İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Doppler”, “Volvo Kamyonlar”, “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”: Erlend Loe

Erlend Loe’nin yazdığı üçlemede, Doppler birinci, Volvo Kamyonlar ikinci, Bildiğimiz Dünyanın Sonu üçüncü, romandır. Loe’nin üçlemesini okumayanların ilgisini YKY’den çıkan bu üç romana çekmeyi, nedense kendime bir vazife edindim. Hatta bu vazifeden bir vaziyet planı da çıkardım. Post modern dünyada yaşıyorsak, post modern bir yapıta, post modern bir sorgu yakışırdı. O kadar ki Loe’yi tanımlayan, iddialı bir cümle kurdum. “Ülkemiz edebiyat okurları için Erlend Loe demek, Doppler, Doppler demek, Erlend Loe’dir,” dedim. Bu iddialı sözüm yalan da sayılmazdı.  Loe’nin üçlemesi çerçevesinde, birlikte, bir sohbete ne dersiniz, hadi yapalım…

Üçlemenin, birinci romanı, ilk baskı 2016’da, on dokuzuncu baskı 2022’de, üçüncü romanı, ilk baskı 2018’de, ikinci romanı, 2021’de okuyucuyla buluştu. İkinci romanla aynı tarihte, üçüncü roman da yedinci baskıya girdi. Bu bilgiler yayınevinin kitap hakkında bilgilerindendir. Yayınevinin, üçlemedeki yayım sapması, Loe’nin bir üçleme yazdığı gerçeğini ülkemiz edebiyat okurları için de değiştirmedi. Dikkatli edebiyat okurları, Volvo Kamyonlar, romanından haberdardı. Eğer Doppler ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu kitaplarını okuyup da 2021’de yayımlanan Volvo Kamyonlar, yani üçlemenin ikinci romanını okumadıysanız, bilin ki çok şey kaçırdınız. Açıklayayım, üçlemeyi eksiksiz okursanız, Loe’nin kalemiyle siz de kendi dünyanızda bir seyahatte çıkacaksınız. Belki hayallere dalacaksınız. Öyle ki kendinizi konumladığınız herhangi bir yerde, kendinizle birinci tekil şahıs üzerinden konuşacaksınız. Tabii geçmişinizdeki olaylara verdiğiniz tepkilerle yüzleşecek gücünüz varsa. Bu yüzleşmeniz, üçlemenin birinci romanının neden on dokuz baskı yaptığına da ışık tutacak. Çünkü Erlend Loe, kalemiyle Doppler’e bunu çok iyi yaptırmış ve kullandığı anlaşılır cümleler akarken roman bir çırpıda bitiyor… O satırlarda kendinden bir şeyler bulan okur, kitap hakkında konuşur, çevresinde kitaba dair merak oluşur. Talepler artınca, eser baskıdan baskıya girer. Olay bu kadar net yani.

Erlend Loe, 1969 yılında, Norveç’in kuzeyindeki Trondheim şehrinde doğar. On yedi yaşından, yirmi bir yaşına kadar binlerce sayfalık günlük tuttuğunu, tanıştığı insanları, izlediği filmleri, okuduğu kitapları ve de düşüncelere dair izlenimlerini düzenli kaleme aldığını kendi söylemlerinden biliriz. Bu çalışmalar onun yazma okuludur. O okulun ardından roman yazarken zorlanmadığının da altını çizer. Loe zamanı kaçırmamış, gelecekte olmak istediği yere ergenlik döneminde de yatırım yapmış. Kazanım çok büyük. Şimdilerde, Norveç’in başkenti Osla’da, ailesiyle birlikte yaşadığını, romanlarının yanı sıra çocuk kitapları ve senaryolar yazdığını, ayrıca Norveç’in Aftenposten gazetesi için film eleştirileri kaleme aldığına kadar, hakkında bilgisinden sahibiz Erlend’in. Hatta bir röportajında, sadece kendisi için önemli şeyleri yazdığından bahseder, öyledir ki hayatına dokunan noktaları tek tek cımbızlayıp, cilalar ve yazdığı metnin kilit noktalarında kullanır. Edebiyat okuyan kesimin okuduğu edebi eserler listesi birbirinden pek farklı değildir, sadece düşünce kurguları birbirinden farklıdır. Günümüzün edebiyat okuru, bir yapıtın nasıl edebi eser sayıldığını bilir ve çoğunluk, Dostoyevski, Tolstoy, Kafka, Sartre, Camus, okur. Erlend Loe’nun da bu yazarlardan esinlendiği bir gerçektir. Romanda geçen önemli bir cümlenin, benim de bir öyküme ad olması, edebi yazarların zihnimizde bıraktığı bir iz düşümüdür.

Modern toplum ve modern toplumdan kaçma üzerine yazılan üçlemede, ana karakter Doppler, yaşamda bir insanın ihtiyacı olan her şeye sahiptir, emin olamadığıysa bilincidir, kendinden emin değildir. Kendine dışardan bakarak bilincini açmaya başlar. Bu süreçte ailesi de kendi dünyasında ilerler. Üçlemede, sadece ana karakterin soyadı değildir Doppler. Loe’nin yazdığı üçlemedeki ilk romanının da adıdır Doppler. Romanın kapağında, bir yavru erkek geyik resmi ve iki “p,” kullanarak yazılan “Doppler,” adını görürüz. Bizler biliriz ki doppler, sıklıkla kalp damar tıkanıklıklarını teşhis etmek ve anne karnındaki bebeğin sağlık durumunun görüntülenmesi için kullanılan bir görüntüleme yönteminin adıdır. Görüntüleme sonuçlarında göre de doktorlar tedavi planları yapar. Fakat romandaki Doppler, sadece ana karakterin erkek soyunun adıdır. Cinsel organının büyüklüğü, babasından, babasına da babasının babasından geçen Doppler, bir gün erkekliğini veren babasını kaybeder. Kaybın ardında da bisikletiyle ormanlık alanda bir gezintiye çıkar. Ve roman başlar. Ormanda başına öyle bir kaza gelir ki iki çocuğu ve karısıyla Oslo’da sakin bir yaşam sürerken, birden, farklı bir yaşamın içine çekilir. Üstelik açlıktan ölmemek için öldürdüğü dişi bir geyiği vardır. Öldürdüğü dişi geyiğin yavrusu, erkek geyik de onu, kendi ailesi zanneder. Ve sonuçta Doppler’in öncelikleri ve de yaşamı değişir.

Doppler’in bu değişimi bana da yabancı değildi. Ben de herkes gibi, “gerçekten yaşamak istediğim bir yaşamın içinde miyim,” diyerek kendimi yokladığım anlarım oldu. İlk sorgumu 1976’da ortaokul birinci sınıf öğrencisiyken yapmıştım. Öyle bir olaya tanıklık edilmiştim ki benim için her şey, birden anlamını yitirmişti. Okulda, ders saatinde, dersliklerimizden nedensiz bahçeye çıkarılmış, okulun tüm öğrencileri büyük bir yarım çember yapmıştık. Yan yana, omuz omuzaydık. Önemli bir şey beklediğimiz belliydi. Derken bir cenaze arabası girdi bahçeye. Neyin nesiydi o cenaze arabası, biz öğrenciler olayı anlamadan, cenaze arabasını alkışlamamız istendi ve alkışladık. Cenaze arabası bahçeden ayrıldı, biz öğrenciler de dersliklerimize döndük. Öğretmenimizden lise son sınıf öğrencilerden bir kız öğrencinin, bir trafik kazasında vefat ettiğini öğrendik. Ertesi gün okula gitmek istemedim. Evden de okula gitmem konusunda zorlanmadım. Kendimce hayatın anlamını sorguluyordum. Ardından yarı yıl tatili geldi. Tatile çıktık. Derken okullar açıldı. Aradan geçen üç haftada cenaze arabasını unutma çabam işe yaradı. Fakat okulun ilk gününde, teneffüslerde konuşulan konu, o kız öğrenciydi. Meğerse, Coğrafya öğretmeniyle bir aşk yaşarmış o kız. Birlikteyken trafik kazası geçirmişler. Kız öğrenci olay anında, öğretmense okullar yarıyıl tatilindeyken vefat etmişti. İkisi de ölüydü, ama ikisinin de hakkında o kadar lakırdı yapıldı ki her laf katlanarak büyüdü, büyüdü, sonunda ölü kız, “o yolun yolcusu,” etiketini aldı. Kendi yaşıtlarım arasında da cinsellik tabulaşmıştı. O yargıdan kendimi korumalıydım. Başarı odaklı bir eğitim sürecine girdim. Sadece ders çalıştım. Kendi kendimle konuştum. Ya korkularıma teslim olup, bunalım takılacaktım. Ya da gelecek umudumu yeniden yapılandıracaktım. Ve ben, şeylerin birbiriyle bağlantısını, kendi kendimle konuşarak kendimi buldum. Yine de, “bunu yapmak istemiyorum,” dediğim, her şeyi benden beklenildiği gibi yaptım, başkaldırmadan. Biliyordum ki sadece birini yapmazsam, itilen bir domino taşının, diğer domino taşlarını düşürme hızında, tüm yaşamım altüst olacaktı. Bir Norveçli olsaydım, her şey benim için de farklı olur muydu, bilemem. Fakat ben, ben olmaktan hep mutluydum…

İskandinav ülkeleriyle bizim ülkemizin arasındaki sosyokültürel farklılıklar yadsınamaz. Norveç, İsveç, Danimarka, İskandinav ülkeleridir. Bu ülkelerle beraber Finlandiya, İzlanda, Faroe Adaları, Aland Adaları ve Grönland, Nordik ülkeleri ana başlığında toplanır. Dil ve dinin şekillendirdiği toplumsal kodlamalar bir yana, globalleşen dünyanın farklı alanlarında etkileşimlerimiz de farklı bu sekiz ülkeyle. Kaldı ki İskandinav ülkeleri de kendi içinde, birbiriyle her yönden çekişir. Norveç, ortalama beş buçuk milyonun altında insan popülasyonuyla, Mayıs’21 verilerine göre dünyanın en mutlu ilk altı ülkesi arasında yer almakta. Refahın ve huzurun ülkesidir, Norveç. Öyledir ki Erlend Loe’ye göre de Norveçli olmak bir ayrıcalıktır. Merak edenlerin, Norveç’in ülkemizle yüz ölçüm ve nüfus kıyaslaması yapmasını, Norveç’in zenginlik kaynağının neler olduğunu da bilmesini isterim. Ve ülkemizin sosyoekonomik seviyesinde yerinizi bilmeden, Doppler gibi kendinize dışardan bakmaya sakın kalkmayın, zira bizlerin damarlarında akan kan, fazla sıcak. Üçlemeye perspektifler çokluğunda düşüncelerimi katarak değinme gayretimin altında yatan, Volvo Kamyonlar, ikinci romanına dikkatinizi çekmekti. İkinci romanı okumadan, üçüncü romanı okuyanların birçok satırı anlamadığını, hatta Loe’nin saçmaladığını da düşündüğünü tahmin edebiliyorum…

Yaşam, ancak perspektifler çokluğunda anlaşılabilir ve değerlendirilebilir. Erlend Loe’nin geçmişteki deneyimlerinde bir psikiyatri kliniğinde çalışması, anlatımda kullandığı üçüncü tekil şahsın esasında kendisine, birinci tekilden soyadına hitap etmesi bilinçli bir kullanımdır. Bu sayede ana karakter, yani Doppler bir bilinç aydınlanması yaşar ve zihnini ele geçiren kurgulardan kurtulur. Çok şeyler söyleyen Erlend Loe’yi okurken, İskandinav ülkesinin yaşamı hakkında çok şey öğrendim, İKEA torbasının neden mavi olduğuna kadar…

Üçlemeyi bahane edip de kendimle ilgili bir anekdota kadar pek çok şeyden bahsettiğimin de farkındayım. Hatırlarsanız, biz Türklerin kanının sıcak aktığının altını çizmiştim. Bu sıcaklık bende biraz fazla ki sohbetimizi fazla uzattım. Fakat, Erlend Loe’yi yazım dilinden Türk okurla buluşturan çevirmen Dilek Başak’a teşekkür etmeden son noktayı koymak istemem, teşekkürler…

Yorumlar kapatıldı.