Çaydanlığın buharıyla her sabah biraz daha netliğini yitiren radyonun sesini yükseltti. En sevdiği frekansa ayarlı radyosunun mutfak tezgâhındaki yeri yıllardır değişmedi. Oldum olası vazgeçemedi tuhaf alışkanlıklarından; işi değişti, eşi değişti, evi değişti… Bir gündelik telaşları sabitti. Saçlarını aynı yöne taramaya, yatağın tek tarafını kullanmaya, aynı şarkıyla güne başlamaya ve daha nicelerine tutsaktı kendini bildi bileli. 

    Bir yuvanın sıcaklığını mutfakta buldu, tutunup kaldığı çocukluğundan beri. Onun için mutluluğun en anlamlısı; her sabah kahvaltı masasını hazırlarken çay bardağına bıraktığı anda çıkan kaşığın sesi, yüzüne değen sıcak suyun buharı, soyduğu domateslerin inatçı kabukları, kızartma tavasına attığı patateslerden eline sıçrayan kızgın yağın yarattığı yaşamsal belirti ve tüm bunlara eşlik edip ruhunda arşa değin yükselen şarkıları… 

    Buzdolabından tezgâha, tezgâhtan ocağa, ocaktan masaya ancak bir dansçının hâkim olabileceği tutkulu ritim duygusu ve güçlü tavırla kahvaltı seremonisini bir şölene çevirmeyi başarabiliyordu her defasında. İnsanın aşkla yaptığı her şeyin müspet sonuçlar doğurmasını yaşamın zeminini oluşturan sağlam parkelere benzetti ansızın. Üstüne basa basa eskitemediği, aksine ayaklarıyla bastıkça haz alabileceği bir zeminde yaşıyor olmayı kim istemezdi? İşte tam da burada, verdiği yanlış kararların sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığını düşünüp o sağlam parkelerin birer uçan halıya dönüştüğünü ve ters rüzgârlara kapılıp türbülansa girdikten nice sonra sert bir şekilde yere çakıldığını elindeki bıçağa bulaşan kanının kırmızısından görebildi. Acıya duyarsızlığını bu denli rahat görebiliyordu artık.

    Yaşanmışlıkların yarattığı ezber duygulara tecrübe adını verip Pollyannacılık oynamak, zayıf insanların bir şekilde kaderlerine razı olma biçimiydi ona göre. Yol ayrımlarında hep yanlış sapağı tercih etmesine rağmen yaşamın getirilerine karşı kuyruğu hep dik tutma çabası en büyük savunma mekanizmasıydı ve bunca salvoyu karşılayabilmesi için bu çelikten yeleğe ihtiyacı vardı. 

    Rafadan tercih etti yumurtaları bu sabah, annesinin sevdiği gibi; kayısı kıvamında, dikey şekilde doğranmış ve pul biberle süslenmiş… Tam acıdan kurtulmak isterken, biberin kırmızısına buladı zihnini. Kaçmak istedikçe bu uslanmaz histen, yakasını alamıyordu bir türlü. İzin vermedikçe gitmesine, konuk ediyordu bünyesinde; acıyı, hırsı, savaşı ve savaştıkça biriktirdiği tatlı mağlubiyeti.

    Uğruna işini kaybetmeyi göze aldığı eşinden ayrılmak zorunda kaldığında nakavt olmuştu esasen. Bunun itirafını kabullenmediğindendi tüm yaşam sancısı. Hayata galip gelebilmek için daha kaç desibellik yaşam sancısı vaat etmeliydi bütün bu hengâmenin içinde? Tüm tükenmişliğini doğrama tahtasına yatırdı ve her bıçak darbesiyle başka bir sebzeden aldı hıncını. 

    Ekmekleri masanın ulaşılabilirliği en uygun yerine yerleştirdikten sonra gözleri bunca yiyeceğin arasında bir koku, bir renk aradı. Balkon kapısını açıp bahçeye inen merdivenlerden hızla attı bedenini. Papatyaların kokusunu kuvvetlice ve tek nefeste içine doldurdu. Bu soluma, onun geçmişe seyahat etmesini sağlayan en kestirme yoldu. Çok işlevli bulduğu papatyaları kaynatıp saçlarını yıkadığını, taç yapıp takındığını, fal baktığını anımsadı yine. İri ve gösterişli olanlardan seçtiği bir buketi dün aldığı nostaljik görünümlü vazoya yerleştirip masanın tam ortasına yerleştirince tüm yaşanmışlıklarını işlenmeye hazır gergefe benzetti. 

    Neredeyse öğle olacaktı. Tatlı sert hazırlanmış böylesi bir kahvaltının tadı, bu saatlerde başlayıp uzun bir güne yayılarak kıvamını alır, yumuşar diye söylendi usul usul. Vazodan çektiği en görkemli papatyayı alıp yatak odasına gitti. Annesi sırtı dönük bir vaziyette uyuyordu daha. Türlü sevgi sözcükleriyle seslenişi çare olmayınca yatağa konuşlanıp annesinin açıkta kalan koluna dokundu. Tek omzundan tutup kendisine doğru çektiği annesinin bedeni bir et yığınından farksızdı. Ağzından çıkan son sevgi sözcüğünün ilk hecesini sarf edebilmişti ki henüz, annesinin kireçle badana edilmişçesine feri kaçmış yüzü karşısında yitirdi son gülüşünü. Surlarını gamdan ördüğü yaşamını yıkabilecek güçlükteki bu soğukluğu hissetmemişti hayatının en sert kışında bile. Elinden yere düşen papatyayla karşılaştı ne yapacağını bilemezken. Annesinin yüzüyle aynı rengi alan papatyanın yaprakları; papatyalardan, bir de şarkılardan tuttukları falları hatırlattı istemsizce. Kaynayan suyun çaydanlığın kapağını oynattığını duydu mutfaktan gelen sesle, bir de radyonun buharın etkisiyle nemlenmiş hoparlöründen yayılan şarkının sözlerini…

“…Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa / En derin yaralar kapanıyorsa 

 En büyük acılar unutuluyorsa / Neden korkulur hayatta, söyleyin bana?”

Latest posts by Murat Ercan (see all)