Yazar: 19:16 Anlatı

Erik Ağacı

Orta parmağının kenarındaki şeytan tırnağını ön dişiyle koparıp tükürüyor. Yine gelirlerse? Kamburunu çıkararak oturduğu koltukta ileri geri sallanırken bakışları halının dağınık saçlı kenar püsküllerine takılıyor. Yan koltuktan yükselip “Başlama kız gene!” diyor homurtulu bildik ses, “Git çayı koy! Neriman gelecek birazdan,” diye devam ediyor. Altına aldığı sağ bacağı uyuşmuş. Lakin ayağa kalkamaması bundan değil. 16 yıllık bedeni günlerdir kaskatı. İçinde bir boşluk, o boşluğa kök salan bulantılı bir huzursuzluk.

Bir anda başına isabet eden kalın tabanlı terliğin darbesiyle kendine geliyor. Yan kanepede, kucağındaki plastik leğene fasulyeleri çıt çıt kıran kadın, hemen ayağa kalkmazsa kemiklerini de bir güzel kıracağını ilan ediyor. O kadın, analığı. Dediyse yapar. Uçuş uçuş adımlarla mutfağa ilerliyor Yeter. Yeter… Adı, varla çok arasındaki mevcudiyetinin özeti gibi. İnsanın ismi iliklerine, oradan da ta ruhuna kadar işler mi?

Mutfak penceresinin demir parmaklıklarının ardından yıllardır kaderine terk edilen bakımsız bahçeye bakıyor. O bahçenin yeşillenmiş, çiçeklenmiş nice halleri geliyor gözünün önüne. Geçmiş, aslında hiç geçmiyor; naftalinli sandıklardan gün yüzüne çıkmayı bekliyor mütemadiyen. Burnuna çarpan sahte bahar kokusu bir anda soluyor ve yerini çürümüş toprak kokusuna bırakıyor. Yine gelirlerse?

Çaydanlığa uzandığında bir an eli ayağı boşalıyor, elinden kurtulan boş çelik çaydanlık taş zeminde iki zıplayıp yan yatıyor. Salondan yola çıkan öfkeli ses duvarlara çarpa çarpa hedefini buluyor.

“Allah tependen baksın, faydasız seni!”

Çaydanlığı aceleyle musluktan doldurup ocağa koyuyor. Mutfak masasının eşlikçisi tahta sandalyeye bırakıyor kendini. Yapış yapış muşamba masa örtüsünün eteğindeki sigara yanığına takılıyor gözü. Babasından geriye kalan tek iz bu. Annesi daha o emerken sizlere ömür, ne adı ne kokusu var bu evde.

Toz çay, demlikte kaynar suyla buluştuğunda Neriman abla kıvırdığı işaret parmağının eklem yeri marifetiyle kapıyı tıklatıyor. Analığı, iri gövdesi ve eğrilmiş bacaklarıyla yalpalayarak kapıyı açarken kafasını bir kaplumbağa misali mutfağın eşiğinden uzatıp yeni talimatını veriyor.

“Çay iyice demlensin öyle getir. Böreği de tabaklara koy!”

Az sonra salondaki çay kaşığı şıngırdamalarına karışan fısıltılar çalınıyor kulağına. Biliyor, onu konuşuyorlar. Yine. Hep. Analığı, “Deliydi, son günlerde iyice delirdi bu kız. Başıma kaldı Allah’ım. Canımdan bezdim vallahi,” diye söylenecek. Neriman abla, “Hoca efendiye okutalım,” diye akıl verecek. Analığı “Evlendirmek lazımdı, geç bile kaldık,” diye hayıflanacak. Neriman abla, yarım akıllı ideal damat adayını ballandıra ballandıra anlatacak.

Oysa dün kararını vermişti. Gece, analığı en yüksek perdeden horlarken, yatağının altında hazır ettiği çantasını alıp gidecekti. Nereye sığınacağını çok iyi biliyordu. Tepedeki mezarlığa. Kimsenin aklına gelmezdi onu mezarlıkta aramak. Herkes korkardı sonsuzluğa mahkûm ruhlardan. Kendi kötülüklerinin bedelini er geç ödeyecekleri gerçeğiydi, korktukları. Kendi gölgelerinden korkarlardı, kendi karanlıklarından. Oysa göğe uzanan sabırlı servilerin uğultusu, gece kuşlarının gizemli ötüşleri iyi gelirdi Yeter’e. Ölülerin sessiz çığlıklarını bir o duyardı da hiç korkmazdı. Bilirdi, yaşayan bedenler ölü ruhlardan daha büyük ziyandı bu dünyaya.

Tufan’ın beyaz taşlarla çevrili taze mezarının yanına kıvrılmaktı niyeti dün gece kaçarken. Genç bedeninin toprakla bütünleştiği yerde, yıllarca iç geçirip de dokunamadığı sabun kokan saçlarını okşayabilirdi belki de. Ah, güzel Tufan! İyi olmanın bedelini ödemişti, Yeter’in saf yüreğini falçatayla doğrayan iblislere kafa tutmanın diyetini… “Keşke,” demişti Yeter içinden belki milyon defa, “Keşke yutsaydım çığlıklarımı, keşke Tufan duymasaydı, görmeseydi, ölmeseydi.”

Nitekim Yeter, dün gece karanlığın koyu muhafazasında bahçe kapısına kadar gelmişti. Cırcır böcekleri korosu, bir de gökte hilal vardı. Tam adımını atacakken dış dünyaya, O’nun sesini duymuştu. Erik ağacının. “Gitme,” demişti. “Ben incecik bir fidandım sen doğduğunda. Beraber uzattık köklerimizi gökyüzüne. Kaç defa dallarımdan toprağa düştünüz iki olgun meyve gibi iki çocuk; Tufan’la sen. Tufan toprağa karıştı gitti, sen de gitme!”

Gidemezdi işte. Erik ağacını da çocukluğunu da bırakıp gidemezdi. Gerisin geriye yatağına dönmüş, zayıf boynunu büküp kaderine razı olmuştu. Biliyordu, yine geleceklerdi. Çürük dişleriyle, inleyen korkunç nefesleriyle, etini acıtan pençeleriyle, içini dolduran leş gibi erkeklikleriyle geri geleceklerdi. Hiç gitmeyecek, hiç bitmeyeceklerdi.

Gün bitti. Komşu Neriman, gıybet sarhoşluğuyla evine döndü. Gece önce yaktı yıldızlarını ışıl ışıl, sonra söndürdü. Derken, dumanı üstünde bir sabahı cıvıldadı bahçe demirindeki anne kuş. Böyle böyle kaç sarı yaz geçti. Kaç tekdüze mevsim, kaç isimsiz yıl, kim bilir kaç ömür… Yeter, Tufan’ın gün be gün yaşlanan mezarına hiç gitmedi.

Editör: Çisem Arslan

Banu Balaban
Latest posts by Banu Balaban (see all)
Visited 24 times, 1 visit(s) today
Close