İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ceviz Ağacı

Kavurucu bir yaz günüydü. Güneşin parlaklığı kiremit rengi arabanın her yerinde yankılanıyordu. Gölgelik Dağları’nın mütevazı zirvesi gözüküyordu tepelerin arasından. Açık camlardan ormanın hışırtısıyla gelen esintiler, hardal renkli suratlarına vuruyordu ikisinin de. Şerif’in ellerinin direksiyonun üzerinde gelip giderken çıkardığı izler görülüyor, sol koluna vuran güneş sarı tüylerini beyazlaştırıyordu. Bir sağ kolunu, bir sol kolunu koydu direksiyona. Serbest bıraktığı eliyle saç diplerini kaşıdı, alnındaki terleri sildi. Bir yeşillik akıyordu sanki suratından, aynı şekilde Seyfi’nin de. Bir an göz göze geldiler. Sanki birbirlerine kaç gündür yıkanmadıklarını sorar gözlerle baktılar.

“Ne o,” diye cümleye girip sessizliği bozan Seyfi oldu. “İlaçlarını almadın mı sen yine, yerinde duramıyon?”

Keskin ama içi boş bir bakış attı Şerif. Yola döndü tekrardan. Omuzları sallanıyordu ikisinin de mıcırlı yol sarsıp duruyordu bu yetmiş sekiz yapımı kamyoneti. Şerif’in içinde yetmiş sekizlerden kalma hiçbir şey yok, Seyfi’nin aksine onun yaşı daha genç sayılır. O yüzden yaptığı bir nebze ayıp. Yalandan da olsa cevap vermeli. Seyfi yaşını başını almış bir adam. Kabarık sakalları çenesinin altında toplanmış, ağarmış ama dolgun kıvırcık saçlar. Kocaman kemerli burnu yandan bakıldığında kesilmiş bir kilise çanını andırıyor. Katmanlar halinde parlayan yusyuvarlak kırmızı yanakları var. Uzanıp sigarayı alırken “Ne yani!” küçük bir ara verip düşündü yine. Sigarasını camdan hafif çıkardı, ucunun aniden kırmızılaşıp uçup gitmesini izledi bir süre. İçindeki dumanı salıp “Şimdi sen, insan hayatının dokunulmazlığını tercihleri belirler dedim diye mi kızgınsın bana?” 

Cümlesi biter bitmez sigarasını yeniden ağzına koyup radyoya uzandı, müziğin sesini kıstı.

“Seyfi amca… Biricik amcam benim… Anlıyorum bak seni, neredeyse iki gündür yoldayız, sıkıldın, yoruldun ama konuşacak başka bir şeyler bulsak?” dedi Şerif, biraz önceki ayıbını affettirmek istercesine. Kaşlarını kaldırıp kafasını Seyfi’ye doğru uzattı, öne doğru kırıldı vücudu, gözlerini sonuna kadar açıp gülümsedi.  Radyonun sesini açıp “Bak müziğimiz de var!” Bir an göğsünde bir yumru hissetti. Gerekenden fazla çaba harcamıştı biraz önceki konuşma için, yapmacık gözükmekten çok korkuyordu. İki gündür oynamaya çalıştıkları, yer yer beceremedikleri ama şu ana kadar idare eden ‘sert adamlarız’ rolü korkularını yeterince titretmişti. Bir anda değişen hayatlarına uyum sağlamaları yavaş olacaktı ama olacaktı, bunu biliyordu Şerif. Zorlamanın, üzerine gidip bedenen ve ruhen kendilerini yormanın erken pes etmelerine sebep olacağını biliyordu. Üniversitede bir derste okumuştu bir yerde; her şeyi akışına bırakmak gerekiyordu, insan teslim olduğunda umarsız bir güç hissediyordu içinde, her şeyi yapmana olanak veren sefil bir çekiciliği olan bir güç. Dayanamadı;

“Bu kıyafet üstümüze oturacaksa, oturacaktır. Nasıl bir pantolon, bir ayakkabı giydikçe etini sarıyor, ona göre şekil alıyorsa, bu takındığımız tavırlar, işte biliyorsun tek tek saydırma şimdi hepsini bana,” derken yükseldi bir anda, sonra “onlar da eğer sabredersek üstümüze oturacak.”

“Ya oturmazsa?” diye cevapladı Seyfi merak içinde. Kardeşinden kalan tek yadigâr bu genç adama saygı duyuyordu; okumuş olması, yaşına göre olgun tavırları dolayısıyla hep güvenilir, dinlenilir kişi olarak görmüştü onu. Kendisi de onlarca şehir görmüş, oradan oraya sürüklenmiş bir emekli polisti ama aklım ermez benim onun bildiği şeylere diye düşünüyordu. Memurluk yaptığı yıllarda birçok insan, birçok olay tecrübe etmişti ama insanın kanından olan birisine bağlılığı ve güveni farklıydı. Ona güveniyordu. Bilmediğim şeyleri biliyordur o, diye düşünüyordu çoğu zaman. Bu yüzden de ikiletmemişti isteğini gelip kapısını çaldığında. Sakin, kafa dinleyebileceğim bir yer arıyorum dediğinde, hiç içine sinmese de köydeki kulübesini emanet etmişti ona. Annesini ve babasını kaybedip köye geri dönmesi, döndüğünde de baba yarısı olarak Seyfi’ye gelmesi gururunu okşamıştı Seyfi’nin. Şimdi de gözleri meraklı bir kedi gibi açık halde Şerif’in ağzından çıkacakları bekliyordu, elmaslar dökülecekti sanki dudaklarının arasından.

“Onun çaresine o zaman bakarız.” deyiverdi Şerif, o umarsız gücüyle. 

Beklediği cevap bu değildi Seyfi’nin, hiç bilgece bir cevap değildi. Ağzından sigarayı eline almayı bile beklemeden “Ulan!” diye kükredi Seyfi, “Adam öldürmeye gidiyoruz lan!”

“Şuna şöyle deyip durma amca, lütfen!”

“Ne deyip durmamı bekliyon yaban kırması!”

Seyfi yola çıkarken takındığı sakin ve ulema havasını kenara bıraktı tamamen. Elleri yerinde durmuyor, bir oraya bir buraya işaret edip duruyor, konuştukça köpürüyor, sallanan arabayla birlikte hiddetlendikçe o da zıplıyordu olduğu yerde.

“Bunların hepsi senin yüzünden gelmedi mi başımıza, her gece her gece gittin bok var gibi o dağ evine, ahali de nereden bilsin ki, köylü işte. Sanki önceleri her biri arkandan fısır fısır ‘acar çocuk, anam acar valla’ diye dedikodunu yapmamış gibi köydeki ilk olayda seni suçladılar. Eh tabii, üstümüze bok attılar mı biz boş durur muyuz, kalktık o piçi aramaya, sanki bulduğumuzda ne yapacağımızı bilir gibi, bi de yetmedi bulduk, ağzını yüzünü bağlayıp şu kodu’umun kamyonetine attık da gezdiriyoruz uçkuru kuruyasıca orospu çocuğunu. Ama suç onlarda değil işte! Sende oğlum sende! Senin ne işin var buralarda, buralar değil senin yerin, bas git şehre, orada yap ne bok yapacaksan, neymiş ruhunu dinlendiriyormuş!..  Al!.. Buralarda sevmezler öyle değişik havaları, önceleri al gülüm ver gülüm yaparlar, sohbet olur, dedikodu olur onlara, anlam veremedikleri, aman bizden olmaz dedikleri bir şey oldu mu da boku sıvazlayıverirler üstüne böyle, sonra da kuyruğuna basılmış itler gibi dolanır dururuz ortalıkta.”

Şerif kıpırtısız durdu. Ne ellerini direksiyonda oynatıyor ne de sağını solunu kaşıyordu. Alnından akan terlerle yoldan gözünü ayırmadı, yediği tokatların etkisinin geçmesini bekliyordu. Güneş her dakika daha çok yakıyor, bunaltıcılığı kesintisiz ve katlanarak artıyordu. Arabanın camına yapışan sıcak tozlar, dağların eteklerinden rüzgarla taşınıyordu buralara kadar. Yaklaşık beş saat önce geçtikleri köyün izlerini, emeğini taşıdılar arabanın camında yol boyunca. Yolun kenarındaki patozdan gelen saman çöpleri çoktan kurumuşlardı camın üstünde. Mıcırlı yol bitti az ileride, Şerif sükûnetini korurken yoldan gözlerini ayırmamaya devam ediyordu, yavaşça azalttı kamyonetin hızını kırmızı dur tabelasına yaklaşırken. Şerif sessizliğini bozdu;

“Neredeyiz, biliyor musun?”

“Hiçliğin ortasında, çek şuraya kenara.” dedi Seyfi, elleriyle gösterirken ilerideki bir ceviz ağacının altını. Son kez ve anlamsızca sağına soluna baktı Şerif, sanki bu göz yakan sarılığın altında, bomboş ve sessizce duran yolun ucunda, herhangi bir yönden bir araba gelecekmiş gibi. Ardından hızlıca attı vitesi ileri, asfalt anayolun üzerinden karşıya geçtiler. Ağacın gölgesine çekti arabayı Şerif. Kapıyı ağırca itti araba durur durmaz Seyfi, elleriyle uçuşan külleri kovaladı üzerinden, kapı gibi ağır ağır attı ayaklarını kamyonetten aşağı, ağacın dibindeki çeşmeye yöneldi. Bu sırada Şerif de indi arabadan. Kollarını iki yana açtı, havayı ciğerlerine doldurdu, içine bir sıcaklık yerleşti. Biraz önce yakan güneş yerini sanki insanın tenini gıdıklayan tatlı bir bahar esintisine bırakmıştı. Suratına bir gülümseme yerleşti Şerif’in. Tatlı bir ıslık tutturdu açık duran kapıdan içeri, koltuğun arkasına doğru uzandı. Çeşmeden akan suyla ferahlayan Seyfi’nin homurdanmalarına ritim tutuyordu adeta ıslığıyla. Küf yeşili kanvas çantasını açtı, içinde bir şeyler arar gibi bakındı, geri kapattı. Islığın melodisini geliştirmiş daha nağmeli öttürürken, elleriyle kamyonetin kasasına ritim tutarak ilerledi. Ateşe dokunmuş gibi ürkerek çekti ellerini. Islığı kesildi. Tıklatmalarına tepinme sesleri ile karşılık verdi alüminyum kasa. Aklını dağıtması gerekiyordu. Çeşmenin başında çömelmiş oturan Seyfi’ye baktı.

“Bu hiçliğin ortası diye tabir ettiğin yerde olmak ürkütücü değil mi biraz?”

“Nasıl yani? 

“Yani ne biliyim, sanki birazdan bir amca gelecek, üstünde bu sıcağa rağmen giydiği kalın paltosuyla, bize yol soracakmış gibi. Biz de parmaklarımızın ucunda bilmediğimiz tepeleri, ovaları, evleri biliyormuş gibi tarif edip, şuradan gideceksin amcacım, sonra sağa dön hiç bırakma o yolu, göreceksin dediğin yeri. Böyle şak diye tarif edecekmişiz gibi.”

“Nasıl yani, kimmiş o amca?”

“Öyle bir amca işte, bildiğin amca! Konu o değil, boş ver. Bize sorduğu yeri bulması çok önemliymiş, mesela; savaş zamanı askerlerden saklanan Rum kökenli nenesinin mezarını bulmak istiyormuş. Biz onun filminin içinde bir sahnede adres sordukları iki garip figüranız sadece. Tüm bu yaptıklarımıza bakınca, bu sana ürkütücü gelmiyor mu?”

“Bizim kendi hikâyemiz yok mu yani, bunu mu demek istiyon, daha ne yaşıcaz be oğlum, başımıza gelmeyen kalmadı, suç işlendi oğlum senin kulübende, suç! Bütün köylü üstümüze yürüdü, canımızı zor kurtardık!”

“Hayır, demek istediğim o değil.” derken ceviz ağacının altına doğru yürümeye başladı Şerif. Ağacın dibine doğru geldiğinde bıraktı kendini ağacın sırtına, Seyfi de oturduğu çeşmenin mermerinde döndü ona doğru.

“Herkesin hikâyesi var. Demek istediğim asıl, herkesin hikâyesi kendine. Şu hayatta bana en gülünç gelen şey ne biliyor musun? Herkesin kendi hikâyesini çok önemli sanması. Başkalarının hikâyelerinde var olmak bize değer katan bir şey değil. Kendi hikâyelerimize yön vermediği sürece sadece birer esinti onlar, şu dağların tepelerini görüyor musun?” eliyle gösterdi, “İşte oradan, taa oralardan gelen bir esinti! Yolu uzun, meşakkatli, her ne kadar kendini boşluğa, akışa bırakıyormuşsun ve öylece rüzgâr oluyormuşsun gibi gelse de öyle değil, zor. Ama bir anda geçiyor işte, kırlaşmış saçlarımızın arasından, bozkırın göbeğinde kavrulmuş muşmula rengi suratımızda çıkan tek tük sakallarımızın arasından, öylece bir saniyeliğine esip geçiyor işte…”

Bir anlığına rüzgâr uğuldattı yeleğindeki sigaranın hışırtısını. Üst cebine baktı Seyfi, elini attı, sigarasını çıkardı sessizce, paketin kıçına parmağıyla bir iki defa vurup kurtardı iki üç tanesini, hiç dokunmadan Şerif’e uzattı. Sigaralarını yaktılar, ikisine de bir mayışma gelmiş gibiydi. Sıcağı gören kediler gibi yamuldular oldukları yerde. Sigaralarının ortasında, “Buranın ürkütücü gelen yanı ne biliyon mu?” diye girdi lafa Seyfi, “Ceviz ağacı altında, gölgesinde oturulmaz, adamı erken öldürür derler.” dedi, sonra fırladı yerinden. Şerif’in bacaklarına vurarak “Şu işi halletmeden ölmeye niyetim yok, hadi kalk kalk, işimiz var!” diye güldü hınzırca. Şerif arkasından kalkarken, Seyfi çeşmenin arkasındaki çalılığa yöneldi, 

“Gelmişken şuraya bi’su dökeyim ben.” 

Şerif arabaya binip anayola döndürdü direksiyonu, manevrasını tamamladı. Seyfi’yi bekledi.  Durdu tabelanın önünde, yine sağına soluna baktı, vitesi ileri doğru yuvarladığı eliyle sağ tarafı gösterdi, Seyfi’nin burnunun hemen ucundan, “Bak! Bu bugün dördüncü, gördün mü? Sana bu işte bir şey var diyorum.” dedi yolun kenarındaki kedinin cesedini gösterirken. “Bunun tecavüzden ne farkı var, manyağın teki yol boyunca kedileri öldüre öldüre araba sürmüş.”

“Onun da bir hikâyesi var mıydı sence?” dedi Seyfi.

“Elbette,” diye yanıtladı Şerif, “Dedim ya herkesin hikâyesi vardır.”

“Bizimki gibi soğukkanlılık gerektirmemiştir herhalde onun hikâyesi, ha, ne dersin?”

“Ne yani, yine yaşamın kutsallığına laf mı edeceksin amca, tercihlerine mi bağlayacaksın şu kedinin ölümünü de? Maddenin insana tepki vermesi diye bir şey var, bilir misin, madde artık insana tepki vermiyor, çünkü canlılığını yitiriyor giderek insanlık. Şu hayvancığın yaşadığı yere gelip saatte bilmem kaç kilometre yol yapacaksın, sonra o yolda son sürat gideceksin, karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa bakmasını bilmediği için çarptığın o canlının cesedini de yol kenarına itip bırakacaksın, bu kadar işte bizim hikâyemiz!”

“Hey hey!” diye bağırarak koltuğun arkasındaki alüminyum panele vurdu iki üç defa Seyfi, “Yola bak, öldüreceksin bizi!”

Yumruğa karşılık arka panelden hiçbir tepki gelmedi. “Bak gördün mü, tepki vermiyor.” dedi Şerif bir anlık sinirle. Anlamaz gözlerle baktı Seyfi. Şerif’in duygularına kapılıp arabayı az daha yoldan çıkaracak olmasına çok öfkelenmişti. Yol dümdüz ilerliyor, hiç bitmeyecek gibi ufukta dalgalanıyordu. Arabanın içine dolan sıcak hava aralarında duruyordu, bir saniye önce gözlerinin etrafında dalgalanan başakların tepeleri, bir saniye sonra dikiz aynasında titreşip sarı, yumuşacık bir kilim gibi uzaklaşıyordu kadrajdan. Seyfi sakinleşmiş gözükse de tekrar girdi hiddetle, “Siktiğimin yolunda saatlerdir gidiyoruz ve deniz namına hiçbir şey yok ortada, sen bu yolları bildiğine inanıyon di mi lan, bak bilmiyosan, çek şu sağda değişelim, bir an önce halledelim şu işi, ben kafayı yicem yoksa!”

Sonra nedendir bilinmez, “Ölmüş müdür lan sence?” diye de ekledi. 

Şerif ayıp etti yine, cevap vermedi.

Radyoya doğru uzandı, yola çıktıklarından beri ilk defa bu kadar yüksek açtı müziğin sesini. İlerlediler saatlerce, ovalar, tarlalar, ovalar, tarlalar, tepeler, mıcırlı yollar, hepsine izlerini bıraktılar, kokularını salarak işaretlediler kaybolmamak için habitatlarında. Seyfi durdukları her yerde işedi, hiç sektirmeden, hepsine kokusunu bıraktı bir köpek gibi. Hava kararırken anayol kalabalıklaştı, Gölgelik Dağlar’ı geride kalmıştı artık. Benzin istasyonlarının, dinlenme tesislerinin ışıklı tabelaları aldı gündüzün dağlı tepeli manzarasının yerini.

“Sülfürden,” dedi Şerif yumuşak bir sesle, bir şeyi hatırlamış gibi, “Sülfürden,” dedi bir daha.

“Ne?” dedi sesten duyamadığını belirten bir hareketle Seyfi, sonra uzandı yine radyoya kıstı sesini. Suratına anlamsızca bakan Şerif’e doğru kafasını sallayarak, “Duymadım, ne dedin?”

“Figüranız diyorum abi figüran, bizim dünyamız sanıyoruz da değil, bakterilerin, virüslerin dünyası bu.”

“Ne diyon yine anasını satayım ya, tamam mürekkep yalamış adamsın, gittin şu felsefe midir, ne karın ağrısıysa okudun ama benim gibi adamlar, biz anlamıyoruz oğlum bunları. Hele açken hiç basmıyor şu kot kafa,” derken kafasına vurdu iki defa yumru eliyle, “Şu az ileride dur da karnımızı doyuralım, senin şu kimsenin bilmiyor dediğin koyu harbiden kimse bilmiyor galiba, baksana, sen de bilmiyon gibi, açlıktan ölecez!”

Az ileride sağdaki ilk ışıklı tabelanın olduğu yere yanaştı Şerif, arabayı olabildiğince en uzak yere çektiler. İçerideki yoğun uğultunun arasından tok bir ses “Hoş geldiniz hocam, buyurun!” dedi masanın arkasından. Kasanın üzerinde duran mor ışıklı sinekkapanı kel kafasında bir hare oluşturuyordu adamın, ciddiye alamadı Şerif. 

Seyfi, kafasıyla selamladı adamı. İçeride on beş on altı masa vardı, köşede tezgâhın hemen üstündeki televizyonda haberler dönüyordu ama sesi yok. Yemeklerine gömülmüş yedi adam ara sıra ekmeklerinin ucunu koparırken ekrandaki yazıyı umarsızca okuyup tekrar eğiyorlardı kafalarını. Seyfi tüm bunlara kayıtsız, çoktan yemeklerini seçmiş tepsisini demir silindirlerin üzerinde sürüklemişti. Şerif de çok oyalanmadı kasada arkasına geldi. Parayı uzattı mor hareli adama Seyfi, ışığa doğru kaldırıp bakarken paraya, “Kusura bakma abi, sizinle bir alakası yok valla, neler neler oluyor memlekette, şuna bak!” deyip televizyonu gösterdi. Şerif’in tepsideki elleri yanlara doğru salındı. İkisi de yavru kuşlar gibi ağzı açık, kafalarını yukarıya kaldırmış sessizce akan televizyona bakakaldılar. Haber sunucusu profesyonel bir mim sanatçısı gibi işini yapıyor, mimikleri sertleşiyor, salınımları azalıyor, öğüt veriyormuş gibi dolu bakışlarının hemen altında, kırmızı bant üstünde “Tecavüz edip kaçtı, günlerdir bulunamıyor, bütün köy peşinde!” yazıyordu. Seyfi telaşla sordu, “Hangi köymüş bu?” Şerif hala ağzı açık ayran budalası gibi televizyona bakıyordu, Seyfi tutamadı kendini, yine hiddetlendi,

 “Bu zımbırtının niye sesi yok?”

“He onu mu diyon abi sen, bilmem, sesi bozuldu televizyonun, karşı köyde acar bir oğlan var gelip bakacaktı bugün, anlıyormuş bu işlerden de gelip bakmadı pezevenk!”

Seyfi’nin hiddeti korkuya karıştığından anlamsızca baktı adamın suratına, adam devam etti;  

“Buralardan değil abi o köy, adını da söylediydi televizyon ama unuttum, bir kulübede muhtarın kızına tecavüz etmiş kansızın teki, sonra da kaçmış, muhtar, köy ahalisi hepsi peşine düşmüş ama adam iki gündür yokmuş.”

Paranın üstünü uzattı adam umarsızca, kafa salladı Seyfi, ayağıyla Şerif’i dürttü. Şerif kendine geldi. Tepsisine yüklendi, “Afiyet olsun abim!” diye uğurladı mor hareli adam onları. Hızlıca yiyip kalktılar masadan. Hava iyice kararmıştı, Seyfi kapıdan dışarı çıkar çıkmaz sigarasını yakıp, ilk nefesini üflerken çakmağı uzattı Şerif’e. Sigarasını yakıp kafasını kaldıran Şerif dosdoğru bir bakış attı Seyfi’ye. Sanki Seyfi’ye de değil, onun da arkasında bir yerlere boşluğa bakar gibi bakıyordu. Sigarası dudağının kenarından sarktı. Televizyona bakarken kaldığından daha bitkindi şimdi, “N’oldu oğlum, ne bakıyon!” dedi Seyfi ağarmış saçlarının arasından parlarken kırmızı mavi ışıklar, arkasını işaret etti kaşlarıyla Şerif. Önce kamyonetin kaputundan aşağıya atlayan kediyi sonra da etrafında dolanan polisleri gördü Seyfi.

“Bizim kediyi buldular galiba.” diye cevapladı Şerif, üstünden bir yük kalkmış gibi. Seyfi ilk defa telaşlı, hala tek kelime etmiyordu. Şerif ise yola çıktıklarından beri ilk kez bu kadar hafif hissediyordu. Bir iki adım attı Seyfi’ye doğru, tam yanında durdu, ikisi de ağzındaki sigaraları unutmuş boşluğa bakarken “Zaten beceremeyecektik, senin tercihin de buydu.” dedi Şerif, belindeki beylik tabancasını gösterirken Seyfi’nin. “Onu o tarlanın ortasında bulduğunda alabilirdin canını, ama sen illa boğacağım onu dedin, onu tarlanın ortasında kafasına kurşun yiyip toprakta yok olup giden bir figüran yapmak yerine, bu hikâyenin baş belası haline getirmeyi seçtin, çünkü ne sen ne de ben, öldüremezdik onu! Öldüremezdik!”

“Şu… Sülfürden, dediğin şey, neydi o?” diye cevapladı Seyfi.

“Duymadın sanıyordum.”

“Bazen duymamak, bazen de görmemek en iyisi, ya da öyle davranmak.”

“Şu ceviz ağacı, hani altında oturulmaz, erken öldürür adamı dedin ya…”

“Hee, nolmuş ona?”

“He işte o! Öyle bir yerel inanıştan ibaret değil, ceviz ağacı sülfür salgılar, sülfür de insanı mayıştırır, o kedi de belki ölmemiştir, fazla yatmıştır o cevizin altında.”

Kıpırtısız halde cevapladı Seyfi, “Şimdi kafam karıştı benim, biz mi kedinin hikâyesinde figüranız, o mu bizim hikâyemizin figüranı?”

“Ölümün olduğu her yerde herkes figüran” dedi Şerif iki polis onlara doğru gelirken.

Latest posts by Aykan Gürcü (see all)

Yorumlar kapatıldı.