Söz, fikirlere ve hislere vücut bulma imkânı veren bir vasıtadır. Muallakta kalmaz. Bir ateşi söndürebilmesinin yanında, ateşten gömlekleri giymeye de sebebiyet verebilir.

Susmak, kalbin sözüne fırsat tanımak; sevmek, ruhun yorgunluğunu azaltmak demektir. Bu durumda “Sev de neyi seversen sev” ifadesi ne kadar çirkinse, “Her daim susmak lazımdır” ifadesi de o denli çirkin geliyor bana. Elbette cümleler,  halet-i ruhiyyemizi tepetaklak edecek tahrip gücüne sahip, son derece yıkıcı ve etkili araçlardır. Fakat bir kelimeyle sonsuz olan ruhun felakete sürüklenebilmesi gibi, yine bir kelimeyle onu çirkef çukurlarından kurtarmak da mümkündür. Çare, cümlenin ötelerindeki manayı yakalayabilmekte.

Düşüncelerimiz her daim öndedir kelimelerimizden. Söylediklerimiz buz dağının görünen kısmı, söylemediklerimizse ortaya çıkmak için çırpınan bir hakikat kırıntısı… Dudaklarımızdan dökülen hecelerin fikirlere yetişememesi gibi, zihnimiz de kalbin hissettiklerine yetişemez çoğu zaman. İnsanı dakika dakika öldüren de budur, aldığı nefeslerden utandıran da! 

“İnsan söylemedikleridir.” der Albert Camus. Elbette bize dair en sahici özellikler gizli olanlardır. Pek çok kez sustuklarında saklanır insan. Sığınır sükûnetin başköşesine ve anlamaz nelerin geçip gittiğini. Hislerle sözler arasındaki mesafe, kendisinden kaçmakta olan insanın en açık ifadesidir; duygular karşısında vasıfsız olan kelimeler, hiçbir değişikliğe neden olmayan alelade hareketlere benzer. Burada aklımıza ilk gelen, yaratılışımızda bu durumun mevcut olduğu ve sözlerle gerçekler arasında bir mesafe olmasının normalliğidir. Genellikle şöyle söyleriz: 

“İnsan, konuşmadan da kendisini anlayanı bulmalı, aradaki mesafeye rağmen gerçek duygularını hissedenlerle bir arada olmalıdır.” 

Bu mesafe arttıkça insan kendisini de tanıyamaz hale gelir. Sözlerle gerçekler arasındaki uzaklık, kişinin kendisiyle arasındaki uzaklığa dönüşür. Ve kendinden kaçmakta olan mahkûmdur yakalanmaya. Onu yakalayansa ruhu değil, belki arzuları, belki de gölgesi olacaktır. Bundandır kendimizi aradıkça kaybetmemiz. Duygular gizlendikçe başa bela açar. Bir şairin deyişiyle: “İnsan bastırdığı duygunun esiri olur.”(Cahit Zarifoğlu) 

Bunun neticesinde lekelenen aklın ürünleri, ruhun yorulmasına sebebiyet verecektir. Bu yorgunluk, aciz bir bedenin yorgunluğuna benzemeyecektir şüphesiz. Uykuyla yahut herhangi bir dinlenmenin etkisiyle geçmesi beklenemez. 

Uyumak yalnızca bedeni dinlendirir; sevmekle olur ruhun istirahati.

Benliklerinin her zerresinde mevcut olan korkaklık nedeniyle sevgiden uzak duranlar, karanlıkta kaldılar! Ve onlar, başkalarını da karanlığa sürüklemekten çekinmiyorlar.

Bana öyle geliyor ki, sevmek deyince mutlak bir sahip olma ve hükmetme arzusuyla kıvrananlar, bu duyguyu yalnızca kendisine yönelmekte ve isterik bir tavırla ruhlarını daha da fazla yormaktadırlar. Oysa sevmek, egoizmin hükümranlığından kurtulmak demektir. İnsan, sevilmeye muhtaç olduğu kadar sevmeye de muhtaç… Yalnızca sevince aydınlanıyor karanlıklar; siyahlar beyaz oluyor, ruhlar kurtuluyor gölgesinin esaretinden. 

Sevme yetisindeki durumun bir benzeri de konuşmak söz konusu olduğunda meydana geliyor. Cümleler akla, akıl kalbe yetişemediği zaman, konuşmak anlamını yitiriyor. Bir sahici sığınak çıkıyor insanın karşısına. “Söz gümüşse sükût altındır” ifadesiyle vücut buluyor bu sığınak. Ancak şunu unutmamak gerekiyor ki, bize suskunluğu öğütleyen bu söz dahi suskunluğun bozulmasıyla ortaya çıkmıştır.

Son derece yalın, yalandan uzak, en derindeki düşünceleri ortaya çıkaran, içimizde bulunan o hakikat kırıntısını aydınlatan bir iletişimle kendimizi ifade etmek istesek, elden ve dilden bir şey gelmiyor, suskunluk çalıyor kapıyı. Sükûnet, belki içinde yalanı barındırmadığı için, belki de sorumlulukları silip süpürdüğü için hoş geliyor. Fakat susmanın da yalan derecesinde adi olduğu ve gölge yönümüze fırsat tanıdığı zamanlar vardır. Kişi, bu ikisinin yerini bilmek için bizzat fıtratında mevcut olan; sevmek, düşünmek ve akletmek gibi meziyetleri kullanmalı, daha doğru ifadesiyle, ruhunu bir amaca bağlayarak bu meziyetlere imkân sağlamalıdır.

Hakikati haykırması gereken yerde susanlar, adaletsizliğe şahit olurken düşman olmayanlar, Hakk’ı tasdik eden bir söz söylemek arzusundan yoksun, sessiz ve şuursuz kalanlar, dilsiz şeytanlar değiller midir?

Ben de pek çoğumuz gibi sessizliği ve yalnızlığı seviyorum; ama sessizlikle geçen her an içimde bulunan karanlık kuşkular can buluyor, kuruntular baş gösteriyor, sakat ve cılız fikirlerin sesi işitilir hale geliyor, zihnim yetişemiyor kalbin hissettiklerine. Varoluşumun ne derece ehemmiyetli ve kıymetli olduğunu çözmeye çalışan ben, söyledikleriyle hissettikleri arasındaki uçuruma düşmekte olan bir nesneye dönüşüyorum. 

Elbette bu hal, edebiyatçılar ve psikologlar tarafından defalarca açıklanmıştır. Az evvel verdiğimiz “bastırılan duygunun esiri olma” örneği de bunlardan biridir diyebiliriz. Buna rağmen yine de eksik kalan bir taraf, cevaplanamayan birkaç soru mevcut:

Sözü saptırmadan dürüstçe dile getirilen hangi duygu, hangi düşünce var ki, rezil ve sefil olmasın? Her türlü iyilikle kötülüğe aynı anda meyyal olan insan, nasıl bir yola başvursun da pişmanlıklara mahal vermeyecek değerli bir söz söylesin?

Maalesef bu sorulara cevap veremeyen bizler, gizlenmekte olan iyi ve kötü yanlarımızı daha da derinlere saklıyor ve bir gün bizi ele geçirme ihtimallerini yok sayıyoruz. Sanki duyguları ifade edememek onların var olmadığı anlamına gelecekmiş gibi!

Günlük konuşmalardan tutun en derinlikli tartışmalara dek bütün sözlerimizin bir teraziden geçmesi gerekiyor. Zira cümlelerimizin kaynağı, kalbin en lekesiz, zihnin en berrak köşesi olabileceği gibi,  karanlık tarafımız da olabilir. Bir sözle büyük bir karmaşayı düzeltmek ya da bir kötülüğü engellemek fırsatına rağmen sessiz kalan kimsenin durumu da böyledir. O da, suskunluğu neticesinde, sonsuz olan ruhunun istençlerine değil, doğrudan doğruya gölgesine, yani karanlık yönüne hizmet etmektedir. 

Karanlık yönünü tanıyıp kontrol altına alan insan, nerede, nasıl ve ne kadar konuşacağını bilir. Çünkü sözlerinin kaynağının gölgesi olup olmadığının bilincine varmış, yerinde edilen sözler sayesinde yalanı saklandığı delikten çıkarıp yok edecek güce ulaşmıştır. 

“Söz gümüşse sükût altındır” diyebilmek için nasıl sükûnet paramparça ediliyorsa, gerektiğinde doğru bir söz söyleyerek sessizlik bozulmalı, hakikatin üzerindeki sisler dağıtılmalıdır. Haddinden fazla konuşmak, şüphesiz ki insana kim olduğunu dahi unutturacak kadar zehirli bir eylemdir; fakat konuşulacak yerde susanın eylemleri de zehir hükmünde değil midir? Üstelik onlar, suskunluklarıyla şeytana ilham vermekte, sessiz kalarak onunla işbirliği yapmaktadırlar. 

“İnsan haksız bir iş görür de susar mı? Eğer susarsa, o insan mıdır? Değildir!” (Tırpan/Fakir Baykurt) 

Evet, sevgili okuyucum! Gerek adalet, gerek merhamet, gerekse varoluşumuzun mahiyetini kapsayan aşk, daimi bir konuşmaya da, sonsuz bir suskunluğa da izin vermez. Öyle ki, zamanında söylenen ve bünyesinde yalnızca hakikati barındıran her söz, altın kadar değerli, elmas kadar keskin olur. Cümlenin ötelerinde bir hakikat kırıntısı belirdiğinde; fıtratından uzaklaşmayan, sonsuzluk vasfını göz ardı etmeyen, kendi anlamını âlemin sonsuzluğunda arayan cesur ve dürüst ruhlar keşfeder bu kırıntıyı. Onu takip ederek hakikatin kendisine ulaşırlar.  

Benliklerinde bulunan zayıflığa yenilerek yalan bataklığına sürüklenenlerse, içinde bulundukları pisliğe öylesine batarlar ki, nerede olduklarının keşfine dahi uzak kalırlar. Az evvel sözünü ettiğimiz cesur ve dürüst ruhlu kimseler, bir beladan ibaret olan hayatı aşkla yaşanır hale getirirken, korkaklar bizzat aşkın kendisini belaya bulaştırırlar. Ve inanırlar kendi zehirli yalanlarına. Dilsiz şeytanlar aynı bataklığa suskunluklarıyla dalar. Bu insanların doğrular karşısında çılgına dönmelerine de şaşmamak gerek. Uzun süre karanlıkta kalanların güneşle ilk karşılaştığı andaki vaziyetinden farksızdır onların hali. Yerle göğe sıcaklığın ve aydınlığın imzasını atan güneş, düşmandır onlara. Aldatan ne bilir neyi kaybettiğini! 

Görünen o ki, batıl olanı yok etmenin yolu onu keşfetmekten geçiyor. Yalan doğruyla, karanlık aydınlıkla fark ediliyor. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır mı bilmem; ama doğru söz yalanı deliğinden, yalancıyı çileden çıkarıyor!