Yazar: 10:56 Öykü

Güç

Ipılık, mis gibi bir yaz günü. Gökyüzü masmavi. Ufuk, uçsuz bucaksız. Deniz çarşaf gibi.

“Yolculuk için daha güzel bir gün olamazdı.” Genç kaptanın sözleri… Ta gerilerde, yaklaşmakta olan kara bulutlar henüz kimsenin görmediği…

Limana yaklaşan bir aile. Bir anne, bir baba, iki de çocuk. Biri kız, biri erkek. Hayallerdeki gibi… Her birinde birer sırt çantası, babanınki en büyük. Kızınki küçücük, kendisi gibi. Annenin elinde bir de yolluk. Gece uzun olacak. Yolculuk daha da uzun.

Her şey ve herkes ve bot ve kaptan hazır olduğunda çıkacaklar yola. Tam on sekiz kişi aynı botta. Bir kız çocuğu daha var, aynı yaşlarda. Onu da annesi tembihlemiş, yolculuğa çıkmadan günler önce; konuşmayacak gerekmedikçe. Uçsuz bucaksız denizde; o küçücük kızların da yaşlarından fersah fersah ileri bir olgunlukla eşlik ettiği, kulakları sağır eden bir sessizlik. Aynı anda hissedilen umut ve umutsuzluk. Hayal ve tükenmişlik. Umut etmekten yorulmuşluk. Bilinmezliğin yükü çökmüş omuzlarının altında ezilmiş iki büklüm yolcular. Gece uzun, gece sır, kayık taşıdığı yükten daha ağır. Çok daha ağır…

Hafiften esen bir meltem, önce ılık sonra ürpenten cinsten. Bir anda aynı yöne çevrilen bakışlarda az sonra kayığı da içine alacak yaklaşan fırtına.

Gece iki kişiyi alacak aralarından. İki ana. Yavrularına verecekler sıcaklıklarını, kendileri vuracaklar kumsala. Kalan on altı kişi devam edecek yola. Omuzlarındaki yük artacak şimdi, eksiklerinin ağırlığıyla.

“Ayşam! Naparım ben? Sensiz naparım Ayşam? Haykırmak gelir içimden. Susarım. Bağırsam şu dağlar delinir! Bir nefeste yutkunup acımı, önüme bakmak zorundayım. Duramam Ayşam! Duramam, yoluma devam edeceğim. Sarıp seni kollarıma, son bir kez kokunu içime çekemeyeceğim. Ezra’yı sırtlayacağım, yola devam edeceğim. Öyle hızlı yürüyeceğim ki düşünemeyeceğim, geride bıraktığımı. Seni kaybettiğim gerçeğiyle sonra yüzleşeceğim. Ben ağlarsam Rayan ağlar, Rayan ağlarsa Ezra ağlar. Gece gibi simsiyah bakışları deler geçer kalbimi. Susarım Ayşam. Kim bilir ne zamana kadar…”

Ipıslak, buz gibi bir yaz gecesi. Hiç susmayan gök gürültüsü. Ne zaman ulaşılacağı belli olmayan bir kamyon, yolcuları ilçeye taşıyacak. Oradan ayrılacaklar. Her biri kendi yoluna bakacak. Amir, kendisi gibi avukat olan arkadaşının evine gidecek. Arkadaşı gibi o da bir yıl içinde vatandaşlığı alacak. Yeter ki varsın arkadaşına. Yeter ki varsın. Her şey hallolacak.

Adımlar hiç durmayacak. Kapkara patikada bir sürüngen gibi ilerleyecekler sabit hızla. Biliyorlar, duran beklenmeyecek.

“Durmayacaksın Amir! Ardına bakmayacaksın. Bir inleme duyacaksın. Ben değilim, ben çok geride kaldım, benim inlememi duyamazsın artık. Ama bir an ben sanacaksın. Bundan sonra ne zaman bir kadın sesi duysan, arkandan gelen, ömrün boyunca hep beni hatırlayacaksın. Bana uzatamadığın eli, o kadına da uzatamayacaksın.”

“Bekleyin! Nolur bekleyin. Yürüyemiyorum artık. Nolur beni geride bırakmayın.”

“Beklemeyeceksin Amir. O kadının dağları delen feryadını duymamak için hızlanacaksın. Bir yerden sonra aynı dağlarda yankısı duyulacak sadece sesin… Sonra o da içinde kaybolacak hiçliğin.

Neden? Neden diye soran içsesinle baş başa kalacaksın.

Savaş! Ne için? Ne uğruna? Sebebini kendine bile izah edemediği bir savaşı niye başlatır insan? Nasıl çıkar bu kadar insanlıktan… Karşılığı ne ise, işler bunca günahı? Cevabını bilmediğin sorularla dolacak zihnin. Cevabını bildiğin o gerçek ile yatışacak biraz. İnsan bir günde kötü olmaz, o noktaya bir günde gelmez. İnsan önce dava diye bir şey uydurur kendine. İşlediği, başta küçük, ama giderek büyüyen günahları altına süpürdüğü bir halı…

Bir de kalabalıklar olmalı, insanın arkasında.“Sana güvenimiz tam, her ne yaparsan yanındayız.” İnsan kalabalıkların güvenini bir kez kazandı mı, sorgulanmaz, ne kadar kirli olsa da sonradan attığı adımları.

Analar, bilhassa analar… Oğlu yerine koydukları, kendi canı kadar sevdikleri, sırtını sıvazlaya sıvazlaya tepelerine çıkarttıkları oğulları vururken gözlerinin önünde başka çocukların analarını, bakarlar öyle. Görmezler oğullarının yaptıklarını.”

“Ana! Anam! Duramam anam. Son bir kez bakmak için bile sana… Duramazdım anam. Bakarsam ardıma, bırakamazdım seni orada.”

“Baba, ver Ezra’yı azcık da bana.”

“Sakın Baba! Sakın ağlama. Dolmuş göz pınarların senin de. Görüyorum eğsen de başını. İt geriye Babam! Geriye it gözyaşlarını. Bu gece öyle sımsıkı saracağız ki Ezra’yı, her şeyin yolunda olduğuna inanacak ikimizin de yüzüne baktığında, fark etmeyecek anamı geride bıraktığımızı. Gülümseyecek bize, güneş gibi parlayan gözleriyle.”

“Alışacak, Ezra alışacak yokluğuma Amir. Rayan da alışacak, sen de alışacaksın. Yaşayacak yavrularımız, önlerindeki koca hayatı. Üzerinde doğmadıkları, hiç bilmedikleri bu diyarda yepyeni bir hikâye yazacaklar. Zor olacak ama başaracaklar. Onlar için, benim için sen de yaşayacaksın Amir. Her düştüğünde daha güçlü kalkacaksın. Birlikte çıktığımız bu yolculuğu tamamlayacaksın.

Kamyon sabaha karşı varacak istasyona. Arkadaşının yeğeni bekliyor olacak, istasyonun yakınındaki restoranda. Biraz çekidüzen verip kendinize, bineceksiniz arabasına, çıkacaksınız yeni ülkenizdeki ilk yolculuğunuza.

Abla nerede, diye sormak isteyecek delikanlı. Cevabı bildiğini anlayacaksın güneş gözlüğünün arkasına sakladığı öfkeyle karışık hüzünle fırlattığı bakışlarından. Suskunluğunu takdir edeceksin.

Yola koyulup güneşliğini indirdiği sırada, az önce sana gönderdiği bakışların tam tersi bir edayla kadraja baktığı fotoğrafını göreceksin, yanında nişanlısıyla. Az sonra akacağını anladığın gözyaşlarını engellemek için “Ne kadar yolumuz var?” diye aklına gelen ilk soruyu sorup kendi dikkatini dağıtacaksın.

Ufukta güneşin kıpkızıl bir denize indiğini, fırtınalar estiren düne inat bugün gökyüzünün apaydınlık olduğunu bilmem fark edecek misin?

Ezra küçücük kafasını kucağından kaldırdığında önce endişe edeceksin. ‘Anne!’ diyecek az sonra. Ne cevap vereceksin? Yokluğumu hissettirmemek için sımsıcak bakacaksın kapkara gözlerine. Beni göreceksin bakışlarında, beni yansıtacaksın ona da. Ona her baktığında beni hatırlayacak, sana her baktığında alışacaksın yokluğuma. Nemli yüzünü avuçlarına alıp kızarmış yanaklarından öpeceksin. Bu yeni diyarda, yolda kaybettiklerinle, geride bıraktığın kendi çocukluğunla devam edeceksin yaşamaya. Bir yolunu bulacaksın. Dudaklarını büzüştürüp güldüreceksin kızımızı, sen de güleceksin. Boştaki kolunu atacaksın oğlumuzun omzuna. Yüzünü yüzüne değdirip güç vereceksin ona da. Her şeye rağmen gülebildiğin için kendinle önce gurur duyacak ama bir nefes sonra yine aynı ümitsizliğe dalacaksın.

Sonra silkeleyip kendini; sana hep söylediğim, o çok sevdiğin sözlerimi hatırlayacaksın: “İnsan kendini ya hayatı tehlikedeyken ya da eline büyük güç geçince tanır.”

Eline büyük güç geçince karakteri yerle bir olan onlar değil, her hayati tehlikede daha da güçlenen sen kazanacaksın.

Editör: Melike Kara

Zeynep Çamlı
Latest posts by Zeynep Çamlı (see all)
Visited 3 times, 1 visit(s) today
Close