Bu izi tanıyorum. Dün gibi, üzerinde otuz senenin tozu birikmemiş gibi. Tutunduğum merdivenin işlemeli tırabzanı şahitlik etti basamaklardaki yaraların oluştuğu güne. Şimdi yaşanmışlıkları besleyen ellerimle dokunuyorum sunturlu yüzeyine. Her hücreme o sıcak ağustos gününün acısı yayılıyor, tüm bedenime. Sen, “On beşi yazsa, on beşi güzdür ağustosun…” derdin mayka (anne). Yazı yaşayamadan güze razı edildik gittiğin o yaz. 

Konağımızın ortasından yükselen bu merdivende ne çok anımız vardı. Ablamla kurduğunuz o enfes masaların yemeklerini taşırken ayaklarınıza dolanmak dünyanın en huzur verici yaramazlığıymış meğer. Sen gideli şımaramadım bir daha hiçbir canlıya. Buralardan gittiğinde,  insanın annesiz kalınca gerçek manada büyüyebildiğinin ayırdına vardım. Hem sekiz değil otuz sekiz yaşında da olsa bir kız çocuğu, annesi varken çocuktur hep. Ben sekizimde büyüdüm sevgili maykacığım. 

Bu ihtişamlı konağın en çok üst katındaki sahanlığında duran gramofonu ve plaklarını severdin. İşlerini halledip de ev ahalisini evden yollayınca birlikte bu gramofonun başına geçerdik, sen keyif kahveni alırdın eline, bense lepiska saçlı bebeğimle açtığın müziğe dayanamaz dans ederdim. En çok bu anlarda anne-kız olduğumuzu hissederdim, en çok evde kimsecikler yokken birbirimize aittik çünkü. Ablamla ağabeyim okula, tatkom (babam) işe gitsin diye zamanla savaşırdım resmen. Küçücük bedenim, olacaklardan habersiz, o zamandan başlamıştı işte tam teçhizatlı kuşanmayı öğrenmeye. Keşke vermek zorunda kaldığım tek sınav, ev ahalisinin gidişini beklerken verdiğim sınav olsaydı.

12 Ağustos 1989… Hatırladın mı mayka o kavuran günü? Benim güleç yüzlü tatkocuğumun konağın kapısından kan ter içinde girişiyle elindeki tüm tabakları atıvermiştin yere. “Gitmemiz gerekiyor.” dediğinde gözlerindeki hüznü çakıl taşları gibi döküvermiştin yanağından. Çocuk aklımla kara günlerin selamını almıştım bu sözsüz hallerinizden. Mihail ve Rositsa’nın da okuldan alelacele gelmesiyle işlerin çok da hayra yorulmayacağına emin olmuştum. Tüm aile üyelerimizin konağın avlusunda çaresiz birbirine bakışı, hüzünlü bir filmin bitişi gibiydi. Önü alınamaz bir yaprak dökümüne hazırlanıyordu adeta mevsim. Yere çöküp başını ellerinin arasına almanla korktuğum şeyin ne olduğunu dahi anlamadan üzerine kapaklanmıştım. Çaresizliğin bu denli birleştiriciliğinin yanında bir o kadar ayrıştırıcı olması, dünyayı siyah ve beyazdan oluşan bir toz bulutuna benzetti zihnimde o an. Her şey zıddıyla kaimdir. Bunu yıllara, yollara, yaşanmışlıklara karışınca fark ettim. O gün tüm çaresizliğimizle türlü çıkışlar aradık deva niyetine. Çareyi mahalledekiler gibi Türkiye’ye giden kafileye karışmakta bulmuştu tatkocuğum. “Evimi asla terk etmem!” diye feryat edişin bugün gibi kulağımda. Yıllar sonra şu avluya attığım ilk adımda aynı cümle hançerledi yine kulaklarımı: “Evimi asla terk etmem!”

O günün sabahına bir yığın gelişigüzel toplanmış eşyanın yanında Rositsa’nın çığlıklarıyla uyandığımı unutabilmem için bir değil bin defa göç etmeli bedenim dünyadan. Evet, sevgili maykacığım, evini terk etmeyeceğini söylerken bu kadar ciddi olduğunu hiçbirimiz anlayamadık, lütfen bizi affet. Kardeşlerimin bedenine bu kadar sarılmalarına o zamanlar anlam veremiyordum fakat nerden bilebilirdim o günün seni son gördüğüm gün olduğunu. Uykulu gözlerle olup biteni anlamaya çalışıyordum sadece. Henüz göç etmeyen birkaç Bulgar komşumuzu hatırlıyorum konağın bahçesinde. Ağaçta asılı duran bedenini indirmeye çalışıyorlardı. Ablam ve ağabeyim eteklerine yapışmış bir an olsun susmadan bağırıyorlardı. Seni yere uzattıklarında başındaki kalabalığın müsaade ettiği kadar önümde duranların bacaklarının arasından son kez görebildim yüzünü. Hiç üzgün değildin biliyor musun güzel maykacığım? Çok huzurlu görünüyordun, tıpkı en sevdiğin şarkıyı dinlediğin anların birinde gibiydin. Sanki birazdan o cızırtılı şarkı bitecek, sen kahve fincanını sedef kakmalı masamıza bırakacaksın, ben de bebeğimle döne döne ettiğim dansı bitirecektim birazdan… 

Evinden ayrılma diye seni bizden ayıran ağacın altına sakladılar. Gördün mü bak, ayrılırken birleştin yine. Dedim ya, her şey zıddıyla kaim mayka… Mezar taşına ismini kendi dilimizde yazmayı yasaklamıştı dönemin baskıcı rejimi. Tüm aile efradı başında hüngür hüngür ağlarken Rositsa’nın bacağına sarılıp olan biteni arkasından izledim o acımasız ağustos günü. Birkaç tahta bavula sığdırdığımız eşyalarımızla mahallemizi ve senli konağımızı terk ettik o gün. Herkes çok perişandı, biz o gün yalnız evimizi değil, bir evi yuva yapan yegâne şeyi terk ettik maykacığım. 

Komşularımızla birlikte mahalleden bir at arabasıyla ayrıldık. Kucağımda lepiska saçlı bebeğim, ufuktan kaybolana kadar baktım sana. O şaşaalı konağımız artık sendin. Senin o ölürken bile ekşitmediğin melek yüzündü. Kırcaali’ye gelip oradan otobüsle Kapıkule’ye indiğimizde babamın yüzünde kurulmuş büyük mahkemeye şahit oldum. Seni kelepçeleyip götürmüşler de ardından boynu bükük kalmış gibiydi. Çocuk hafızama mıh gibi saplanmış da yıllarca çakılı kalmış bu sahne; paslı, iş göremez, dayanıksız…

Günlerce bekledik hudutta, komşularımız birer ikişer geçerken sıra ne zaman gelir diye kapı her açıldığında umut kuşandık bayram çocukları gibi. Geçiş için kabul gördüğümüz gün vatanımıza döndüğümüz sırtımız daha bir kamburlaştı, anlatamam o acıyı sana mayka. Tabii bunu yıllar sonra anladım ben ama koskoca babamızın gözyaşları içinde trene binişinden de bir daha dönemeyeceğimizi sezmiştik. Yol boyunca tek kelime etmedik hiçbirimiz, bir süre sonra da uykuya yenik düşmüştü küçük kızın. Gözlerimi açtığımda Türkiye’ye çoktan girmiştik, Bursa şehrinde yaşayacağımızı söylüyordu Mihail Rositsa’ya. Bizden önce buraya gelen bir komşumuzun yanında kaldık bir süre, daha sonra tatkocuğumuzun iş bulması ve bizlerin yeni okullarımıza kaydolmasıyla bir yaşam gailesidir aldık yürüdük. Dur, kızma hemen! Seni bir an olsun unutmadık; her soframızda andık, şarkın her çaldığında gözümüzdeki yaştaydın, vatan denildikçe sen belirdin karşımızda… Hem orada yapamadıklarımızı soydaşlarımızın arasında yapabiliyorduk artık. Türk adlarımızı kullanmaya başladık, kendi dinimizin eğitimini almaya başladık, mezar taşlarımıza Türkçe isimlerimiz yazılmaya başladı. Bir yeri mesken edinebilmek için ayrı topraklara da sarınabiliyormuş insan meğer. Rositsa’nın adı Gülistan, Mihail’in Mikail, benim de İnci oldu okula başladıktan sonra. Evet maykacığım, İvanka’n artık İnci oldu. Öğretmenim ismimin hikâyesini de anlattı üstelik. Sana da anlatayım bak:

“Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye kabuğunu açmış bir gün. Su içinden geçerken yiyecek toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden bir balık, kuyruğuyla kum ve çamur fırtınası çıkarmış. İstiridye kumu hiç sevmezmiş, kum öyle pürüzlüymüş ki kabuğunun içine kaçarsa son derece rahatsız olurmuş. İstiridye hemen kabuğunu kapamış ama çok geç kalmış; sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip derisiyle kabuğunun arasına yerleşmiş. Kum tanesi istiridyeyi çok rahatsız ediyormuş ama minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış parlak ve düzgün bir örtü oluşana kadar… İstiridye, yıllar yılı minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeye devam etmiş, sonunda çok parlak ve son derece değerli bir inci oluşmuş.”

Görüyorsun ya mayka, istiridye istemeden de olsa kum taneciğini saklayarak ona bir yuva bahşetmiş ve yıllar sonra bu yuva onu göz alıcı parlaklıkta bir inci haline getirmiş. Biz de istemeden ülkemizi terk etmek durumunda kaldık, Türkiye’ye sığındık ve belki istenmediğimiz halde o kum tanesi gibi yıllarca üzerimize katlar eklendi, biz de burada ışımaya başladık. İnciye yuva olan istiridye gibi Bursa da bize yuva oldu böylece. Gel gör ki hiçbir yurdun sıcaklığı Bulgaristan’daki konağımızın sıcaklığını veremedi. Bir kuşun yavruları için çalı çırpıdan yaptığı sığınaklar gibi eğreti ve çabuk bozulan cinsten oluyormuş yuvan, ayağına göçün bağcıkları dolanınca. Savrulduk durduk otuz yıl boyunca oradan oraya, bir an olsun aklımızdan çıkmadı senin buradaki ebedi karargâhın. Otuz değil yüz otuz sene de geçmiş olsa gelecektim mayka, diğer türlüsü sana ve küçük İvanka’nın çocukluğuna ihanet olurdu. 

“Herkesin ilk evi annesidir.” yazıyordu geçenlerde okuduğum bir kitapta, içten içe nasıl hak verdiğimi bilemezsin. Zihnimin girdaplarına gizlenmiş küçük bir kız çocuğu haykırdı sanki bu cümleyi. Benim ilk evim, yuva bildiğim sendin. Senden sonra bedenimi yuva belledim, oraya sığındım, kendimde aradım o çetin sıcaklığı. Kırılması güç bir buz kütlesinden farksız bu his, katmanlar halinde büyütüyor insan bu hissi farkına varmaksızın. Kendi bedenime hapsettiğim, çalı çırpıyla kurmaya çalıştığım bu barakayı başka başka bedenlere taşımaya çalıştım. Hiçbiri sendeki şefkatli sıcağa denk gelmedi. Kendi bedenime bile yabancılaştıran, çelikten zırh misali zuhur eden bu soğukluğu anlatmaya hangi dil yetkindir diye kapı kapı dolaştım da bak buzdan şatomu eritip şekerden bir masal evine çeviren yerin sen olduğunu anladım nihayet. Benim vatanım senmişsin maykacığım! Bu konakmış bülbülün “ille de” diye tutturduğu. Şimdi kalk desem yerinden, İvanka’nın katılaşmış yalnızlığına bir mum ışığı kadar deva ol desem, zincirini kıramayacak kadar dermansız olduğunu bilirim. 

Otuz yıl önce “soya dönüş” diyerek gönderildiğimiz gün hazan çökmüştü bu bahçeye… Hayatın kime, ne zaman, nasıl yüz döneceğini bilmediğim yaşlarda razı olduğum sensizliğe bir son vermek içindi bunca telaşım. Sana gelerek öze döndüm mayka; yurduma, sığınağıma, en korunaklı yanıma… Kurumaya yüz tutmuş ağacının dallarına rüzgâr değdiğinde yapraklarından çıkan hışırtıyla mest olurdun adeta. Gevezelik ettim, farkındayım, “Ağacımı sulamayı unutma!” dediğini duyar gibiyim. Bak otuz yıl sonra canına can katacak suyu adının varisi verecek maykacığım.

– Hadi Melek, dök suyunu da gidelim artık kızım. Yolumuz uzun, anneannen de rahat etsin biraz. Çok konuştum galiba, ha, ne dersin?

Latest posts by Murat Ercan (see all)