Yazar: 13:02 Haber, Öykü

Görselden Öyküye Yarışması Sonuçlandı!

Mahal Edebiyat Görselden Öyküye yarışmamıza katılan, ilgiyle bekleyen tüm okurlarımıza teşekkür ederiz. Değerlendirmeler sonucu ilk üçe giren yazar ve eserleri sırasıyla şöyledir:

1.Serra Ayaz Binay – Kayıp

Altmış iki gündür evdeydi. O gittiğinden beri telefonlara cevap vermemiş, gelen mesajları yanıtlamamıştı. Kapıyı yalnızca apartman görevlisinin bıraktığı paketleri içeri almak için açıyordu. Bir keresinde annesi karşı yakadan çıkıp gelmişti ondan haber alamayınca, annesine kapıyı açmamıştı. Sadece kapının ardından yaşamaya çalıştığını söylemiş, ondan gitmesini istemişti. Kadın on beş yirmi dakika merdivenlerde beklemiş, kapıyı açması için biraz dil döktükten sonra da umudu kesip gitmişti. Kapıyı kimseye açamazdı, kapıyı birilerine açarsa “yetmiş üç kuralı” bozulurdu. Yetmiş üç Seher’in uğurlu sayısıydı. Yetmiş üç güne on bir gün kalmıştı. Sonra bir karara varması gerekecekti.

İlk zamanlarda her şey daha normal gibiydi. On günlük izinden sonra evden çıkıp işe gitmeye başlamıştı. Haftada bir gün terapiste gidiyordu. “Yas süreci” demişti terapist, “Yas süreci, inkarla başlar.” Sonra da tüm aşamaları anlatmıştı ona. Yas sürecinin nasıl devam ettiğini hatırlayamıyordu. Acaba şimdi hangi aşamadaydı? Ne zaman evden çıkamamaya başladığını düşündü…

Daha dışarı çıkabildiği zamanlardı, denizin üzerindeki martıları görmüştü. Yine kaygısızca uçuyorlardı. Sonra o uğursuz resim geldi aklına. Seher ve kendisini bir martı gibi dünyadan uzak, güneşe yakın olarak yaptığı resim. Seher, resimdeki hallerini beğenmişti. “Neden dünyadan bu kadar uzaktayız?” diye sormuştu ona. “Daha yaşlanmadan öldürdün bizi,” diye şakayla karışık sitem etmişti. Haklıydı. Seher, o resmi tamamladığı günün gecesi onu yanında götürmeden gitmişti.

Martıları gördüğü gün aceleyle eve gelip beyaz bir çarşafla örttüğü tuval, odanın loş ışığında gözüne takıldı. Resim, çarşafın altından belli belirsiz seçiliyordu. Güneşin sarısı ve birbirine sarılmış martıya benzeyen iki insanın silueti. Bağlantıyı o gün kurmuştu, resmi yaptığı için Seher gitmişti. Bir resim her şeyi berbat etmeye yeterdi.

Camdan içeriye giren sinsi soğuğun ürpertisiyle kendine geldi. Camı kapatamıyordu. Camı Seher açmıştı. Bu evde her şey onun bıraktığı gibi kalacaktı. Değişmeden kalan sadece açık cam değildi. Mutfak tezgahındaki jelibon paketi, su içtikleri bardaklar, güneş alsın diye cam kenarına konulan sararmış çiçek, çöp kutusunun yanındaki boş cips paketleri… Hepsi öylece duruyordu. Baştan beri dokunamamıştı onlara. Yetmiş üç kuralından sonra ise yavaş yavaş yenileri gelmeye başladı. Seher’in sevdiği banyo havlusunu kullanmazsa onun gittiği yerde mutlu olamayacağı inancı, radyoda açık kalan son kanalı değiştirememe, kahvaltıda patates kızartırsa ona ihanet etmiş olacağı düşüncesi, akşam saat altıda tütsü yakmazsa ona haber gönderemeyeceği ve daha niceleri…

Bütün ritüellerinin yavaş yavaş takıntıya dönüştüğünün farkındaydı. Farkında olamadığıysa hisleriydi. Ve onun gidişinden beri hiç ağlayamadığı. Çünkü tüm bu yaptıklarına devam ederse acımayacağını düşünüyordu. Kurallara uyuyordu. Her gün yenisini bulup eklediği ritüeller silsilesine sadık kalıyordu.

Dışarıdan gelen müzik sesiyle irkilip aniden kalktı, köşede duran tuvali aldı ve eski yerine astı. Resmin uğursuz olmadığını anlamıştı. Seher’in bir resim yüzünden gidemeyeceğini biliyordu. Cama çıkıp yoldan geçen arabanın ardından uzun uzun baktı. Araba geçmese fark etmeyecekti. Arabada çalan şarkı, Seher gitmeden önce yolda dinledikleri şarkıydı. Bu şarkı yüzünden gitmişti Seher. Sonra duvarda duran tuvalin üzerindeki çarşafı usulca kaldırdı ve takvime baktı. Yetmiş üç günün dolmasına on bir gün kalmıştı.

2.Turhan Yıldırım – Yolumuz Solaris’e

Zamanın tik takları şehrin üstünden geçiyor. Sabahçılar çoktan koşmaya başlamış. Bitip tükenmeyen bir yetişme telaşı. Onlardan biriyim, daha doğrusu biriydim, demeliyim. Bugün kendime kafa izni verdim. Hep izin mi alacağım, biraz da kendi kendime vereyim değil mi? Böyle mühim bir günü, bu sefer ofiste vakti kum saatine doldurarak geçirmeyeceğim. Muhterem Aziz Valentine amcamıza da sonsuz saygılar. Bilmem kaçıncı kez yalın yalım yalnız başıma girdiğim sevginin gününe, bu defa bir farklılık getirmek gerek. Şu kentin havasına benzemiş kurşuni hayatıma, sulu boyanın o eşsiz renklerinden katmalıyım.

Takvim yapraklarından 14 Şubat. Şahsımız, yani bendeniz, her zamanki gibi yek başına. Meslek hanesinde boş işler müdürlüğünde “uzman” yazıyor. Maaş, asgari ücretten bir miktar kadar iyice. Tip desen kayık, sandal. Benim gibi modele hangi kadın bakar? Doğal olarak ilgilerini çekmiyorum. 1.60’lık boyuyla kafasına kafasına blok yiyen basketçiden halliceyim. Yaşamımı, sürekli yan pas yapan defansif orta sahaymışçasına sürdürüyorum. Gol atmam veya smaç basmam imkânsız. Bütün bunlara üzülüyorsam şeref oğlu şerefim.  

Günlerden salı sallanır, demiş büyüklerimiz. Benim hissettiğimse 7.5 şiddetinde deprem. Gayet durağan geçen muhteşem hayatımı, bu sabah itibarıyla yıkmaya karar verdim. Yakamın beyazını da bir güzel turuncuya boyayacağım. Neden mi? Çünkü veziri azam keyfim böyle istiyor. Sevgili aşklarım, neredesiniz? Tabii ki hiç olmadınız, hepiniz platonik. Bak, Platon deyince orada duracaksın. En saygı duyduğum düşünür, kafası çok güzel bir dedemiz. Onun şu kıymetli lafı şiarımdır, “Düşüne düşüne Solaris bulunur.” Ne de güzel söylemiş. Ağzından gül reçeli damlıyor mübareğin, reçellerden gül.

Platonik sevgililerimden bir demet sunayım; Ayşe, Fatma, Hayriye. Her biri güzelliğe tezat olarak doğmuşlar fakat buna rağmen yine de benim değiller. Madem şu kutlu günde bile aşkı bulamıyorum, o zaman yolu başka gezegenlere çevirmek gerek. En iyisi Andrey abime güzelce bir mektup döşeneyim. Gerçi Rusça bilmiyorum ama olsun herhalde anlar halimden. Geçmişinde kimi sevdiysen yanına geliyormuş Solaris’te. Ne güzel işte, gezegene beni de alsınlar. Kelvin, Snaut ve Sartorius, bir de yanlarında bendeniz. Oh mis gibi, al sana mahşerin dört atlısı. Andrey bir hainlik yapıp mektubuma cevap vermezse o zaman da Stanislaw abime yazarım. Bizde çareler tükenmez, kaçın kurasıyız.

Takvim yapraklarında bundan daha harika bir 14 Şubat olamaz. Kaleme aldığım mektupları roket hızıyla gönderdim, cevapları da hemencecik geldi. Canım Andrey abim, sensiz Solaris eksik kalır, diye yanıt vermiş. Sağ olsun, var olsun. Yalnız Stanislaw abim de ondan geri kalmamış. Okeye dördüncü lazım çabuk gel, demiş. Bu kadar sevildiğimi bilsem çoktan terk ederdim lanet olasıca dünyayı. Neyse ki hiçbir şey için geç değil. Astronot kıyafetim, uzay botum hazır. Yanıma ilaçlarımla yolluk aldım mı, tamamdır. Madem bu kadar keyifliyim, şöyle bir de oynak şarkı söyleyeyim, değil mi? Buraya oturmaya mı geldik, haydi hep beraber: Ayşe, Fatma, Hayriye, yolumuz Solaris’e…

Elif Çelebi Demir – Gün Doğumu

Güneş tepeye çıkar çıkmaz, şehrin korkunç alarmı çalmaya başladı. Yeraltındaki insanlar yüzeye çıkmaya, beşinci günü dolduranlar toprağa karışmaya, görevini tamamlayamayanlar korkmaya başladı.

Ekrana gelen görevde gardiyanlık yazıyordu. Bugün mahalleden kimlerle bu görevi tamamlayacağını merak etti. Merak, kaybolmamış duygulardan biriydi. Gardiyanlık önceden yapmadığı bir meslekti. Geçenlerde tamamladığı doktorluk görevinde, yayınlanan semptomlar ve ilaçları listesini iyi kullanmış, hata yapmamıştı. Öncesinde sokak görevlisiydi, şansına 28 bin izmarit süpürmek düşmüştü.

Odaklanmalıydı. Beş günlük döngüye asla düşmemeliydi. Ayakkabısının düğmesine basarak konuma doğru yol aldı. Geçenlerde ilaç yazdığı kız, bugün sorumlu olduğu suçluydu. İkisine düşen görevde, kız bir suçluyla empati kuracak, pişmanlık gözyaşı dökecekti. Gardiyanın görevi, gözyaşlarını şişeye toplamaktı. İletişim yoktu, kimse konuşmuyor yalnızca görevlere odaklanıyordu. Dünya bu hale geleli epey olmuştu. Başlarda görevlerden kazanılan para ve her mesleği yapabilmek hoştu. Ama gün boyu dilenmek, aç kalmak, tuvalet temizlemek hatta sayı tamamlanmadığında beş gün buna mahkum, dahası güneşe mahkum kalmak insanları dehşete düşürüyordu.

Gardiyan, beşinci saatte yalvaran gözlerle kızın başında bir damla gözyaşı bekliyordu. Olacaklardan korkmaya başladı, zaman dolmak üzereydi. Kız çığlıklar atmaya, kendini zorlamaya başladı. Damla düşmek üzereyken, alarm çalmaya başladı. Süre dolmuştu. Güneş, gittikçe yaklaşıyor gibiydi. Üzerindeki dev deliklerden lavlar akıyor, başka bir delik daha oluşturuyordu. Sırtlarında yanık acısı hissetmeye, gözleri kamaşmaya başladı, korkudan bayıldılar. Alarm yeniden çalmaya başlamıştı. Duyguların yok olduğu bu dünyada geliştirilen şişe, gözyaşının acıdan mı empatiden mi olduğunu ayırt edebiliyordu. Yoksa ikisi de korkudan gün boyu ağlayabilirdi.

Dünya üzerinde yaşanabilir tek şehir burası kalmıştı, nüfus bu görevlerle kendiliğinden azalıyor, işleri kolaylaşıyordu. İnsanlar paranın, sertifikaların ve her şeyden anlar olmanın suyunu çıkarmışlar ancak şehir için hiçbir şey yapmamışlardı. Kitap okuyanlar yalnız sayfa çeviriyor, insanlar konuşulan zamanlarda dinler gibi yapıyordu. Sonunda her şey bu hale geldi. Hislerini kaybetmemiş birkaç akademisyen bu sistemi kurdular. Amaç, duyguları olanlarla yola devam edebilmekti. Basit görevler sonunda duygularla ilgili görevler geliyordu. 

Alarm çalmaya başladı. Yeraltına girmeye hak kazananlar yeni görevleriyle, beş günlük döngüde olanlar tamamlamak zorunda oldukları görevle uyandı. Gardiyan şişeyi kızın önüne itti. Kız korkudan titriyor, karşısına gelen senaryoyu okuyordu. Karısını öldüren bir erkekle empati kurmalı, pişmanlık gözyaşı dökmeliydi. Zordu, çok zordu. Erkek gibi hissetmek, birini öldürdüğünü düşünmek, suçu kabullenmek ve gözyaşı dökmek. İnsanlar bu dünyada robot gibiydi, hislerden yoksun oldukları gibi geçmişi de düşünemiyorlardı. Tam tamına dört gün böyle geçti. Görev bitmezse ikisi de öleceğinden korkuyordu.

Zaman dolmak üzereydi. Gardiyan şişeyi yaklaştırırken, kızın yanağındaki beni fark etti. Beyninde şimşekler çaktı. Kız kulesinin karşısında, tam da beninden bu kızı öptüğünü hatırladı. Gözlerini yavaşça yukarı kaldırdı. Gözlerine baktı, bu kız onun eşiydi. Kollarından tutup sarstı, olmadı. Adı neydi, adını hatırlamalıydı. Hafızasını zorladı. Çığlık atmaya başladı. Neydi adı? Parmağındaki yüzüğe baktı: Ahsen. Yıllardır konuşmadığı için boğazını zorladı. Ahsen, ah sen! Kız uykudan uyanmış gibi baktı. Göz göze geldiler. Gözyaşı dökmeye, sarılmaya, konuşmaya başladılar.

Alarm sandıkları şarkı başladı. Gözlerinin içine başka hayal girmesin, bana ait çizgiler dikkat et silinmesin. Deney bitti. Güneşin öldürdüğü falan yoktu. Hepsi duyguların, iletişimin yokluğundan insanların içlerindeki karanlığa mahkum olmasındandı. Dünyaya gözlerini yeniden açan Ahsen ve Ahmet dans etmeye başladı.

Editör: Elif Türkoğlu

Mahal Edebiyat Sanat
Latest posts by Mahal Edebiyat Sanat (see all)
Visited 36 times, 2 visit(s) today
Close