Yazmak; boş bir kağıdı kafanın içinde gezinen, bazen senin bile bilmediğin derinliklerde saklanan seslerle doldurmaktır. Ama öyle kolay değildir içindeki sesleri kağıda taşımak. Çünkü yazmak konuşmaktan daha fazla düşünmeyi gerektirir. Kafandaki tüm o sesleri bir hizaya getirmek gibidir. Aralarından bazılarını seçmek, bazen onları süslemek, bazen onlardan vazgeçmektir. Peki ama neden yazarız? Hepimiz biliriz ki yazmak hiç değilse yazmaya başlamak bir tutku meselesidir. Ancak burada tutku duyduğumuz şey yazmanın kendisi mi, yoksa sonucunda gelen başarı ve ün mü? İşte bu soruların cevabını arayan, kurgu ve gerçek hayatın içiçe geçtiği  2012 yapımı bir film: The Words. Felekten Bir Gece serisi ile yıldızı parlayan aktör Bradley Cooper’ın başrolde olduğu, yönetmenliğini ve senaristliğini  ise Brian Klugman ve Lee Sternthal ikilisinin üstlendiği film güzel bir konuyu ele alıyor.

Belli bir mesai harcanarak planlı bir şekilde yazılan bir kitapla mı büyük bir yazar olunur, yoksa başımıza gelen sarsıcı bir olaydan sonra, yazmasaydım ölürdüm denecek kadar bizden nasıl çıktığını anlayamadığımız ilhamla kelimelerin bir anda kafamıza üşüştüğü bir kitapla mı? Günümüzde hala önemini koruyan bu soruları ele alan filmin başında ünlü bir yazar sahnede yeni çıkan romanını okumaktadır. Biz de okuduklarını izlemeye başlarız. 

Bu romanda Rory Jansen’ın yazar olma serüveni anlatılmaktadır. En büyük hayali ünlü bir yazar olmak olan Rory bu hayalini gerçekleştirmek için gece, gündüz çalışır ve bir kitap yazar. Kitabı yayınevleri tarafından bir sanat eseri olarak görülse de basılmaya değer  bulunmaz. Bu hayal kırıklığı ile mutsuzluğa ve umutsuzluğa kapılan Rory bir gün eşiyle ünlü bir yazarın müzesini gezerken eşi orada gördüğü eski bir çantayı ona hediye alır. Kendi dosyalarını yerleştirmek için çantayı aralayan Rory bir roman taslağı bulur. Bu romanı bir solukta okur ve hayran kalır. Bilgisayar başına geçip bu isimsiz romanı yazmaya başlar. İçindeki “yazar olma” arzusuna karşı koyamaz, karısı da yazdıklarına hayran olduğunu söyleyince çalıştığı yayınevine kendi yazmış gibi bu romanı sunar. Kitabının basılmasıyla o, büyük bir üne kavuşmuştur ve artık büyük bir yazardır. Çok satan romanıyla bir anda zengin olmuştur. Kitabının basın toplantısında okuryazarlar tarafından alkışlanarak hayal ettiği şöhretin tadını çıkarır. Tüm bu sahte başarı parkta karşısına çıkan derin bakışlı adamla karşılaşıncaya kadar onu çok da rahatsız etmez aslında. Filmde Rory’nin kendi yazmadığı bir eserle mutlu olması ‘yazar’ unvanına sahip olup belli bir şöhrete kavuşmak isteyen gençlere eleştiri niteliğinde. Filmi izleyip yazma heveslisi olan herkesin kendine dönüp bir kez daha ben ne için yazıyorum, diye sorması olası.

Filmin can alıcı kısmı  parktaki derin bakışlı adamın şöhret tutkunu Rory ile konuşmasıyla başlar. Yaşlı adam onu ince ince iğneler, kitabın gerçek sahibinin kendisi olduğunu ima eder ve ona hikayesini anlatmaya başlar. Biz de geçmiş zamana gidip bu derin bakışlı adamın hayatını ve o etkileyici romanı nasıl yazdığını izlemeye başlarız. Bir anda sahne değişir, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kırsal bir bölgeden Paris’e giden genç bir askerin yazar olma macerası ve Fransız bir kızla yaşadığı aşkı izlemeye başlarız. Aşık olduğu kızla evlenen gencin hayatı bebeklerini kaybetmeleriyle altüst olur. Karısının da evden ayrılmasıyla yaşadığı acılarla oturup yazmaya başlar. Yaşadığı acıyı dönüştürerek ortaya bir eser koyar. Oldukça acıklı bir hikayedir bu, çünkü gerçek yaşamını anlatmıştır. Ancak hayatında bir şeyler ters gitmeye devam eder.  Hem karısı yoktur artık hayatında hem de “Benim felaketim kelimeleri, onları yazmama ilham veren kadından daha çok sevmemdi.” diye duygularını ifade ettiği, tutkuyla yazdığı romanı. Parktaki bu karşılaşmanın ardından Rory çaldığı romanın bu yaşlı adama ait olduğunu anlayınca sarsılır. Günlerce ne yapacağını düşünür. Vicdan azabı çeker. İsmini kitaptan çekmek ister ama artık bu mümkün değildir. Her şeyini kaybetmiş bu adama da ne söylese onu kızdırmaktan başka bir şeye yaramaz. En son başka bir şey yapar. Bu kısmı izleyecek olanların kendi dikkatlerine bırakıyorum.

Yazmaya gönül veren arkadaşların yanında nitelikli okumaya önem verenlere de bu film tavsiyemdir. Bir hikaye yazılırken arka planında neler olduğu, yazarın nelerden etkilendiği dikkate alınarak yapılan çok katmanlı bir okumanın film halini izlemiş gibi olacaksınız. İyi seyirler.