Yazar: 19:13 Röportaj

Doruk Ateş ile “Su Aktı Olan Yine Bize Oldu” Üzerine

Doruk Ateş; Mabet ve Ölü Doğanlar gibi polisiye romanlarının yazarı. Uzun bir aradan sonra Su Aktı Olan Yine Bize Oldu romanı ile okurlarını yeniden selamlıyor.

Mabet ve Ölü Doğanlar polisiye türünde iki roman. Ülkemizdeki polisiye yazarlarını bir araya getiren POYABİR’in de kurucu üyelerinden birisiniz. Bunun yanı sıra çeşitli seçkilerde de öykülerinizle yer aldınız. Peki, sizi polisiyeye yönlendiren ne oldu?

Beni polisiyeye yönlendiren şey, insan doğasının derinliklerine ve gizemlerine olan merakımdı. İçinde yaşadığımız dünya, her köşesinde sırlar ve çözülmesi gereken gizemler barındırıyor. Polisiye edebiyat ise bu sırlara ilişkin çözümler ve insan psikolojisinin karanlık yönlerine ışık tutma imkânı sunuyor.

Biliyorsunuz, polisiye eserler bir bulmacayı çözmek gibi okuyucuyu içine çeken bir etkiye sahip. Karakterlerin, olayların ve ipuçlarının bir araya getirilerek çözülmesi gereken bir hikâye, benim için yazma sürecinde büyük bir heyecan ve tatmin kaynağı oluşturuyor. Türün, okuyucuyu sadece olay örgüsüyle değil aynı zamanda karakterlerin motivasyonlarıyla da etkilemeyi amaçlaması, yazma deneyimimi daha zengin ve derin de kılıyor.

Ayrıca, polisiye edebiyatın toplumsal eleştirileri ve insan doğasının karmaşıklığını irdeleyen yanları da beni bu türe çeken unsurlardan biri. Klasik olarak adlandırılan, bir soruşturmacının bir takım delil ve sorgulamalarla katili/suçluyu bulduğu benim için modası çoktan geçmiş şeylerden bahsetmiyorum. Sadece bir cinayeti çözmekle kalmayan, aynı zamanda toplumun altında yatan güç dinamiklerini ve ilişkilerini de gözler önüne seren eserlerden bahsediyorum.

İki polisiye romanın ardından farklı bir türde bir romanla okurlarınızın karşısına çıktınız. Bunun bir risk olduğunu düşünüyor musunuz, yoksa yazar güvenli alanını terk edip farklı türlerde de eserler denemeli mi?

Yazın dünyası keşif ve deneme ruhunu içinde barındıran bir yer. Yazar kişisi, zaman zaman bilindik güvenli alanını terk ederek farklı türlerde eserler yazmayı denemeli. Bunun yalnızca yazarın kendisi için değil, aynı zamanda okurları için de yeni keşifler ve deneyimler sağlayacağını düşünüyorum.

Polisiye eserlerin ardından farklı bir türde bir romanla okurlarımın karşısına çıkmam, yeni bir deneme ve keşif yolculuğu olarak görülebilir. Her türün kendine özgü zorlukları ve tatları var. Farklı türlerde yazmak, kendimi farklı yönlerden ifade etmememe de olanak tanıyor. Elbette bu bir risk. Okuyucular alışık olmadıkları türden bir eseri farklı yorumlayabiliyor. Bu da anlaşılamamak gibi bir sonuca da yol açabiliyor. Ancak yazar olarak yeni bir türde yazmak, sadece zihinsel olarak tazeleyici bir deneyim sunmakla kalmadı, aynı zamanda yaratıcılığımı daha geniş bir alanda ifade etme şansı da verdi bana.

Su Aktı Olan Yine Bize Oldu, ülkemizin gerçekleri üzerine kurulu, gerçeklerle alakası olmayan bir kurguya sahip. Yani hepimizin sorunlarından söz ederken, romanda bir ülke ve bir şehir isminden söz etmiyoruz. Bu açıdan romanınız evrenseldir diyebilir miyiz?

Edebiyat, sınırları aşan bir güce sahiptir ve her zaman belirli bir coğrafi bölgeye, ülkeye veya şehre bağlı kalmak zorunda da değildir. Su Aktı Olan Yine Bize Oldu adlı romanımı da bu anlayışla kaleme aldım. Ülkemizin gerçekleri üzerine kurulu olmasına rağmen, öykünün evrensel bir boyutu olduğunu söyleyebilirim. Çünkü benzer felaketler dünyanın farklı coğrafyalarında vuku bulabiliyor, benzer acılar yaşanabiliyor. Anlatmaya çalıştığım duygular evrenselken sadece bir yer veya bölge ismiyle bu duyguları sınırlamak istemedim.

Bu romanda bir ülkenin ya da şehrin isimlerinden ziyade, insanların yaşadıkları kayıp ve acıya ilişkin deneyimlerine ve duygularına odaklandım. İnsanlar her yerde aynı şekilde ağlıyor, aynı şekilde gülüyor. Seslerin, renklerin çağrıştırdığı duygu aynı. Elbette edebiyatın evrenselliği, yazarın bakış açısına ve hikâyenin anlatım tarzına da bağlıdır. Ben bu romanı yazarken, sadece belirli bir coğrafi bölgeye odaklanmak yerine, insan doğasının ortak ve evrensel yönlerine de odaklandım. Yaşanan felaketin ardındaki insan hikâyesi, coğrafi sınırları aşarak herkesin anlayabileceği evrensel bir dile tercüme olmalı diye düşündüm. Bu anlamda da romanımın evrenselliği, okuyucunun kendi deneyimlerine ve duygularına bağlı olarak algılayabileceği bir nitelik taşıyor.

Yazın hayatınızı düşündüğümüzde, Su Aktı Olan Yine Bize Oldu gelecek eserlerinizi ne açıdan etkileyecektir?

Su Aktı Olan Yine Bize Oldu, benim yazma tarzımı ve perspektifimi daha da derinleştirdi ve insan doğasının karmaşıklığını anlamak için beni daha fazla motive etti diyebilirim. Gelecek eserlerimde, daha çok insana ait duyguları önceleyen bir yaklaşımı tercih edeceğim gibi görünüyor. İnsanın iç dünyasına, duygularına ve ilişkilerine odaklanan hikâyeler yazmayı daha çok istiyorum. Toplumsal meseleler ve insanın içsel çatışmaları arasındaki etkileşime odaklanarak, okuyucuların derinlemesine düşünmelerini ve empati kurmalarını sağlayacak hikâyeler yaratmayı amaçlıyorum.

Romanınızda mitolojiden de yararlandığınızı görüyoruz. Özellikle Türk mitolojisinden karakterler romanın içinde, romanın akışını etkilemeden bir bilgi olarak okura sunuluyor. Bu açıdan romanın zenginleştiğini görüyoruz. Mitoloji hikâyeleri sizi ne kadar etkiler, ileride bununla ilgili bir çalışma yapmayı da düşünüyor musunuz?

Bir mezarlığın yanında büyümüş olmamdan kaynaklı sanırım mezar taşlarındaki yazıları hep ilgimi çekmiştir. Sonrasında arkeolojiye olan merakım da beni mitolojik hikâyelere yönlendirdi diyebilirim.  Mitoloji, insanlık tarihinde derin köklere sahip olan ve insan deneyimini anlamak için güçlü bir araç olan bir alan. Romanımda Türk mitolojisinden karakterlere yer vererek, hikâyenin zenginliğini ve derinliğini artırmak okuyuculara farklı bir boyut sunma imkânı sağladı.

Ayrıca mitolojik hikayeler, beni her zaman büyülemiş ve etkilemiştir. Bu hikayeler, insanın evrensel deneyimlerini ve duygularını yansıtan, farklı kültürlerin düşünce dünyalarını keşfetme fırsatı sunan birer hazine. Mitolojinin büyüsü ve derinliği, benim yazma sürecimin en başından beri önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, ilk romanım Mabet’te de bunun yansıması çok daha fazladır.

Özellikle mitolojik bir hikâye benzeri bir şey kaleme almayı hiç düşünmedim. Sanırım bundan sonra da düşünmeyeceğim. Ama ne yazacak olursam olayım bir yerlerinde mitolojik karakterler ve anlatılar mutlaka olacaktır.

Kitapta insanlık ve dünya üzerine birçok mesaj veriyorsunuz. Açıkçası iddialı bir durum bu. Ben kotardığınızı düşünsem de sizin yorumunuzu merak ediyorum. Bir okur gözüyle bakarsanız, yazarın bu gibi mesajlar vermesini tehlikeli buluyor musunuz?

Edebiyat, insanlık ve dünya hakkında derin düşünceleri ve mesajları içeren önemli bir araçtır. Yazarlar, eserlerinde yaşadıkları çağın sosyal, siyasi ve kültürel meselelerine dair düşüncelerini aktarmak için sıklıkla edebi eserlerini kullanırlar. Bu, okuru düşündürmek, tartışmaya açmak ve farkındalık yaratmak için de önemli bir yoldur.

Eserlerimde insanlık ve dünya üzerine mesajlar vermiş olmam iddialı bulunabilir. Ancak bu mesajlar, benim dünya görüşümü, değerlerimi ve duyarlılıklarımı yansıtır. Okur için ise, bu mesajların nasıl işlediği, hangi bakış açısından ele aldığı ve ne tür bir etki yaratmayı amaçladığı önemlidir. Bazı okurlar, yazarların bu tür mesajlar vermesini tehlikeli bulabilirler. Hatta bu mesajlar okuyucunun düşüncelerini etkileyebilir veya tartışmaları da körükleyebilir. Ancak, edebiyatın amacı zaten insanları düşündürmek ve farkındalık yaratmak değil midir?

Bir okur gözüyle baktığımda da yazarın mesajlarını eleştirmek veya tartışmak yerine, onları anlamaya ve değerlendirmeye çalışmayı tehlikeli değil, aksine daha uygun buluyorum.

Peki, Doruk Ateş’e üç klasik sorumuz: niçin okuyorsunuz, niçin yazıyorsunuz, niçin yaşıyorsunuz (sizce hayatın anlamı ne olmalı)?

Neden okuyorum? Çünkü okumak, ruhumu besleyen güzel bir serüven. Sayfalarda dolaşmak, farklı dünyalara ve düşüncelere yolculuk etmek, beni daha iyi bir insan yapıyor. Okumak, karanlıkta bir mum tutmak gibi; aydınlatıyor, aydınlatıyor ve içimdeki bilgeye doğru bir yolculuk başlatıyor. Bence asıl soru, okumayanlara, neden okumuyorsunuz, olmalı.

Neden yazıyorum sorusuna gelince. Çünkü yazmak, içimdeki sesin dışa vurumu. Sözcüklerle oynamak, düşüncelerimi düzene sokmak ve duygularımı ifade etmek, benim için bir ihtiyaç. Yazmak, bir anlamda hayatımın oyun alanı; hayal gücümün sınırlarını zorlayarak, dünyayı yeniden şekillendirme ve yeniden yaratma özgürlüğünü veriyor bana. Bu kadar mahkûm olmuşken bir özgürlük yaratıyor da diyebilirim.

Neden yaşıyorum? Doğduğum için. Tek sebebi bu. İntihar edemeyecek kadar korkağım, canım da kıymetli. Eğer sorulmuş olsaydı dünyaya gerçekten gelmeyi istemezdim. Yaşamak büyük sorumluluk! “İyi” olmak gerekiyor. İyi olmak için ise tüm canlılara karşı sevgi beslemek, onları incitmemek, kötü düşünmemek gerekiyor. Ama çağımızda bu çok mümkün mü, bilemiyorum.  Hayatın anlamı ise insanın kendi varoluşunu anlamaya çalışması, dünyayı ve kendini anlamlandırmak için çaba sarfetmesiyle ilgili. Her insanın kendi benzersiz yolculuğu var ve bu yolculukta anlam, deneyimlerimizden, ilişkilerimizden ve içsel keşiflerimizden geliyor. Anlamı bulmak, insanın içsel derinliklerine inmek, sevgiyle yaşamak ve başkalarına yardım etmekle ilgili benim için. İyi bir insan olmaya çalışıyorum ama bunu ne kadar başarıyorum, bilemiyorum.

Visited 32 times, 1 visit(s) today
Close