Yazar: 19:29 Öykü

Gözlerin Kapalıyken Seni Kimse İncitemez

Gözlerin kapalıyken seni kimse incitemez. Böyle söylemiştin bana. Bir sincap yuvasını ağaç kovuğundan çıkarır gibi beni yalnızlığımdan çekip çıkardığın gün, böyle söylemiştin. Seni dinleyip gözlerimi kapatmıştım. Artık incinmek istemediğim için değil, bana bunu söylediğin için. İncinerek seni üzmek istememiştim. Benim acım, senin canını sıksın istememiştim. 

Bu sabah da diğer sabahların aynısı. Uyandım, gözlerimi ışığa alıştırdım. Giderken bana bıraktığın bitkileri suladım, çürüyen yapraklarını teker teker kopardım. Sence canları acıyor mudur? Sana bu soruyu sorduğumu hatırlıyorum. Her zaman yaptığın gibi yarım ağız gülümsemiş, gözlerini devirmiştin. “Hiç olur mu öyle şey?” demiştin. Oluyordu ki soruyordum sana, değil mi? Benim yapraklarım koparılırken canım acıyordu mesela. Tenim kızarıyor, sonra geriliyor, sonra da bir parçam kopup gidiveriyordu kafamın içinde geçirdiğim her dakikada.

Hiç olur mu öyle şey?

Seni ilk gördüğümde kucağında yavru bir kedi, sırtında bej bir çanta ve gemi halatına benzeyen uzun sarı saçlarınla apartman girişindeki merdivenlerde gelişigüzel oturuyordun. Benim geçebilmem için çekilmen gerekiyordu ki acelem de vardı. Her başarısız olduğum iş girişiminin sonrasında yaptığım rutinim biraz ivedilik gerektiriyordu. Eve çıkıp şu üzerime yapışan keten pantolon ve gömlekten kurtulmam sonra da yine aynı hızla evden çıkmam lazımdı. Gidecek yolum vardı. Kafamı sürahi gibi yana eğip içindekileri su döker gibi dökeceğim kırık beyaz mermerden mezar bekliyordu beni. Ama sen, öylece duruyordun merdivenlerde. Kucağındaki kediden daha şaşkın bakışlarla bakıyordun bana. Yepyeni bir dünyaya adım atan bir bebek misali. O zamanlar, belki benim küçük dünyam sana yeterli gelir gibi masum inançlara kendimi kaptırmıştım. Yanılmışım.

“Çekilirseniz geçeceğim.”

“Bu yavru kediyi sahiplenmek ister misiniz?”

Soruyu anlayamamış gibi sana boş boş bakmıştım. Hayatımda en son ihtiyacım olan şey bakmakla yükümlü olacağım bir candı. Kendime zar zor bakıyordum ben ayrıca. Hem insan, hiç tanımadığı bir insana kedi emanet eder miydi?

“Siz neden sahiplenmiyorsunuz?” demiştim kaşlarımı çatarken. Gerçekten buna zamanım yoktu. Anahtarım apartman kapısının yuvasında dönerken sen kediyi göz hizama yaklaştırdın. Alaca bulaca bir renkte, koyu mavi gözlü, çok çirkin bir hayvandı. Avuçlarının arasında kaybolurken kendince miyavlıyor, belki de onu senin elinden kurtarmamı istiyordu.

“Çünkü,” dedin otuz iki diş sırıtırken. “Çünkü sizin kedinizi sahiplenemem, o sizin kediniz.”

Hep böyleydin. Söylediklerimi duymaz, duyduklarını kendi söylediklerine çevirirdin. Peşimi bırakman umuduyla apartmanın içine dalmıştım. Kapının kenarına ayağını koyup peşimden koşturdun. Israrcıydın.

“Hadi ama, dışarıda kalamaz benimle. Gözlerinizi gördüm, iyi birine benziyorsunuz. Alın onu.”

Ne tuhaf, en başında sadece gözlerime bakarak her şeyi görürdün. Sıkılmış mıydım olduğum yerden? Anlardın. Bir sigara içmeye mi çıkmalıydım balkona? Onaylardın. Çok mu seviyordum seni? Bilirdin.

Nihayetinde ısrarlarına dayanamamış ve kediyi senin kucağından almıştım. İlk kedi bakışım değildi bu ama yine de zamanlama yanlıştı işte. Gitmem gerekiyordu. Şuncağız kedi evde nasıl tek başına kalacaktı?

Evim üçüncü kattaydı. Buna rağmen asansör kullandığım için bana çok kızardın. Her bir merdivenin benim ömrümü uzatacağına dair garip bir inancın vardı. Ne garip, ben artık birinci kata bile asansörle çıkıyorum.

“Teşekkür ederim,” diye mırıldanmıştın rahatlamış bir sesle. Kediye bağlanmıştın, tanımadığın birine emanet edecek olsan da onun huzurlu bir hayat sürebilme ihtimali seni de mutlu etmişti. Boş kalan ellerini sırt çantanın kollarına yerleştirerek doldurmuştun. Gidemiyordun. Belki de o an ilk kez sana yardım etmek istemiştim. Ayakkabıların çamurlu, göz altların şiş, kalbin nefretle doluydu. Kalbinle ilgili olan kısmı bana çok da fazla zaman geçmeden, kollarımın arasındayken söylemiştin.

“Hissettiğim nefreti bedenime sığdıramıyorum. Alelade bir vazo değil ki nereye koyacağımı bilemiyorum.”

Nefretin soğuk, sevgin geçiciydi ama yine de nefretin haline gelmemeyi dilemiştim. Söylediğin gibi alelade bir vazo olmaktansa geçici olmayı, sevginin kırıntısıyla beslenmeyi yeğlerdim.

Seni kahve içmeye davet ettim. Ruhumun, ruhuna dokunma çağrısını nasıl görmezden gelebilirdim? O gün, belki de yıllar sonra ilk kez, başarısızlığımı kutlamak için o kasvetli şehre gitmedim. Rutinimi unuttum. Senden öğrendiğim bir şey de buydu: Rutin kovalamamak. Her hissi saatlere, günlere sığdıramayacak olmak. Sen öğretmedin bana bunları ama ben senden öğrendim. Seni sarıp sarmalayan o hisler bulutundan kafanı çıkardığın her an, benim günümü aydınlatıyordun. Bulutuna geri döndüğündeyse, seninle kararıyordum.

Bu yüzdendir ki sen beni bulduğundan beri bu şehirde yağmur yağmadı. Ve yine bu yüzdendir ki sen kapıyı usulca çekip gittiğin gün, bu şehirde sağanak yağmur vardı.

Falıma bakmıştın. Üç vakte kadar mutluluk senin kapını çalacak, dedin dalga geçercesine. Üç saat mi oturmuştun benimle, yoksa üç yıl mı? Sayamamıştım. O günden sonra her gün geldin, yalnızca bir gün sana gitme dedim. Sadece o gün. Sen de gitmedin. Keşke o hakkımı, son gidişine saklayabilseydim.

Hafızam pek iyi değildir. Hatırlarsın, kaç kez vitaminlerle beni kandırmaya çalıştın. Ama eğer hayatımdaki bütün mutlu anlarımı saymam gerekseydi pek zorlanmazdım. Bütün mutlu anılarımın içinde, senin gözlerin vardı. Senin Pandora’nın kutusu kadar giz dolu gözlerin. Benim kadar saydam değildin. Kontrolde olmayı severdin. Böyle de yaşadın. Benim kontrolsüzlüğüm, senin için bir yüktü. Sırtında taşımaktan bıktığın zamanlarda da kediyi beraberinde alıp kendini odaya kilitlerdin. Yükü yeniden yüklenene kadar dinlenirdin. Şarj olurdun bile diyebilirim. Sana her zaman ağır geldim. Kuş tüyü bile olsaydım, sana kendi yükünden ağır gelirdim.

Sende, benden daha büyük bir acı vardı, değil mi? Ne yaşamıştım, ne görmüştüm? Neye üzülmüştüm bu kadar? En çok senin hakkındı hayıflanmak. En çok senin. Ağzımdan çıkan her yorgunluk ifadesi senin duvarlarına hırçınca çarpar, yüzüme bir tokat gibi inerdi. Bıkmıştın kendi derdinden ziyade her dertten. Seni alaysız, gerçek bir gülümsemeyle bana bakarken çok yakalamaya çalıştım. Seni güldürebilmek için çabalarken kendi neşemi senin girdabına adadığımın farkına bile varamadım. Bende ne varsa aldın, sende olanlarla zamkladın. Bir de yanında götürdün utanmadan, ben kendimsiz ve sensiz kaldım.

Sensiz ve kendimsiz.

**************

Akşam olmak üzere. Bugün, sen gideli tam 24 ay oldu. 24 tane ay, sensiz başlayıp sensiz bitti. İki yıl demek sanki geçen zamanı basitleştiriyor gibi, sence de öyle değil mi? Oysa geçen zaman, kurduğum üç beş cümleyle özetlenebilecek kadar yalnız değildi. Daha da yalnızdı. O kadar yalnızdı ki kafamın içindeki sesleri duyabilirdin. O kadar yalnızdım ki yeni bir sen yarattım. Benim istediğim gibi bir sen. Seni değiştirmek istediğimi, bunun sana hakaret olduğunu ve bencil olduğumu haykırıp durmuştun zamanında. Şimdi seni değiştirmeme gerek bile kalmadı, çünkü benim istediğim gibisin. Mesela bu halin seviyor beni. Senin başlarda yaptığın gibi beni dinliyor, alnında çizgiler beliriyor. Anlıyorum ki önemsiyor söylediklerimi. Sonra karşılıklı kahve içiyoruz, kedimiz sehpadaki vazoyu deviriyor.

Uyanıyorum. Az önce duyduğum gürültü kedi yüzünden değilmiş. Odamın kapısının sebep olduğu bir yanılsamaymış sadece. Sesin kaynağı, hemşire ve yamağı canavardan bozma herif, savaş suçlusu misali dalmışlardı aslında odaya. Bazen böyle olur, en güzel anlar en gereksiz sonlarla çarpışıverir. Adını bana bin kere söyleyen ama ezberlemeyeceğime yemin ettiğim hemşire yamağı karabasan gibi çöküyor birden üzerime. Pis suratını gördüğüm her an mutfakta birikmiş, milattan kalma siyah çöp poşetlerini karıştırıyor gibi oluyorum. Kollarımı hareket ettirememem için tek eliyle sıkıca tutuyor. Diyorum ya, canavar gibi bir adam işte. Gittiğin gün kapıda bekleyen taksiciye de benzemiyor değil. Aynı onun gibi kaba saba, onun gibi anlayışsız. Bir de bağırıyor bana. Hemşire, destur demeden iki ilacı ağzıma tıkıveriyor. Önceki seferlerde dilimin altında beklettiğim ve senin hatıran olan bitkinin dibine gömdüğüm için bana güvenmiyorlar. Artık o iki küçük tableti yutana kadar üzerimden kalkmıyor karabasanlarım. Kanıma karıştığından emin olduklarında odamı terk ediyorlar. Sonunda. Seni düşünebilirim artık.

Neden gittin? Bu hastanede, kıytırık bir odada seni sevdiğim için mahsur kaldığımı biliyorsun. Neden gelmedin? Başım. Başım dönüyor sesimi sana duyurmaya çalışırken. Seni aramam, mektup yazmam, adını bile söylemem yasak. Yokmuşsun sen. Öyle söylüyorlar bana. Hiç olmamışsın. Olsaymışsın, beni ziyaret etme zahmetinde bulunurmuşsun. Kafeslerin ardından görürmüşsün beni, halime acır da geri dönermişsin. Ama yokmuşsun ki. Burada, bu yatakta çürüyüp gideceğim. Seni sevdiğim için. Delirdiğim için de değil. Zaten delirmedim, aşığım sadece.

Aşığım.

Çok aşığım.

Delirmedim ki aşığım!

“Gözlerin kapalıyken kimse seni incitemez.”

Kendi sesimle değil, senin sesinle düşünüyorum ve öyle cevaplıyorum yine kendimi. Gözlerim kapalı. Zaten açık durması da bir işe yaramıyor. Gözlerim kapalıyken kalabalık yalnızlığımdan kaçabiliyorum. Beni çıkardığın kalabalık var ya, oradan. Tüylerim diken diken oluyor, fark ediyorum ki üşümüşüm.

İlaçlar.

Beni inciten sensin. Sendin. Hayalete benzeyen, bir görünüp bir kaybolan sarı saçların, her şeyi bilen mergen gözlerin alaya alıyor hala beni. Bir de tükettiği ömrümü. Buradan çıkamayacak mıyım? Bu beyaz duvarlar, beyaz örtüler canımı sıkıyor. Yakında gerçekten delirip duvarları kanımla renklendireceğim. Şaka yaptım. Gerçek miydin yoksa seni uydurdum mu hatırlayamıyorum. İlaçlar etkisini göstermeye başlamış, anlıyorum.

Böyle yarıda kalmaması lazım. Tekrar konuşabilecek miyiz? Ben hep aynı yerdeyim, muhtemelen zamanın sonuna kadar da aynı yerde olacağım.

Gözlerim kapatıyorum, sen geri gel.

Editör: Elif Türkoğlu

Çisem Arslan
Latest posts by Çisem Arslan (see all)
Visited 7 times, 1 visit(s) today
Close