İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Büyülü Gerçekçilik Ekseninde “Yüzyıllık Yalnızlık” ve “Sevgili Arsız Ölüm” Romanlarına Bir Bakış

Giriş

Büyülü gerçekçilik terimi, ilk olarak Alman sanat eleştirmeni ve tarihçisi Franz Roh tarafından, dönemin Alman ressamlarının hayal ürünü, fantastik ve rüyamsı niteliğe sahip çalışmalarını anlatmak amacıyla kullanılmıştır. [1] Görüldüğü gibi büyülü gerçekçilik akımı önce resim alanında kendine yer bulmuş, daha sonraları edebiyat alanında da adından söz ettirmiştir. Büyülü gerçekçilik kavramı özellikle yirminci yüzyılda Latin Amerika’da şekillenip gelişmiştir. Bu kavramın sınırları henüz net olarak çizilememiştir.[2] Bu nedenle fantastik ögelerin bulunduğu çoğu roman büyülü gerçekçiliğin içerisinde kabul edilmiştir. Fakat büyülü gerçekçiliğin kendine özgü birtakım özellikleri vardır. Bunların başında olağanla olağan dışıyı bir potada eritip okura sunması yatar. Büyülü gerçekçiliğin hakim olduğu eserlerde yazarlar absürtlükleri tüm normalliğiyle okura aktarır. Bu akımın en önemli özellikleri, fantastik ya da tuhaf unsurlarla, gerçekçi unsurların karıştırılması ya da yan yana kullanılması, kıvrımlı hatta labirentimsi anlatım tekniklerine ve temalara, ustalıklı zaman değişimlerine, rüyalara, yerel mitlere, cinlerle, perilerle dolu masalımsı hikâyelemeye yer verilmesi, dışavurumcu ve gerçeküstücü tanımlamaların ve esrarengiz bir bilgelikle korkunç, izah edilemez, şaşırtıcı ve hatta ani şok yaratacak unsurların kullanımıdır.[3] Bu yazımızda da Yüzyıllık Yalnızlık romanı ekseninde değinmeye çalışacağımız Gabriel Garcia Marquez, bu akımın ilk akla gelen temsilcisidir. Yazımızda ayrıca Latife Tekin’in kaleme aldığı Türk edebiyatının önemli eserlerinden Sevgili Arsız Ölüm romanı da büyülü gerçekçilik bağlamında Yüzyıllık Yalnızlık ile karşılaştırılacaktır.

Anahtar kelimeler: büyülü gerçekçilik, Latin Amerika, Latife Tekin, Gabriel Garcia Marquez, roman, Yüzyıllık Yalnızlık, Sevgili Arsız Ölüm, geleneksel anlatı kültürü.

Romanların Olay Örgüsü ve Bakış Açısı

Yüzyıllık Yalnızlık romanında, Jose Arcadio ve Ursula’nın Jose Arcadio, Aureliano Buendia ve Amaranta adında üç tane  çocuğu olur. Yazar, romanda olayları kuşaktan kuşağa geçerek kurgulamıştır. Jose Arcadio sürekli icat peşinde koşarken Ursula da ev ve çocuklarla ilgilenmektedir. Jose Arcadio icat etme hastalığına yakalanır ve sonunda çıldırır. Ursula çocuklarla tek başına ilgilenmek zorunda kalır. Çocukların hepsi kendi hallinde olan, mutluluğu bir türlü yakalayamayan insanlardır. Buendia ailesinin mutsuzluğu ne yazık ki onların sonu olur. Ailenin bütün fertleri, kalabalık bir ailede yaşamalarına rağmen, büyük bir yalnızlık içindedir. Onların bu yalnızlığı sonunda köyü de sarar ve köye kimse uğramaz olur. Romanda önemli bir yere sahip olan Çingene Melquiades, romanda Jose Arcadio’yu etkilediği kadar aynı zamanda romanın sonunu da belirler. Macondo Köyü, içinde yaşayanlarla birlikte fırtınaya kapılarak yüzyıllık yalnızlığı içinde yok olur.

Sevgili Arsız Ölüm romanı ise köyden kente göç eden bir ailenin dramını anlatmaktadır. Roman, Aktaş ailesinin Alacüvek köyündeki yaşamı ve köyden ayrılıp şehre yerleşmeleri olmak üzere iki bölümden oluşur. Aktaş ailesi baba Huvat, anne Atiye, Halit, Seyit ve Mahmut adında üç oğul, Nuğber ve Dirmit adında kız evlatlardan oluşmaktadır. Huvat, çalışmak için sürekli şehre giden ve her geldiğinde köye yeni şeyler getiren biridir. Tek amacı köylüyü şaşırtmaktır. Kendini buna o kadar kaptırır ki ailesiyle hiç ilgilenmez. Atiye ise şehirden köye gelen bir kadındır ama köye hemen uyum sağlar. Tek derdi çocuklarıdır. Ailenin en küçük kızı Dirmit’in hastalandığını düşündükleri için köyü terk ederler. Şehre gelen aile köydeki huzuru burada bulamaz. Huvat işsiz kalır, evi geçindirmek oğullara kalır. Ama ne yazık ki Atiye oğullarından yana da şanssızdır. Hiçbir oğlu iş tutturamaz, iş bulamadıkları gibi aileyi üzecek kötü yollara da girerler. Dirmit de şehre gelince annesinin baskılarından kurtulamaz. Ne yapsa annesine yaranamaz ve Atiye’nin baskılarıyla iyice başkalaşır.[4] Ailenin genel öyküsü içinde, bir de alt öykü oluşturan Dirmit’in bireyleşmesi ve aydınlanması öyküsü var. Ama Dirmit, odaklanılan kişilerden yalnızca biri olduğundan öyküsü genel öykü içinde eritilmiştir.[5]

Latife Tekin -ve aynı zamanda Marquez- eserlerini bir anlatı olarak kurgulamış, bu yüzden de hiçbir karakterin hikayesini ön plana çıkarmamıştır. Anlatılan, ailelerin hikayesidir ve aslında ülkelerin hikayesidir. Zamanın ve mekanın belirsiz oluşu, kişilerin iç dünyalarının değil de eylemlerinin vurgulanması, tekrarlar gözlenen yaşam örüntüleri de göz önünde bulundurulduğunda iki romanda da bilinçli bir “roman” ekseninden uzak durma dürtüsü kendini göstermiş denilebilir. Büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika ve Türkiye’de gelişebilmiş olmasının temelinde roman türünün kabul görmüş ilkelerinin bu toplumlarda daha esnetilebilir/ henüz kemikleşmemiş bir yapıya sahip olması yatmaktadır. Bu bağlamda Latin Amerika ve Türkiye, ampirizme sıkı sıkıya bağlı olmama ve doğaüstüne kapı aralama açısından benzer toplumlardır denilebilir.

Mekan, Zaman ve Olay Örgüsünde Büyülü Gerçekçi Tekniklerin Kullanımı

1983 yılında yayımlanan Sevgili Arsız Ölüm, yayımlandığı dönemlerde edebiyat çevrelerince önce yadırganmıştır. Bu yadırgamanın sebebi ise eserin “roman” sınırları dışına taşmış olmasıdır. Tekin, bu romanında Gabriel García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık adlı romanını taklit ettiği için eleştirilmiştir. Bunda, dönemin edebiyat çevresinin büyük bir kısmının büyülü gerçekçiliğin pek de farkında olmaması etkili olmuştur. Büyülü gerçekçiliğe özgü anlatım olanaklarından yararlandığı için yazarı taklitçilikle suçlayan edebiyat çevreleri, bu romanı gerçekçiliğe, özellikle de toplumcu gerçekçiliğe uymadığı için başarısız bir roman olarak nitelemeyi de ihmal etmemiştir.[6] Dönemin genel kabul gören edebi akımı toplumcu gerçekçilik olduğu için edebiyat çevrelerinin yabancısı olduğu bir tarzda yazılmış bir romanı ilk dönemlerde yadırgamaları normal karşılanabilir. Fakat bu tepkilerin yanında Sevgili Arsız Ölüm romanını Türk edebiyatı için bir dönüm noktası, yeni bir anlatım olanağı olarak gören eleştirmenler de vardır. Berna Moran’a göre yazar, Türkiye’de o yıllarda alışılmış olan “gerçekçi” romanın kalıplarını yıkmış, romanının sırtını geleneksel anlatı kültürüne yaslamıştır. Olağan olmayanı tüm olağanlığıyla anlatırken masal ,efsane, halk hikayesi gibi türlerin anlatım imkanlarından yararlanmıştır.[7] Yüzyıllık Yalnızlık romanında da geleneksel anlatı kültüründen izler bulunmaktadır. Her iki yazar da romanı ampirik düzlemden çıkartabilmiş, eski anlatı kültürünün üslubuyla roman malzemesini harmanlayabilmiştir. [8] Roman türünden beklenilenin aksine her iki romanda da mekanlar, olay örgüleri, zaman kavramı gibi yapı unsurlarında bir kırılma yaşanmış, büyülü gerçekçiliğin etkisi ile bu unsurlarda masalsılık öne çıkartılmıştır.

Mocando ve Alacüvek mekanları ele alınacak olursa her iki romanın ana eksenini oluşturan bu iki mekan dış dünyaya kapalı, kendi yasaları olan bu yüzden de arkaik özelliklerini halen koruyan mekanlardır. Bu dışa kapalılığın köyün masalsı atmosferini daha yoğun hissettirmek ve dış etkilerin pek uğramadığı bir yer olarak anlatının ruhuna uygunluğunu sağlamak amacıyla tercih edilmiş olabileceğini söylemek yanlış olmaz.[9] Denilebilir ki bu iki mekan da kendi içinde mikro bir dünyadır. Medeniyetten ve kurallardan uzak olma hali bu iki mekanı büyülü gerçekçilik açısından ortak paydada birleştirir. Latife Tekin, romanını yazarken ailesinin yaşadığı, çocukluğunun geçtiği köyde konuşulan Türkçeden çok etkilendiğini belirtmiştir. Yine Marquez de söyleşilerinde, çocukluğunda büyük annesinden dinlediği masallardan beslendiğini ifade etmiştir. Bu yanıyla her iki eserde de otobiyografik izler gözlenmiştir. Yine anlatı ürünlerinden masal, destan gibi türlerde görmeye alıştığımız olağanüstü olaylar bu iki eserde sıkça karşımıza çıkar. Mocanda’da yaşayan hiç kimse ölmediği için kasabada bir mezarlık yoktur, kasabada başlayan yağmur dört yıl durmadan devam eder, Buendialardan Remeidos, çarşafları toplarken herkesin gözü önünde havaya uçar ve kaybolur.  Sevgili Arsız Ölüm’de ise Alacüvek köyü ilk mekan olarak karşımıza çıkar. Bu köye radyoyu, otobüsü Huvat getirir, köylüler uçağı “komünist” zannederler. Köydeki çoban bir peri kızı ile evlenir, ondan çocukları olur. Huvat’ın karısı Atiye köylülere benzemediği için cinli kabul edilir. Dirmit, tulumbayla, cinlerle, kuşkuş otuyla konuşur. Her iki mekan için de bunun gibi örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir. Toplumcu gerçekçi metinlerin aksine büyülü gerçekçi metinlerde toplumsal sorunları irdeleyip bir çözüm önerisi sunmak, örnek bir tip yaratmak gibi bir amaç yoktur. Yazarlar, gördükleri aksaklıkları ironi ve yazarsal ketumluk ile yoğurarak okura iletir. Yazarsal ketumluk, yazarın anlattığı tüm absürtlüklere belli bir mesafeden, hiç yadırgamadan bakabilmesidir. Yazarın bu ‘’inatçı’’ tutumu okurlarda bir hayrete sebep olur, fakat giderek biz okurlar da bu dünyaya ve onun kurallarına alışmaya başlarız. Bunun oluşmasında ironinin de katkısı yadsınamaz. Hem Marquez’de hem de Latife Tekin’de karşımıza çıkan mizah unsuru, bu iki kitabın okunurluğunu da arttırır. Yaşananlar o kadar absürttür ki romanı okurken çoğu zaman tebessüm ederiz. Çünkü iki romanda da evlere/kasabalara hapsolmuş bu iki ailenin yaşadıklarına sadece gülerek katlanabiliriz. Fakat bu iki yazar da kendi toplumlarının hikayelerini birer aile ekseninde, mizahi tondan anlatmayı tercih etmişlerdir. Bu romanlarda ketumluk ve ironi gizli bir nehir gibi alttan alta akmaktadır.

Mekanlardaki masalsılığın yanında bu iki eserde zaman kavramında da roman türünden farklı bir anlayışla karşılaşırız. İki romanda da zaman doğrusal değil döngüseldir. Bu yanıyla da eserler geleneksel anlatı kültürünün bir devamı sayılabilirler. Romanlardaki kahramanlar ölür tekrar dirilir (Melquiades), ölüm zamanı gelenler Azrail ile pazarlığa oturup ölümden kurtulur (Atiye), genellikle erkek karakterler yenilgilerden hiçbir ders çıkarmaz (Huvat, Halit, Seyit, Arcadio, Aureliano vs). Büyülü gerçekçiliğin etkisindeki bu iki romanda da zaman ve mekan kavramlarının iç içe geçtiğini görürüz. Olay örgüsünün nerede başlayıp nerede bittiği net değildir. Yüzyıllık Yalnızlık romanında Çingene Melquiades’in kaleme aldığı Sanskritçe metinlerde “Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer,” ifadesi ile Aureliano, uzunca bir süredir çözmeye çalıştığı metinlerde yazan hikayenin aslında kendi ailesinin hikayesi olduğunu anlar. Ve yine metinlerin çözüldüğü zaman Mocando’nun sonsuza kadar yok olacağı da belirtilmiştir. Buendialar ve Mocando, hiç var olmamış gibi dünya üzerinden silinirler. Aureliano’nun Buendiaların tarihini Melquiades’in yazmalarından anladığı sahne ile Dirmit’in ailesinin yaşamını çok uzun bir mektup şeklinde yazması ve mektubun sayfalarının şehrin üzerinde uçuşup kaybolması sahnesi zaman ve mekanın birbiri içine geçmesi ve başı sonu belli olmayan bir hikaye özelliğini göstermesi bakımından dikkate değerdir.

Ayrıca iki romanda da olay örgüsündeki nedensellik bağının zayıf olması dikkati çeker. Geleneksel anlatı türlerinde de gözlenen bu nedenselliğin zayıflığı ilkesi, bu romanlarda mantığın geri planda tutulmasını sağlamıştır. Büyülü gerçekçiliğin bir tezahürü olarak romanda kahramanların başından geçenlerin okur tarafından mantık süzgecinden geçirilmesine mahal verilmez. Çünkü anlatılanlarda mantık aranmaya başlandığı anda metinlerdeki masalsılık/büyü son bulacaktır. Yazar, “yüzyıl” sürecek kadar travmatik olayı  öyle bir sıradanlıkla aktarır ki bir süre sonra biz okurlar da okuduklarımız karşısında bir duygu geliştirmeyiz. Bu, aslında yazarın bilerek kullandığı bir tekniktir. Yazarın bu mesafeli tutumu veya ketumluğu -olaylar hakkındaki hissizliği- tam da gördüğü aksaklıklara dair eleştirisini sunmak için kendisinin tercih ettiği yoldur.  Bu yüzden Remedios’un çamaşırları asarken göğe yükselmesine, Arcadio’nun belleğini yitirince bahçedeki ağaca bağlanmasına, ölenlerin ruhlarının aileyle birlikte yaşamaya devam etmesine, Amaranta’nın dünyaya getirdiği kuyruklu çocuğu karıncaların yemesine veya Jose Arcadio’nun vurulmasıyla kanının sokakları aşıp annesinin evine ulaşmasına (Yüzyıllık Yalnızlık); Dirmit’in tulumbayla, parktaki bir otla konuşmasına, Atiye’nin ölen babasının ahiretteki sorgusundan haberdar olmasına, Huvat’ın köye getirdiği otobüsten köylülerin cinli diye korkmalarına (Sevgili Arsız Ölüm) şaşırmayız.

Sonuç

Ünlü eleştirmen Roland Walter, büyülü gerçekçiliğin ilk şartının, gerçek olanla, gerçekdışı, doğaüstü veya alışılmamış olanı birleştirip, gerçek olanı büyülü bir şekle sokmak olduğunu söyler.[10] Hem Yüzyıllık Yalnızlık hem de Sevgili Arsız Ölüm romanları için söyleyebileceğimiz temel şey, gerçeği büyü ile başarılı bir şekilde harmanlamış olduklarıdır. Bunu yaparken çeşitli teknikleri kullanmışlar, roman türünün kalıplarını zorlamışlar ve destan, masal gibi geleneksel anlatı türlerinin kıyılarında gezinmişlerdir. Bir karakteri merkeze alan alışılmış roman anlayışının aksine bu iki eser, karakterlerinin iç dünyalarına fazla odaklanmamış, anlatıyı eylem odaklı bir noktadan kurgulamayı tercih etmişlerdir. Bu bağlamda da ilkel edebi türlere yakın sayılabilirler. Otobiyografik izler de taşıyan bu romanlar aynı zamanda yazarlarının edebi yaşantılarına damga vurmuş eserler olarak görülmektedir. Gabriel Garcia Marquez de Latife Tekin de yarattıkları mikro dünyalar ekseninde kendi aile öykülerini anlatırken aynı zamanda doğup büyüdükleri coğrafyaların hikayelerini büyülü gerçekçiliğin imkanlarından yararlanarak işlemişlerdir. Daha nice yıllar okunup üzerine yazılar kaleme alınacağını düşündüğümüz bu iki eser, hem kendi ülke edebiyatlarında hem de dünya edebiyatında çok önemli bir yere sahiptir. Ve okundukça bitmeyen, yeniden, yeniden çoğalan bir büyüye sahiptir.

KAYNAKÇA

EMİR Derya -DİLER Hatice Elif , BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK: LATİFE TEKİN’İN SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM VE ANGELA CARTER’IN BÜYÜLÜ OYUNCAKÇI DÜKKÂNI İSİMLİ ESERLERİNİN KARŞILAŞTIRMASI, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilgiler Dergisi, Sayı: 30, Ağustos 2011

Dr. GÖNCÜ Müge, BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİĞİN KIYISINDA SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜ-

MÜN YÜZYILLIK YALNIZLIKLA BULUŞMASI, Balikesir Üniversitesi Türk Dili ve EdebiyatI, Sosyal Bilimler Dergisi / The Journal of Social ScienceYıl: 5, Sayı: 19, Ocak 2018, s. 116-129

MORAN Berna, TÜRK EDEBİYATINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ – 3, İletişim Yayınları

ÖKTEMGİL TURGUT Canan ,LATİFE TEKİN’İN YAPITLARINDA BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK,TÜRK EDEBİYATI BÖLÜMÜ,Bilkent Üniversitesi, Ankara Haziran 2003

TÜRKMENOĞLU Sevgül, LATİFE TEKİN’İN SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM ROMANINDA BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED] 54, ERZURUM 2015, 417-426


DİPNOTLAR

[1] Derya EMİR-Hatice Elif DİLER, BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK: LATİFE TEKİN’İN SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM VE ANGELA CARTER’IN BÜYÜLÜ OYUNCAKÇI DÜKKÂNI İSİMLİ ESERLERİNİN KARŞILAŞTIRMASI, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilgiler Dergisi ,Sayı: 30, Ağustos 2011

[2] Sevgül TÜRKMENOĞLU, LATİFE TEKİN’İN SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM ROMANINDA BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED] 54, ERZURUM 2015, 417-426

[3] Derya EMİR-Hatice Elif DİLER, age

[4] Dr. Müge GÖNCÜ, BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİĞİN KIYISINDA SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜ-

MÜN YÜZYILLIK YALNIZLIKLA BULUŞMASI, Balikesir Üniversitesi Türk Dili ve EdebiyatI, Sosyal Bilimler Dergisi / The Journal of Social Science Yıl: 5, Sayı: 19, Ocak 2018, s. 116-129

[5]Berna MORAN, TÜRK EDEBİYATINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ – 3, İletişim Yayınları

[6]Canan Öktemgil Turgut ,LATİFE TEKİN’İN YAPITLARINDA BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİK,TÜRK EDEBİYATI BÖLÜMÜ,Bilkent Üniversitesi, Ankara Haziran 2003

[7] Berna MORAN, age

[8] Murat BELGE, age

[9] Sevgül TÜRKMENOĞLU, age

[10] Derya EMİR-Hatice Elif DİLER, age

Yorumlar kapatıldı.