Yazar: 20:13 Film İncelemesi

Earwig – Karanlıktaki Buz Dişli Çocuk

Yönetmen:           Lucile Hadzihalilovic
Senaryo:              Brian Catling, Lucile Hadzihalilovic
Müzik:                 Warren Ellis, Augustin Viard
Sinematografi:     Jonathan Ricquebourg
Oyuncular: Romola Garai, Paul Hilton, Alex Lawther, Martin Verset
Gösterime Giriş Tarihi:  2021

“Sarılan çiftlere uzaktan baktığınızda onların birbirini sevdiğini düşünürsünüz. Kameranızı yakınlaştırın… Birbirilerinin yüzlerini, dudaklarını yediklerini göreceksiniz.”

Yönetmen Lucile Hadzihalilovic, Frank Wedekind’in “Genç Kızların Bedensel Eğitimi Üzerine” adlı romanından esinlenilen ve Marion Cotillard’ın başrolünde oynadığı “Masumiyet” ile “Evolution” filmlerinde de benzer temaları işlemişti. Çarpık sosyalleşme hikayelerini film yapmakla ünlü Hadzihalilovic, Masumiyet’i ve Evolution’u son filmi Eearwig’in içinde tekrar işliyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın sisli ve nemli bir kasabasında, orta yaşlarını geçmiş, soğuk bir erkek bakıcının gözetiminde kalan süt dişleri olmayan, erken ergenlik dönemini yaşayan bir kız çocuğunun dramı…

Karanlık ve gıcırdayan bir ahşap binada yüzü, izleyiciyi tedirgin eden, konuşmayan, çocuğa dokunmamaya çalışan bir bakıcının yakın çekim planında, bakıcının kulağının nautilus’unu görmemizle film başlıyor. Hadzihalilovic’in karanlık bilinçaltı hezeyanları kulağımıza kaçıyor. Film boyunca gündüzü unutuyoruz.

Çocuk oyuncu Romaine Hemelaers’ın canlandırdığı Mia, bir araf peri masalında yaşayan, kendi tükürüğünden yapılmış buz dişleri takan, sessiz ve ailesiz bir çocuktur. Bakıcısı tarafından ağzına takılan cam şişelerin tükürükle dolmasıyla Mia acıyla inlemeye başlayınca, bakıcı yeni buzdan dişler yapmak için tüpleri boşaltır. Mia bakıcısının özel hazırladığı yemekleri yer, dar ve penceresiz bir odada uyumaya çalışır. Bakıcısı, sürekli bir bardakla kapısını dinler. Mia, tüm karanlık saatlerini, birkaç mobilyanın olduğu ve kepenkleri çekilmiş, dış dünyadan kopuk, karanlık bir dairede böcekleri incelemekle, dolaptaki kadehleri izlemekle geçirir. Arada bir beyaz bir malikânenin anlamlı bir yağlı boya tablosuna bakar. Tabloya her baktığında tablonun daha bir canlı hale geldiğini fark eder.

Vızıldayıp duran eski bir buz dolabını gürültüsünde hamam böceklerini dinleyen kızın bu karanlık evde ne işi var sorusu aklımıza geldiğinde koridordaki telefon çalar. İzleyici tıpkı bakıcı gibi uyanır. Hattın diğer ucundan duygusuz, basit iki soru duyulur: “Kız nasıl? Ve dişleri nasıl?”

Bir öğleden sonra, Albert’e Mia’yı yürüyüşe çıkarması ve dış dünyaya alıştırması talimatı verilir. Emirler, Mia’nın daireyi bilinmeyen bir yere terk etmeye hazırlanması gerektiği yönündedir. Mia’ya şık, küçük, kırmızı bir palto giydirilir ve parka götürülür. Kasvetli bir orman yolunda sevinçle koşan çocuk, kendini küçük bir ırmakta boğmaya çalışır. Neden orada olduğunu sonra öğreneceğimiz Celeste ise kaygılı bir şekilde köprünün üstünden çocuğa ve bakıcıya bakmaktadır. Celeste de tıpkı Mia’nın bakıcısına benzer, Laurence adlı uğursuz bir yabancı tarafından gözetim altındadır. Üstelik Celeste’nin de Mia ve Albert’in resimde gördüğü malikâne ile ilgili anıları vardır. Celeste ve Mia’nın yaşamları ilginç derecede paraleldir. Veya öykünün mahremiyetine saygı göstermek kaygısıyla şunu söyleyebilirim, bir başrolü iki kişi paylaşıyor. Ya da bir filmde iki öykü var diyebiliriz.

İşlenen iki hikayenin iyi ifade edilmiş paralellikleri, Augustin Viard’ın ürkütücü, minimalist müziği ve Jonathan Ricquebourg’un muhteşem izlenimci yakın çekimleri filmin diğer çekici özelliklerinden çok fazla dikkat çekiyor. Bu nedenle, Earwig izleyicisini güçlü ve soğuk bir tür rüya mantığına kaymakla tehdit ediyor. Filmin gerçeküstü ve romancı hikaye anlatımının huzursuz karışımının nedeni, birincil odak noktası da bu. Havasız, ilişkisiz bakış açısı yaratılmış olması. Tam bir rüya!

Bu sürrealist filmin izleyicileri, koltuklarında uykuya dalmaya korkuyorlar. Çünkü film izleyicisini bir tür hipnotik transa, daha derinden çekiyor. Ve uyku geldiğinde… Kara bir kedinin grafiksel boğulması ya da perdeye tırmanan hamam böceği… Tüm bunlar olmasa bile sorularla dolu bir beyin kendisini asla uykuya ikna etmez. Albert’in büyük bir özenle yerine getirdiği görevi, kıza birkaç saatte bir yeni buzdan bir diş seti sağlamaktır. Neden? Niye? Bu gizem hiçbir zaman ele alınmaz veya cevaplanmaz. Aslında düşündüğümüzde bunun gerçek dünyada bir gencin ağzına metal diş telleri takmaktan daha ürkütücü olmadığını görürüz. Bunları düşünürken yeniden uykumuz gelir. Ardından bir barda bir yabancı Albert’i kavgaya kışkırtır ve Albert, Celeste’nin yüzüne kırık bir şişe saplar. Bu eylem o kadar ani ve korkunç derecede şiddetli olur ki, deminden beri derin bir uykuda olduğumuzdan şüphe etmeye başlarız. Uyumuyorduk fakat rüya gördüğümüzden de emindik!

Hadzihalilovic, öykünün sonunda Albert ve Celeste’yi Mia’nın her gün baktığı tablodaki malikanenin önünde buluşturur. Uzaktan, erkek ve kadın kucaklaşıyormuş gibi görünüyorken aslında, Celeste bir dizi gerçek dişle kocası, babası -artık her kimse- Albert’in yanağını yer. Seyirci uyanır.

Kehribar kahverengisi ve bezelye yeşili olan Earwig’in sıcak sonbahar renkleri, Claude Monet’in resimlerinin veya Enki Bilal’in çizgi romanlarının rahatlatıcı havasını akla getiriyor. Ahşap döşeme tahtalarının gıcırtısı ve sararmış gazetenin kırışıkları, Aalbert’in çatık kaşlarının aşağı doğru kıvrılması ya da bir parmağını kristal bir bardak ağzında dolaştırarak yarattığı zonklama sesleri….

Hadzihalilovic bir atmosfer ve üslup ustasıdır. Eski fakat iyi olsa bile o bilindik sinema diliyle pek ilgilenmeyen bir yönetmendir. Önceki filmlerinden yola çıkarak şunu söyleyebilirim, pek anaç olmayan ebeveynlerin çocuklar üzerinde nasıl bir akışkan kabusa dönüştüklerinin eleştirisini gittikçe keskinleşen bir dille anlatmayı seviyor.

Brian Catling’in aynı isimli eserinden esinlenilen film, Liege kasabasında geçiyor. Sürrealist sanatın beyin merkezi olan ve Rene Magritte, James Ensor ve Paul Delvaux’ya da ev sahipliği yapan Belçika’da çekildi. Hadzihaliloviç’in filmi bu sürrealist geleneği benimsiyor, fakat yönetmen hikayenin ne zaman ve nerede gerçekleştiğini filmin içerisinde asla belirtmiyor. Yönetmen, bu belirsizlikle gizemin uçsuz bucaksız karanlığından izleyicilerden kendilerine anlamlı gelen imgeleri yakalamaları için uykuya direnip durmalarını istiyor. İzleyici karanlık bir tabloda hareket eden olay örgüsünü çözmeye çalışırken bir yanda görüntülerin sihrine kapılıyor.

Filmde, Flaman’ın resimlerinin arka planları gibi kahverengi ve kasvetli renkler ve dekorlar kullanılmış. Chantal Akerman’ın “Jeanne Dielman, 23, Quai du Commerce, 1080 Bruxelles” adlı filminde gözlemlenen ritüeller gibi çoğunlukla iç mekanda geçen aksiyonlar, sıradan ve tekrarlayıcı görünüyor. Yine de görüntü yönetmeni Jonathan Ricquebourg’un Jan Vermeer tarzı sinematografisi dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. Işığın yansımaları ve berrak yüzeylerdeki kırılmaları, suyun baştan çıkarıcı çekimi, buz dişlerin ve şarap bardaklarının kenarlarının vurgulanmasına bakıldığında usta ve genç bir görüntü yönetmeniyle tanışıyoruz.

Earwig’de eksik olan önemli bir şey var ve bu ilham ya da yaratıcılık eksikliğinden değil. Bu önemli eksik, Hadzihalilovic’in Earwig’inin hem harika bir uyarlama yapamayacak kadar puslu, hem de gerçekten rüya gibi olamayacak kadar konuya odaklanmış olmasıdır.

Hadzihalilovic, bu filminde önceki filmlerinde olduğu gibi tecrit edilmiş ve çocukları eğitim adı altında eziyet eden öğretmenleri ve ebeveynleri, barok ve uğursuz ritüellerle yönetilen bir dünyayı tasvir ediyor.


İyi seyirler.

Editör: Çisem Arslan

Visited 24 times, 1 visit(s) today
Close