Avuçlarıma saplanmış gibi hissediyorum duvarın yüzeyini, ne yaşanmışlıklar var diye düşünmeden edemiyorum. Sunturlu küfürlerini işitiyorum belli belirsiz. Bu kadar yüksekte miydi sahi tavan? Defalarca gelmeme rağmen fark etmemem ne tuhaf… Detayların ayırdına varabilmek için yaşanmışlıklardan sıyrılıp içe dönmek gerek diyor zihnim ansızın. Oturduğum klozetin eskimiş kapağı kırıldı kırılacak, yazdan yaza kullanılan tüm tatil beldelerinde olduğu gibi. Dışarıda sıra bekleyen var mı bilmiyorum ama buradan çıkasım yok nedense. Koca koca şehirlerden kaçıp kuma, suya, güneşe sığınan; her ânı resmedip mutluluklarını mış gibi paylaşan bu kalabalığa ait hissetmiyorum kendimi… 

Duvarların dördü de çok serin, dışarıdaki elli beş derece sıcaklığa ayak dirercesine serin. Pürüzlü ve sitem dolu sözcüklerini işitiyor olmam, dışarıda öğretilmiş tatil ritüellerini hayata geçiren arkadaşlarım tarafından delilik olarak karşılanacak, biliyorum, herkesleşmek kıyımındansa tertemiz delirmek dünyanın en muazzam başkaldırısı. 

Kapıya sağlam yumruklar atan arkadaşı daha fazla sinirlendirmeden çıkmalıyım sanırım. Biraz olsun delirmek diğerlerinin de hakkı…

Parmak arası terliklerimle kumda bata çıka ilerliyorum dışarı çıkar çıkmaz. Bu yürüyüşün bir an önce son bulması gerekiyor zira tırnaklarımın arasına giren kum taneleri saç diplerime kadar tüm bedenimin ürpermesine sebep oluyor. Neyse ki kimse görmeden canhıraş bir hareketlilikle şezlonguma ulaşıyorum. Üzerindeki havlunun kurumasından içeride epeyce vakit geçirdiğimin farkına varıyorum. Bu sıcaklar değilse de köşeli sorgularım öldürecek nihayetinde, anlıyorum!

Üç çocuğunun en küçüğünü suya alıştırmaya çalışan kadına takılıyor gözüm. Kat kat şekil almış göbeğini saklamaya çalışmasından -çocukların boylarını da göz önünde bulundurunca- arka arkaya yaptığı doğumlardan kalan kilolarının bedeniyle barışamadığı düşüncesini getiriyor aklıma. Toplum dayatmasıyla her kadının tek tip olma zorundalığının verdiği bu gizlenme çabası, tatilde bile mutsuz görünmesinin rahatsızlığını yaşatıyor kadıncağıza. Daha fazla bu çekinceyi yaşatmamak adına gözlerimi derhal yarım bıraktığım kitabıma çeviriyorum. Altını çizdiğim cümleleri tekrar tekrar okuma gereği duyuyorum, aklıma kazınacakmış hissiyle doluyorum uzandığım yerden. 

Sol yanımda şapkası ve güneş gözlüğünün arkasına saklanıp etrafı seyre dalan ise son zamanların adından sıkça bahsettiren ve isminin önüne herhangi bir sıfat eklemekte zorlandığımız ünlüsü olsa gerek. Yatak odası sesiyle okuduğu şiirleri, sunduğu televizyon programları, rol aldığı dizileri ve daha sayamadığım envaiçeşit işleriyle şöhreti yakalayan yıldızımız, şimdi de yazacağı kitap için gözlem yapmaya çıkmış anlaşılan. En büyük tehlikeyi arz eden insan türüdür derdi babam böyleleri için, “her işi yapmaya meyleden birini bile beceremez” diye eklerdi. Bu kadıncağızın yarattığı gizemi görünce tatlı bir tebessümle andım yine babamı.

Sağ çaprazımda güneşlenen çiftin yanına 50’li yıllardan kalma lacivert üzerine beyaz çizgili tüvit bir ceket, altına aynı kumaştan üst kısmı bol fakat ayak bileğine doğru daralan duble paçalı pantolon ve içine de takma yakalı gömlek giyinmiş bir adam yanaşıp fötr şapkasıyla çiftimizi selamladıktan sonra hararetli bir şekilde konuşmaya başladı. Ne dediğini anlayabilmek için neler vermezdim ki şu an… Siyah beyaz bir filmden aramıza katılmış tavırlarıyla ceplerinden çeşitli aksesuarlar çıkarıp hız kesmeden anlatmaya devam ediyor. Şaşkınlıkla birbirine bakan çiftimiz bu asil beyefendi karşısında hangi şekli alacaklarını bilemiyorlar. 

Aslı’nın “Soylu’ya mı daldın öyle?” demesiyle elimden düştü kitabım. “Yıllardır gelirim bu koya, hiç sekmez, her yaz denk gelirim beyzademize. 1950’lerde yaşadığını sanıyor, anne babası dünya paralar ödemiş tedavisi için ama Soylu Bey bana mısın dememiş. Yurtdışına taşınan eski sevgilisine her ay düzenli olarak para havale eder dururmuş, kızcağız da baş edemeyince gelen parayı anında Soylu’nun babasına gönderirmiş. İlişkisinin hâlâ sürdüğünü ve kızın paraya ihtiyacı olduğunu düşünürmüş. Oysa kızımız çoktan evlenmiş ve bu durumu da kocasından gizlemek zorunda kalırmış. Üstündeki kıyafetlerin kumaşı da öyle uyduruk falan değildir bak, bizzat yurtdışından sipariş eder şehrin en pahalı terzisine diktirirmiş. Böyle meczup olduğundan beri şu cehennem sıcağına aldırmaz, üzerindeki takım elbiseyle bütün tatilcilere bu hikâyeyi anlatır durur. Anlattıklarına aldırmayan çocuklar da adını “hikâye tüccarı” koymuş bizim Soylu’nun. Hikâye sattığına inanan tatilcilerin uzattığı paraları da o etrafında gördüğün veletler arkasından toplayıp dondurmaya mısıra harcarlar. Garibim Soylu da janti görünümüyle olan bitenden bihaber bütün gün anlatır durur aynı öyküyü.”

Aslı’nın anlattıkları karşısında on dakika boyunca kendime gelemedim. O anlatırken ben Soylu’nun şezlongtan şezlonga geçişini izledim. Bir an olsun gözümü ayırmadım, her tatilciye sırasını bozmadan anlattığı o kadar aşikârdı ki elini kolunu bile aynı sürelerle kaldırıp ardından aynı mimiklerle devam ediyordu öyküsüne. 

İnsanı aklından eden aşk olamazdı, başka bir insan da olamazdı herhalde, olsa olsa aşka ve insana yüklediği anlam olurdu bu manzaradan anladığım kadarıyla. Belki de külliyen anlamlandıramamaktı deliye çeviren aşkı, kim bilir?

Her öyküden sonra adının hakkını verir biçimde reveransını yaparak plajdan uzaklaşan Soylu, güneşi de önüne katıp aramızdan ayrıldı. O gitti ama büyüsü kaldı benimle, plajdan eve giden yolun her adımında Soylu’yu düşündüm; kıyafetlerini, başından geçenleri, yitirdiklerini ve inandığı şey uğruna bir an olsun hayattan vazgeçmeyişini… Yerimde duramadığımı fark eden Aslı ve Erdi, bakışlarına sığmayan meraklarını daha fazla tutamayıp “Neyin var?” diye sordular. “Tekrar mı gitsek plaja? Gündüz sıcağından ne yaptığımı anlayamadım, ayın şavkına biralarımızı kaldırırız.” diyerek Soylu’yu yeniden görme ümidimi yeşerttim ve bu teklif karşısında Aslı Erdi ikilisinin gözlerindeki merakı silip devasa bir parlaklıkla “Olur” demeleri üzerine soluğu on dakikada plajda aldık. 

Erdi’nin omzundaki gitarı, Aslı’nın elindeki bira şişeleri ve benim cebimdeki telaşlarla suyun oldukça yakınına bir yere kurulduk. Plajda üç dört köpekten ve bizden başka kimsecikler yoktu. Aslı ve Erdi’yle Soylu mevzuunu konuşmak istesem de saatlerce sustum. Neydi beni bu öykü tacirine iten? Neden etrafımdaki tüm tatilcilere öyküsünü anlatırken benim yanıma uğramadı? Onun sesi yerine Aslı’nın sesinden dinlemenin verdiği büyük boşluğu niye dolduramıyorum? Bu soru işaretleriyle sabahı nasıl edeceğimi düşünüp duruyorum, yattığım yer diken olup batmaya başladı. Buna bir son vermeliyim diye düşünürken binlerce soru işareti içinde uyuyakalmışım. 

Saat 10.32

Kahvaltı hazırlayan Aslı ve Erdi’nin aşk dolu şarkıları mutfaktan yükselerek yattığım odayı huzmeler halinde dolduruyor. Ekmek alma bahanesiyle evden çıksam mı diye düşünürken yeterince vakit kaybettiğimi fark edip pencereden atlayarak soluğu plajda aldım. Plajı dolduran çocuklu aileler dışında birkaç animatör vardı sadece, dün para toplayan çocuklar bugün yerini eğlenceye bırakmıştı resmen. 

Nasibimi bu şekilde alınca gerisin geri eve doğru topuklamaya başladım. Yolda telefonumun arama motoruna “kendini eski yıllara ait hissetme hastalığı” yazıp karşıma çıkan ilk Latince sözcüğü okumaya başladım: “Depersonalizasyon”

De per so na li zas yon

Sevmeyi imkânsız kılan hastalık diyordu açıklayan kimse. Bir diğeri kendine yabancılaşma hastalığı koymuştu adını. En önemlisi insan kendi bedeninden ve ruhundan bu denli kopuk yaşayabilme eşiğine nasıl dayanabilirdi? Ândan uzaklaşıp zaman mefhumuna yabancılaşmak başka bir boyutun insanı olmaktan ileri geliyordu illa ki. Belki de Soylu’yu bu denli yüceltmemin yegâne sebebi, herkesleşecek kadar kör bakmamasıydı yaşananlara!

Tırnaklarıma doluşan baş belası kumlardan kurtulmaya çalışırken ayaklarımın olduğu yere vuran hacimli gölgenin sahibini görebilmek ümidiyle kafamı kaldırdım:

“Siz… Sevgili Wilmacığımı gördünüz mü? Henüz rastlayan olmadı kendisine, anlatmış mıydım sahi size?”

Latest posts by Murat Ercan (see all)