Yazar: 18:00 Kitap İncelemesi

Geçgin’in Dışarıda Yaşayan İnsanlar’ı

Dünyanın gidişatı, insanlar arasındaki ilişkilerin sahteliği, olmamışlığı, hayatta aradığını bulamama, beklentiler hakkında yaşanılan hayal kırıklığı, yokluk, duyguların isteklerin anlamını kaybetmesi, anlamsızlığın hâkim olduğu bu anlarda insan; bir şey olsa da dünya ya değişse ya da hep birlikte yok olsak diye umar. Mucize ya da felaket her ikisini de bekler. Hangisini istediğinin bir anlamı yoktur. Yoğun duygularla beklediğimiz, olmasını istediğimiz mucizelerin bazen bir felaketle yer değiştirmesine razı geliriz. En çok da tutkulu olarak gerçekleşmesini beklediğimiz mucizelerin olmayacağı gerçeğiyle yüzleşilen ana denk düşer bu razı geliş. Geçgin’in oluşturduğu ana karakter Fikret’in hissettiği ve tüm romana sızmış olan koca bir gençlik düşüdür. 

Bu çalkalanıp duran kara parçası, bu yamyamca didişmenin şiddeti, binlerce duygudan, nefretten, öfkeden, hırstan, kaygıdan, umuttan, düşlerden oluşmuş aç duygular yumağının katlanılmazlığı beni etkilemiyordu artık. Gövdesindeki her canlı sinir çoktan ölmüşken, yürüyen bir felakete dönüşmüşken hangi felaket etkileyebilirdi beni artık.”[1]

İnsanın bencilliği, kendi bencilliğimiz bizi o kadar tiksindirir ki, öncelikle kendimizden öğreniriz hayal kırıklığını. Felaket veya mucizenin bizi bulmadığı, arafta kaldığımız anlarda diğer insanlara bakarız. Onlar bu duygularla, daha doğrusu varolmanın acısıyla, hayal kırıklıklarıyla nasıl başa çıkıyorlar öğrenmek isteriz. Gizlice çözümü keşfeden var mı, farklı düşüncesi olan olabilir mi, rol yapıyor olabilirler mi, belki diğerleri hiç bunları yaşamıyorlardır diye kontrol ederiz. Bu bizi yalnızlıktan kurtarır, tıpkı kahramanın, Fikret, pislik içindeki bu hayatta, gecenin bir vakti karşısına çıkan pezevenkle yakınlık hissetmesi gibi. “Ötekiler bas bayağı tiksindirici heriflerdi, yaptıkları iş kötüyse eğer kendileri yaptıkları işten bile kötüydüler ama bu herif farklıydı ya da kim bilir bana öyle gelmiş, bir yakınlık sezmiştim.”[2]

Yazarın diğer kitaplarında olan; şehrin sokaklarının, çıkmazlarının karanlık tasviri; deri işçileri, küçük patronlar, fakirlik gibi öğelere bu kitapta da rastlamak mümkün. Küçükken babasının takdirini kazanmak için dükkânda çalışmaktan zevk alan Fikret, büyüdükçe yaşamının okul, ev, iş (dükkân) üçgeninde hapishane olduğunu görmeye başlıyor ve canı sıkılıyor. Hayal kırıklığının bir diğer nedeni de etrafındaki adamların gündelik zamparalıklarını matah bir şey gibi anlatmaları, düzenin parçası olmaları, anlamsız hayatları ve sığlıklarının Fikret üzerinde yarattığı iğrenç duygu. “Bu deri işçileri güçlü, dev gibi görünüşlerine karşın içten içe, azar azar kemirilen, yavaş yavaş tükenen, çöken gövdelerinden başka hiçbir şeye sahip değillerdi gerçekten, bu gövdeler de sonuçta fabrika makinesinin bir parçasıydı, çalışmaktan başka bir şey bilmiyordu. Anımsadığım bir-iki herhalde sonuçsuz gösteri ya da grev başlangıcında oluşturdukları uğuldayan, kabaran, dalgalanan, sloganlarla, türkülerle onları bir ateş topu, canlılıkla çalkalanan bir sel gibi sarıp yücelten koca çizmeleri, önlükleri, şapkaları, koca elleriyle gözüme başı göğe değen bir dev gibi görünen toplanmalarını dışında çoğunlukla iki büklümdüler…”[3]

Fikret’in İlk Roman Okuma Deneyimi

Karakter, gençlik yıllarında da yalnızdır. Bir arkadaşının verdiği kitaplar ile roman okumaya girişir, zihninin ve yaşamının bir parçası olan yalnızlık böylece okumakla kamufle edilmeye başlar. Gençlikte başlayan okuma deneyiminin devam edip etmeyeceğini de kişinin hissettiği derin yalnızlığı diğer insanlar ile giderip gideremediği sorusuna vereceği cevap belirliyor. Fikret’in de arkadaşları oluyor, değişiyor, bazılarıyla görüşmeyi kesiyor, bazılarıyla devam ediyor ancak yalnızlık hissini gideremediğinden okuma serüveni hiç bitmiyor. Yazma deneyimi ise sancılı ve yaşam hapishanesinden kurtulmanın bir yöntemi olarak yaşamının sonraki yıllarında başvurduğu bir yöntem. Yaşamdan kaçış şekillerinden biri olan okuma eyleminin, farklı bir boyutu olarak kurguda yer alıyor.

İnsan kendi benliğini bilmeye başladıktan sonra, hayatta farklı eşiklerde sistemden elenir, sistemin dışına atılır. Çocukluk, ilk defa okula gitme, üniversite, iş ve evlilik gibi eşiklerde defalarca sınanır. Fikret somut bir biçimde ilk olarak üniversitede bir eşikten geçiyor. “Çok şey beklediğim söylenemezdi gerçi, ama az çok düşünmenin canlılığını sormayacağım bir hava, bir farklılık bulmayı umuyordum, ama bula bula büyükçe bir lise bozması bulmuştum.”[4]Yaşamın insanı hayal kırıklığına uğrattığı önemli eşiklerde iki seçenek vardır; ya yanlış seçim yaptığını düşünerek kendini suçlamak, ya da bir mucize veya felaket beklemek ki yaşamda ters giden şeyler bir anda başka yöne evrilsin ya da durdurulabilsin. Zaman zaman aradığı anlamı, devinimi hayatta bulamayanlar için doğa üçüncü bir seçenek olmasa da bir durak oluyor. İnsanın kendini aşan, kendinden yüce, dünya dışında bir amaca, anlama yönelme isteği doğayı bir seçenek olarak ortaya koyuyor. Fikret gece yaptığı yürüyüşlerden birinde, şehrin, sitelerin, keşmekeşin bittiği bir tepenin üzerinde dolunayı gördüğünde yüreğinde hissediyor bu duyguyu. “Bütün bu sonsuzluğun içinde yitip gitme yoktu -amaç bu değildi, kararlılığıyla orada yükselen ay bunun kanıtıydı- her varlığın, her varolanın, her yaratığın tekliği, bir yolu, var oluşunu yaşama hakkı vardı”[5]

Yeryüzündeysek, Peki Nasıl Yaşamalı?

Çoğunluğun sahip olduğu düzenli bir yaşama sahip olmayanlar, seçmeyenler, istemeyenler veya içinde olup da sonradan çıkanlar; metinde dışarda yaşayanlar olarak adlandırılıyor. Geçgin’in tüm romanlarında ana karakterler bu tarz bir yaşam sürüyorlar. Çoğunluğun aksine alternatif bir yaşam şekli olabileceğine inanıyorlar fakat metinlerde alternatifin nasıl olabileceğine cevap verilmediği gibi karakterler bahsedilmeyen alternatif yaşamın detaylarını oluşturmak, savunmak için heves veya çabaya da sahip değiller. Hiç bahsedilmeyen ancak arzulanan bu yaşama dair belki en somut detaylar sürpriz bir biçimde ilk defa bu metinde -Fikret’in komşuları yaşlı kadının hayatını gözlemlediği esnada zihninden geçenlerde- veriliyor. Konuşmak istediği ancak yanına gidemediği yaşlı kadının ölümü Fikret’i derinden sarsıyor. Büyük bir doğallıkla, bahçede bir ağacın altında uyur gibi gerçekleşen ölümün sonrası Fikret, nasıl yaşanmalı sorusuna cevabı zihninde, belki de önce kalbinde oluşturuyor. “Bu kadının basit yalın bir yaşam sürdürdüğünü hayal ediyordum. Belki de her insan kendine göre, kendi yaşamını düşünerek nasıl yalın bir yaşama ulaşacağını düşünmeliydi. Belki de fazlasıyla karmaşıklaşmış, insanın hem üstüne abanan,” hem de içinden onu delik deşik ederek geçen bu dünyada basit, yalın bir yaşamı üretmek gerekiyordu: atmak, azaltmak, eksiltmek, ta ki yalınlığa ulaşıncaya kadar düşünmede, hissetmede, sevmede, ki böylece ölüm de öyle yalınlıkla gelebilsin, bu yaşama son yalın çizgisini vurarak onu tamamlasın.”[6]Tanımadığı yaşlı kadının ölümüne bu kadar içerlemesinin nedeninin de kendi hayatının ve ölümünün o yalınlıkta olma ihtimalinin düşüklüğü olduğunu düşünüyor, başkasının ölüm şekline imreniyor.

Dünyaya hâkim olan yaşama biçimini olduğu gibi kabul edemeyen, uyum sağlayamayan, dışardaki insanların en temel sorunlarından biri; normal insanların yaşamlarından sis gibi geçip gitmeleri, kendi yaşamlarında dahi varlıklarının esamesinin okunmuyor oluşudur. Bu durum hem sebep hem sonuç olarak metinde de ön plana çıkıyor. Yazarın diğer kitaplarına da tümüyle hâkim olan hayal kırıklığı, umutsuzluk, yalnızlık duygularının Gençlik Düşü’nde de sürdürülmekte oluğunu ve bunun nasıl yaşanmalı sorusuna verdiği somut yanıt ile metne farklı bir boyut katıldığını düşünüyorum.

Kaynakça

Ayhan GEÇGİN, Gençlik Düşü, Metis, 2. Basım Ekim 2017, 241 s.


[1] Ayhan GEÇGİN, Gençlik Düşü, Metis, 2. Basım Ekim 2017, s.18.

[2] Ayhan GEÇGİN, a. g. e., s.19.

[3] Ayhan GEÇGİN, a. g. e, s. 41.

[4] Ayhan GEÇGİN, a. g. e, s. 65.

[5] Ayhan GEÇGİN, a. g. e, s. 69.

[6] Ayhan GEÇGİN, a. g. e, s. 222.

Editör: Melike Kara

Visited 8 times, 1 visit(s) today
Close