İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cennet Sineması Film İncelemesi

Alfredo: Bu yerden çık git artık, içindeyken her şey değişmeyecekmiş gibi geliyor, sonra bir yıllığına uzak kalıyorsun, her şey değişiyor, sana ait olduğunu düşündüklerin gidiyor. 

Toto: Bunlar kimin sozleri? John Wayne, Humphrey Bogart, Henry Fonda? 

Alfredo: Bunlar kimsenin sözleri değil. Bunlar benim sözlerim… 

Bu aralar kapalı olan havaların etkisinden kurtulmak için değişiklik olsun diye size tavsiye edeceğim şey: hemen kendinize iki saat ayırın ve sıcağın, mis gibi denizin olduğu bir şeyler izleyin. İşte ben de böyle yapıp kendimi Sicilya’nın izole bir köyüne attım. Sepetlerde limonlar, sıcak bir hava ve tam köy meydanında herkesin biricik gözdesi konumunda olan “Cinema Paradiso.” 

1988 yılında yayınlandı film ve gerçekten o zamanlara göre her şeyi altüst edip bütün Amerika’nın ve Avrupa’nın tek odak noktası bu film oldu o yıl. Yönetmen Tornatore’nin ikinci uzun metrajlı filmi… Bu cümle aslında çok bir şey ifade etmeyebilir, ama filmi izledikten sonra çok şaşıracağınıza eminim. Şimdi şöyle düşünün: bir mesleğe başlıyorsunuz, mesleğiniz gereği ilk yıl bittikten sonra ortaya bir ürün koyuyorsunuz -adeta dönem sonu ödevi gibi düşünebilirsiniz- bundan yirmi yıl sonra rastgele, eskiden yaptığınız bu işlerin arşivini karıştırıyorsunuz. İlk yıllarda yaptığınız bir şey şu anki tecrübeniz, bilgi birikiminiz ile yorumlayınca gözünüze ne kadar değersiz, basit gelir değil mi? İşte bu hayatta Tornatore iseniz bu kavram sizin için geçerli değil. Çünkü meslek hayatının ikinci yılında bütün uluslararası ödüllere damgasını vurmuş bir film çekmek herkesin harcı değildir.  

Film 1989 Cannes Film Festivali’nin Altın Palmiye değerinde verdiği başka bir ödül olan “Jüri Büyük Ödülü”nü almıştır. Bu arada bu ödülü öyle herkesin aldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kolay verilmeyen bir ödül kendisi. Mesela Türkiye adına bu ödülü en son “Bir Zamanlar Anadolu’da” ile Nuri Bilge Ceylan kazanmıştı. Tarkovski, Roberto Benigni, Spike Lee, Lors Van Trier, Akira Kurusawa gibi rüştünü ispat eden birçok yönetmenin en nadide eserlerine verilen bir ödül. 1989 Oscar’ında ve Altın Küre Ödülleri’nde “Yabancı Dilde En İyi Film” ödüllerini kucaklamıştır filmimiz.  

Filmin açılışı ünlü yönetmen Salvatore Di Vita’ya gecenin bir yarısı gelen telefon ile başlıyor. Eşi telefonu açtığında ‘’Alfredo diye birisi vefat etmiş. Onun için aramışlar’’ diye duyduklarını söyledikten sonra Salvatore ise bize düşündüklerini gösteriyor ve filmimiz başlıyor. II. Dünya Savaşı’ nın hemen sonrasında Sicilya’nın bir köyüne gidiyoruz. Köy halkı kendi halinde, dışarısı ile izole bir hayat yaşamaktadır. Akdeniz’in mis gibi iklimini, havasını sekansın başladığı geniş bir agora ile hissediyoruz. Orada köyün rahibinin yanında çalışarak zamanını geçiren kahramanımız Toto ile tanışıyoruz. Toto; neşeli, enerjisi bitmeyen, rahibin yanında zoraki şekilde çalıştığını anladığımız yedi yaşlarındaki bir çocuktur. Tek eğlencesi meydanda köy halkının sosyalleşme yeri olan Cinema Paradiso adında bir sinema salonudur. Burada film makinisti olan Alfredo, filmlerin sansür babası Rahip ve kaçak bir şekilde içeri giren kendisi bulunuyor. Rahip, her gün filmler gösterime girmeden önce onları denetlenip, insanların ahlak düzeyini kontrol eden bir mekanizmadır adeta. Alfredo filmi makaraya koyar, Rahip en öndeki koltuğuna oturur, Toto kapının ardındaki gizli delikten filmin ilk halini izlemek için yerini alır ve akşama hazırlıklar yapılır. Rahip film oynatılırken bir öpüşme sahnesinin olmasına tenezzül göstermeden hemen önce öfkeli bir şekilde zilini çalar ve Alfredo o mesajı alır. Toto ise bu sırada rahibin öfkesinden keyif almaktan kaçınmaz asla. Çünkü Toto yapısı gereği her zaman düzene çomak sokmayı seven bir çocuktur, keza yetişkinliğinde de bu huyundan vazgeçmez.  

Toto sinemayı öylesine seven biridir ki gününün büyük çoğunluğunu Alfredo’nun yanında geçirir. Çünkü Toto o zamandan tatmıştır sinema aşkını. Ve o sinema aşkını yeşerten diğer etken ise Alfredo’dur. Aslında yaramazlığı yüzünden Toto’yu film makinasının yanında bile istemeyen Alfredo, Toto’ya yol gösteren bir kılavuz kaptan gibidir. Hayat ile ilgili tecrübelerini yıllardır döndürüp döndürüp izlediği filmlerden aklına kazınan repliklerle birlikte Toto’ya sunar Alfredo.  

Eninde sonunda konuşmanın ya da susmanın hiç bir şeyi değiştirmediği bir gün geliyor. Öyleyse susmamak için bir neden yok. 

Akşam olup bütün köy halkı sinemaya akın edince herkes sanki efsunlanmış gibi beyaz perdeye odaklanır. Onları o an, o gariban hayattan kurtaran tek şey filmdeki ışıltılı hayatlardır. Ve ayrıca herkesin en çok beklediği şey ise o perdede bir kez olsun bir öpüşme sahnesi izlemektir. Fakat onların bu merakını adeta kursağında bırakan bir güç vardır. O güç öyle bir güçtür ki kimsenin sesinin isyan olmasına mahal vermemektedir. 

Bu dönemin sosyolojik boyutunda ise tabii ki savaşın hemen ardından Avrupa’da yaşanan bilindik sıkıntılar vardır. Geçim derdi, savaşta olan babalar ve ideolojik ayrılıklar. Hatta insanlar birbirlerine karşı tarafın ideolojik düşünceleri ile seslenirler veya insanları istedikleri gibi yaftalarlar.  Hatta köyde bir kişiyi sırf komünist olduğu için dışlamaya çalışırlar. Sonunda da bu kişi dayanamaz ve köyden göç etmeye karar verir. Nereye mi? O zamanlar dört devlet tarafından işgal altında olan ve doğu bloğu tamamen Sovyetlerin elinde olan Almanya’ya. O kişi köyden giderken Alfredo arkasından, “Umarım pişman olmazsın ve çok kazanırsın,” der. Evet herkesin aklına o anda bu temenninin tutmadığının gelmesi sürpriz olmaz. Gelecekte yaşanacak olayların geçmişte “mi acaba” sorusu ile verilmesi filmlerde yabancılaşma unsurunun en güzel örneği bana göre. O an sıcacık Akdeniz ikliminden çıkıp karanlık, kasvetli bir Almanya tasviri geliyor aklıma. İşte diyorum film değil, bu geçmişin yansıması. 

Yıllar geçer filmimizde ve bir gün sinema salonunda ani ve korkunç bir yangın çıkar. Hem de bu yangın Alfredo’nun makinist odasında çıkar. Bütün sinemadakiler kendilerini bir can havli ile dışarı atarken Alfredo yangının ortasında kalmış bir şekilde yerdedir. Alfredo’yu o an düşünen tek kişi ise Toto olur. Küçücük yüreğine bakmaksızın gönlündeki sinema ve Alfredo aşkından daha büyük bir yangına atar kendini. Dışarı çıkardığında Alfredo’nun gözleri yanmış ve artık görme yetisini kaybetmiştir. Tabii ki halkı ortak bir çatıda buluşturan Cinema Paradiso’da. O andan itibaren köyün ileri gelen zengini Pizzi yeniden yaptırır Cennet Sineması’nı. En modern şekilde hem de. Ama tek sorun makinistin kim olacağıdır. Tabii ki koca yürekli Toto’ya güvenmekten başka bir çaresi yoktur Pizzi’ nin. Zaten Alfredo’ dan her şeyi öğrenmiştir Toto. Omzunda ağır bir sorumluluk, ama içinde muhteşem bir sinema sevdası ile yeni görevini yapmakta çok da zorlanmaz. 

İlk gösterim sırası geldiğinde ise bütün köy halkı özledikleri o eski heyecana kavuşmak için nefesini tutmuştur. Film Toto tarafından oynatılır ve beklenen heyecan son bulmuştur. Aslında asıl beklenen heyecan bu değildir. Acaba film rahibin elinden geçtiği gibi mi izlenecektir yoksa yeni bir soluk gelecek midir? Bu sorular akıldayken filmde yine bir yakınlaşma sahnesi olur. Böyle sahnelere artık alışkındır halk. Hemen o andan sonra başka bir sahneye geçilmesi onlar için doğal bir şeydir. Ama bu sefer filmdeki tutkulu iki başrol oyuncusu bir anda öpüşmeye başlayınca bütün halk sanki bir devrim gerçekleşmiş gibi kutlarlar bunu. Bu an onlar için feodalitenin yıkılması gibi coşku verici bir olaydır. 

Toto artık sinema salonunda çalışan bir genç olmuştur. Hayatının büyük bir çoğunluğu Alfredo ile makinist odasında hayat dersi alarak geçer. Ama köye yeni gelen avukatın kızını görür görmez artık o da filmlerdeki konulardan birine dahil olmuştur: AŞK… 

Toto, Elena ile doludizgin bir ilişki içindedir. Yıllardır sansür uygulanan öpüşme eylemi artık Toto için mutluluk kaynağıdır. Askerliği için birbirlerinden ayrılan çiftimiz o andan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir dönüm noktasına girmişlerdir. Askerde başka şehirde olan Toto, üniversite için başka ülkeye giden Elena. Bütün köy halkının iç çeke çeke izlediği ayrılık denen kavramı artık Toto da tatmıştır. Bu duygu ise Alfredo’nun hayat vecizeleri ile harmanlanıp Toto’nun köyü terk edip eski yaşamına dönmemesine sebep olmuştur. Artık o; insanların bir kısır döngüye girdiği, insanı verimsizleştiren köyden gidip kabuğunu yırtarak başarıya ulaşan Salvatore Di Vita adlı bir yönetmendir. 

Salvatore’nin (Toto) yirmi yıl aradan sonra köye dönme sebebi hayat lideri olan Alfredo’nun cenaze merasimidir. Köy halkı tarafından Toto yerine saygıdeğer Salvatore sıfatı ile anılır. O köyden gidip gurur duyulan bir kılavuz olmuştur eski dostları için. Ama geldiği yer bildiği tanıdığı yer değildir ki zaten Toto da eski bildiğimiz Toto değildir. Onu eski günlere götüren tek nokta ise Cinema Paradiso binasıdır. Modernleşmeye yenilen köy, herkesin tutkusu olan sinemayı da ellerinden kaçırmıştır. Herkesin evinde televizyonlar yerlerini almış, adeta benim için ‘’Vizontele’’ tanımını hak eden bir sınıfa dönüşmüştür. Tabii ki bundan demini alan ise Cinema Paradiso binası olacaktır. Bütün halkın gözü önünde yıkılırken sanki Notre Dame Katedrali’nin yıkılışı yıllar öncesinden gösterilmiş gibidir. Herkesin dünü (halkın) orasıdır. Bir kısmın hayalleri (Pizzi), bir kısmın tutkusu (Salvatore), bir kısmın ilk aşkı ( gençlerin) burada yanıp gökyüzüne karışmaktadır. 

Finalde ise Salvatore ve biz adeta mutluluk tebessümleri ile kapatıyoruz bu güzel filmi. Bütün sansüre uğramış öpüşme, yakınlaşma, sarılma sahnelerinin hepsi Toto’dan Salvatore’ye bir hatıradır. Bütün sahneler bir film yapılmış şekilde oynatılır. Salvatore geçer karşısına ve adeta skolastik düşüncenin yıkılışını izleyen bir Rönesans aydını gibi izler. Bize ise, duygulara sansür uygulanamaz demekten başka bir şey düşmez artık.

Sezer Sezgin
Latest posts by Sezer Sezgin (see all)

Yorumlar kapatıldı.