar” severken, öte yandan sokaklara sığmıyor nefretimiz!

Çoğu zaman ters istikametteyiz; para, eğlence, şöhret… Lüzumsuz arzularla doyumsuz iştahlar birleşiyor ve insanlık vücut buluyor. Burada şu soruyu sormak geliyor içimden: Bu terslik, istikametten mi kaynaklanıyor, içimizdeki bir canavarla girdiğimiz savaşı kaybetmekten mi?

Bana öyle geliyor ki, sonunda sevgiye ve merhamete çıkmayan, aşka ulaşmak amacında olmayan tüm yollar ve istikametler, ters… Onsuz hayat, rezil bir ibret tablosu, sonsuz bir kaybediş…

Oğuzhan Okuyucu
Latest posts by Oğuzhan Okuyucu (see all)